31.01.2010

Geç De Olsa Doğru Tutturduk: Rothen Transferi


Aylar önce, transfer döneminde ligimize gelmesini bekledigimiz iki oyuncudan biriydi Jerome Rothen. "Çivili Krampon SüperLig'e Önerir" serisinde ele aldığımız Rothen beğenerek izlediğim bir oyuncu ve bence kısa sürede takıma faydası olacaktır. Aynı yazıda bahsettiğim noktalardan biri de Rothen'in Fransa dışı tecrübesinin nerdeyse hiç olmamasıydı. (Yazıdan sonra Rangers'a kiralık gitti) Fakat Roger Lemerre gibi milli takımdan da tanıdığı bir teknik direktörün takımın başında olması herhalde Rothen'in Ankaragücü'nü tercih etmesinde en büyük etken.

Geremi ve Vassell biraz mesafeli yaklaştığım transferleri Ankaragücü'nün. Fakat gerek Jerome Rothen, gerekse Marek Sapara'nın Ankara'ya yeni bir hava getireceğini düşünüyorum. Sert Norveç liginde hücuma yönelik ortasaha oynayan Sapara ve kanattan etkili bindirmeler yapabilen Rothen ile Ankaragücü'nün ortasahası hücum organizasyonlarında Ceyhun'a bağımlılıktan kurtulacak. Kısa sürede, eldeki sınırlı şartlarda yapılabilecek iki iyi transfer olarak nitelendiriyorum. Umarım beni yanıltmazlar...




Devamı - Geç De Olsa Doğru Tutturduk: Rothen Transferi

Futbolun Bittiği An: Togo'ya Ölmedikleri İçin Ceza Verildi


Geçen ay malum olay sonrasında, takım arkadaşlarını kaybeden Togo Milli Takımı futbolcuları, arkadaşlarının kanını sportif bağlamda yerde bırakmamak için turnuvaya devam kararı almış, fakat Togo hükümeti sağduyulu davranarak, takımı kendi insiyatifi ile turnuvadan çekmişti. Blogda da değindiğimiz bu olay, hem Türkiye'de, hem de dünyada büyük ses getirmiş, özellikle de Togo'nun en önemli futbolcusu olan Adebayor'un saldırı sonrası gözleri yaşlı, şoka girmiş hali pek çoğumuzun içini burkmuştu. 


Sportif müsabaka adı altında yaşanan bu katliama bir de vicdani kıyım Afrika Federasyonu'ndan geldi ve Togo'ya "kurallara aykırı" şekilde takımlarını turnuvadan çektikleri için 2 turnuvaya KATILMAMA ve para cezası verildi. Togolu oyuncular ve siyasetçiler, sağduyulu olmanın cezasını böylece ödemiş oldular. 


Blood Diamond filminde, Archer karakterinin sık sık tekrarladığı "This is Africa"(Burası Afrika) sözünde olduğu gibi, Afrika'da pek çok şey kendine özgü dinamiklere sahip. Bazıları yüzyıla yakın süren sömürüsünden, bazıları da hala kabile-ulus ikilemini aşamamasından doğan çeşitli problemlerin çoğu, ne yazık ki sadece Afrika'da meydana gelmekte. Sömürgeci devletlerin, kendi refah düzeylerine göre hazırladıkları ve bugün Afrika ülkelerinin de hepsinin temel aldığı yasa ve yönetmelikler düzeni Afrika'nın bu kendine has yönünü anlamaktan çok uzak. Eminim bugün Afrika Futbol Federasyonu'nu arasak ve Togo'ya verilen cezanın sebeplerini sorsak, yönetmelik kitapçıklarından bize çok güzel sebepler söyleyebilirler. Fakat o kitapçıklarda yazmayan şey, Afrikalı futbolcuların Angola'da olan durum gibi pek çok olayı yaşadığı, bunlardan çok azından haberimiz var, bu son olayda da Arsenalli bir futbolcu olaya dahil olduğu için İngiliz medyası başta olmak üzere bütün batı medyası olayla ciddi biçimde ilgilendi. 


Peki böyle bir olay Avrupa'da olsa UEFA ne yapardı? Bunu sormanın bir manası yok çünkü UEFA zaten iç karışıklık yaşayan ülkeleri geçici de olsa kıtasal maç takviminden çıkarıyor. Olay iki ülke arasında yaşanan çatışma ise (Bosna olayları), iki takım da geçici olarak men edilebiliyor. Men edilmeseler bile maçların 3. bir ülkede oynanması sağlanıyor. Hatta UEFA'nın aldığı bu fazlasıyla korumacı kararlardan İngiliz, Fransız ve İtalyan ekipleri bazen ziyadesiyle faydalanmaya çalışıyorlar. Ne zaman futbol büyüklerinden birinin yolu, Avrupa kupası maçları için İsrail'e düşse, daima birileri orada can güvenliği olmadığından dem vurup, maçın üçüncü bir ülkede oynanmasını talep eder. İşte bir tarafta, dünyanın en güçlü ordu ve istihbarat servislerinden bazılarına sahip olan bir ülkeyi bile "güvensiz" sayabilen batı futbol kriterleri, diğer tarafta da kendisini sömüren batıdan aparttığı kural ve tüzüklerle, kendi kıtadaşını (ve kader arkadaşını) en basit spor müsabakasında bile koruyamayan, hatta cezalandıran Afrika... 

*Fotoğraf: CNN INT.
Devamı - Futbolun Bittiği An: Togo'ya Ölmedikleri İçin Ceza Verildi

30.01.2010

Fletcher-Scholes-Carrick Orta Sahasının Büyüsü ya da Wenger'in Fletcher Korkusu


Manchester United yarın Emirates'e gidecek...Ferguson'a göre yarın akşam Manchester açısından sezonun en önemli maçı oynanacak.İki takımın da oynadıkları maç sayısı eşit,puanlarda ise Manchester'in 1 puan fazlası var.Bunun dışında,Manchester son lig maçında Hull'a 4 gol birden atarken,Arsenal Hull'dan çok daha iyi bir durumda olan Villa ile 0-0 berabere kaldı.

Bunlar maçın önemini