11.04.2010

Lipton, Asla Sadece Bir Çay Markası Değildir – DÜNYA’nın En Neşeli Kaybedeni’nin KUPASI


Britanya ve mide kelimeleri birbiriyle çok fazla bağdaştırılmaz, ikisi bir araya geldiğinde yaptığı çağrışımlar sandviç, fish n chips, haggis, çay, ale, cider, viski ve birkaç kelimeyle daha sınırlıdır. Bu kelimelerden ‘sandviç’in, İngiltere’deki Sandwich bölgesi kontu Edward Montagu’nun kumar oynarken yemek yemeye zaman ayırmaya üşenmesi sonucunda, birkaç rozbif parçasını iki ekmek dilimi arasına yerleştirerek yaptığı geçiştirmelik öğünlerden ortaya çıktığı, kulağa enteresan gelen bir söylentidir. İngiliz halkının, küresel olarak kendi ismiyle özdeşleştirdiği ‘çay’ ise halen bira ile beraber ada halkının en popüler içeceklerinden biridir. Bu içeceğin halk arasında popülerleşmesi ve ulaşılabilirliğinin artış sürecindeki en büyük öncülerden biri ise ismi hiçbirimize uzak gelmeyecek olan ‘Sir Thomas Lipton’dur, tahmin edileceği gibi Lipton şirketinin kurucusu ve isim babası.

1800'lerin sonlarından bir Lipton mağazası

Glasgow’da işçi bir ailenin en genç oğlu olarak dünyaya gelen küçük Lipton, gençlik yıllarında İskoçya ve ABD’de, en sevdiği miçoluk ve gıda ticareti olmak üzere tütün işçiliği, tekstil işçiliği gibi işlerde yer aldıktan sonra Glasgow’a dönüyor, ve genç yaşta ailesinin marketini çekip çevirmeye başlıyor. Hevesli yapısının da etkisiyle, henüz 40 yaşına gelmeden ülkenin hatrı sayılı tüccarlarından biri haline geliyor. Pratik tüccar mantığını bir adım ileri götürerek middle-man i ortadan kaldırmak, üretimi de elinde tutarak maliyeti düşürmek, dolayısıyla kazancı artırmak amacıyla, Sri Lanka - Ceylon’a giderek, dönemin kendi lehinde oluşturduğu rüzgarı da arkasına alarak üretimi kendi elleriyle yapmaya başlıyor. Aynen, başarıyı yüksek miktarda paralar harcayarak başka takımlardan oyuncu transfer etmek yerine altyapısını mekanikleştiren ve A takımını kendi özkaynaklarıyla idare ederek hem oyuncu kalitesini elinde, hem de parayı kasasında tutmayı başaran bir futbol kulübü misali. Uzun uzadıya anlatmak gereksiz, kendisi dönemin Ada’daki en başarılı tüccarlarından biri sayılmaktadır.

Gelelim bu iyiliksever ve sportmen bekar tüccarımızın bir futbol blogu olan Çivilikrampon ile bağlantısına... Hiç şüphe yok ki İrlanda kökenli, İskoçya doğumlu, hayatının bir bölümünü İngiltere’nin başkentinde geçirmiş, futbolun beşiğinden gelen ülkeden bir tüccarın, bu oyunun yayılmasında ön ayak isimlerden biri olmuş olması hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. Sir Thomas Lipton’ın futbola ilgisi, ve ticaret vasıtasıyla yaptığı kontaklar bu noktada devreye girer.
Aslında olaylar, "he who has the gold makes the rules" sözüne uygun olarak gelişiyor. Ne mutlu ki, dünyanın hatrı sayılır tüccarlarından biri olan Sir Thomas Lipton, ciddi bir futbolsever. Hatta ileride de değineceğim üzere; sporu, -fanatizm ve spor terörünün temeli olan- salt kazanmak üzerine değil de, kitlelerin bir araya gelmesini sağlayan sosyal bir araç olarak tanımlayan gerçek bir sporsever.

Thomas Lipton'un domuz ticareti ile ilgilendiği dönemden bir poster

Bu gezgin futbol tutkununun, farklı 2 kıtadan dünya literatürüne kattığı 2 kupa mevcut. Bunlardan ilki, kendi kıtasının uzaklarında, şu anda Dünya futbol eksenin bir denge noktası olan Güney Amerika’da başlattığı Copa Lipton. O zamanlar, Adalılar’ın yarattığı, ancak oyunu ileriki yıllarda ‘mükemmeleştirecek’ olan ülkenin henüz organize olamadığı dönemlere denk geliyor. Şili’nin 1910 (Futbol Federasyonu 1895’de kurulmasına rağmen), Brezilya’nın 1914, Paraguay’ın 1919, Peru’nun 1927, Kolombiya ve Venezuela’nın 1938’dan önce milli takımlarının resmi olarak varlıklarının ilan edilmemiş olmasından ötürü, 1905 yılında sadece Arjantin ve Uruguay’ın katıldığı bir kupa olarak sahne alıyor. Kupa, tek ayaklı eliminasyon usulü ile oynanıyor, en kötü ihtimalle gümüş madalyanın garanti olduğu bir organizasyon. En ilginç kuralı ise, evsahibi ülkenin kupaya ulaşması için kesin galibiyet almasının gerekliği, deplasman takımına ise kupa için beraberliğin yeterli olması. Günümüz deplasman takımlarının yenemiyorsan yenilme taktiğinin buradan esinlenmiş olma ihtimali yüksek. Geçtiğimiz 105 yıl içinde 29 defa oynanan bu kupayı Arjantin 17, Uruguay ise 12 defa müzesine götürmüş. İlki Buenos Aires’te 0-0 biterek Uruguay’ın kazandığı kupada en son karşılaşma 1992’de Montevideo’da yine 0-0 olarak sonlanıyor ve kupa gün itibariyle halen Arjantin’in müzesinde yer alıyor. Dünya Kupası, Copa America gibi organizasyonların ön planda olduğu günümüz futbol konjektüründe çok fazla ilgi görmeyeceği aşikar olsa da, nostaljik olarak tekrarlanması gündemde olan bir organizasyon.


İkinci katkısı ise, Dünya futbolunun kalbinin attığı kıta olan Avrupa’nın ilk uluslararası profesyonel futbol organizasyonlarından olan Sir Thomas Lipton Trophy. 1909 ve 1911 yıllarında toplam 2 kez 4’er takımın katılımıyla gerçekleştiriliyor. Tabi uluslararası bu organizasyona, oyunun çıkış yeri olan Ada’dan bir takımın katılmaması diye birşey sözkonusu olamaz. O yüzden İngiltere futbol federasyonuna bir takımın yollanması için başvuruda bulunuyor, ama isteği geri çevriliyor. Sir Thomas Lipton Trophy’e İngiltere Federasyonu tarafından hiçbir takıma izin çıkmaması, belki de İngilizler’in, kendilerine addettikleri futbol sporunun -her ne kadar tüm toplumlar tarafından saygı gören bir kişi olsa da- bir İskoç’un isminin altında globalleşmesinin rahatsızlık verdiği gerçeği olabilir, bu da az sonra kendi kendini çürütecek kişisel komplo teorim olarak bu noktada yer alsın. Ancak, Sir Lipton İngiliz Futbol Federasyonu’nu bypass etme amaçlı olarak, kömür madeni işçilerinin oluşturduğu amatör bir takım olan West Auckland FC’yi organizasyona davet ediyor. Torino’da yapılan ilk organizasyona katılan diğer takımlar, evsahibi Torino XI (Juventus ve Torino karması), FC Winterthur (İsviçre) ve Stuttgarter Sportfreunde (Almanya). Takımların harita üzerindeki yerlerine bakıldığında, genel olarak Ada destekli bir ‘Torneo della Alpi’ havası var, nitekim 1911 yılında Juventus, Torino, Zurich ve yine West Auckland’ın katıldığı, sınırlı sayıda takım destekli bir kupa oluyor. Finalde amatör West Auckland’ın Juventus’u 6-1 gibi farklı bir skorla yendiğini göz önünde bulundurursak, o dönemki İngiliz futbolunun, diğer ülkelere göre ne kadar gelişmiş olduğu çıkarımını yapabiliriz. Sir Thomas Lipton Trophy halen, birçok platformda Dünya Kupası'nın embriyo versiyonu olarak anılmaktadır.


Aslında spora ilgisi, futbol organizasyonu düzenlemekle sınırlı değil, kendi uğraştığı spor dalı yatçılık olmuş. Böyle büyük futbol organizasyonlarına kendi ismini verebilecek bir kişinin sosyal çevresinin de geniş olduğunu tahmin etmek zor değil. İleride İngiltere kralı ve Hindistan İmparatoru olacak olan Galler Prensi Edward (Lipton’un Sri Lanka ile bağlarını kuvvetli tutabilmesine şaşırmamak gerek) ile sıkı fıkı ikili ilişkilerini, beraber katıldıkları America’s Cup ile süslüyor (hani İngilizler bu İskoç’u hor görüyorlardı?). 1899-1930 arası 5 kez katılıp hiç kazanamamasına rağmen, insanlar üzerinde bıraktığı sempatik etki sonucunda ‘dünyanın en kötü yat tasarımcısı, ancak en neşeli kaybedeni’ sıfatına layık görülüyor. Düzenlediği futbol organizasyonları, insanlar üzerinde bıraktığı pozitif yarışmacı ruhu, başarılı ticari hayatı, buna bağlı olarak yüksek merciilerle olan yakın ilişkileri, fakirler için yarattığı fonlar, yaptırdığı hastaneler ile ilk bakışta kısa süre önce kaybettiğimiz Kadir Has’ı andıran bir kişilik. Halen Florida'da, yatçılık konusunda Lipton Cup adı altında bir yarış düzenlenmeye devam edilmektedir.

‘Herşey böyle başladı, Dünya Kupası’nın temelleri böyle atıldı’ diyerek kesip atmak aslında fazla saflık olur. Daha önce gerçekleşmekte olan ve sadece amatör futbolcuların katıldığı Olimpiyatlar ve Torino’da La Stampa Sportiva dergisinin düzenlediği Torneo Internazionale Stampa Sportiva’yı bi kenara bırakırsak, zaten yakında kitlelerin ilgi odağı olacak bu sporun tetiğinin uluslararası platformda profesyonel olarak ilk kez çekildiği organizasyonlardan ikisi diye ifade etmek daha doğru olacaktır. Aynen başlaması kaçınılmaz bir savaşın, iki ayrı cephesinde atılan ilk kurşunları gibi. Ancak Sir Thomas Lipton’u ‘bir ilkçi’den çok, sporun sosyal ve yarışmacı ruhunu sindirmiş bir kişi olarak hatırlamak daha mantıklı olur.

Her Türk gencinin ayağına en az bir kere değmiş olan tenekebol

İşte böyle... küçükken Lipton Ice Tea’nin kutusunu ayağımızla ezip 3’e 3 maç yaptığımız günlerde pek fazla aklımıza gelmezdi o kutunun üzerindeki markanın arkasında, aslında kapitalist dünya devi Unilever’in değil de, uluslararası futbolun öncülerinden birinin soyadının yattığı (tamam, dönemin kolonici İngiliz memleketinin de aynı mantalitede olduğu gerçeğini yadsımıyorum). Hoş, tenekebol oynarken onu Unilever ürünü olarak düşünenimiz de pek fazla olduğunu düşünmüyorum. Sahi, 20 sene önce Lipton Ice Tea Türkiye topraklarına girmiş miydi?


(Fotoğraflar: http://www.mitchelllibrary.org)

2 yorum:

twilo dedi ki...

Güzel bir araştırma ve şahane bir yazı olmuş. Kendi adıma teşekkür ederim.

Eren dedi ki...

Teşekkürler twilo, yorum için. Ben de araştırmayı yaparken konu hakkında birçok yeni şey öğrendim.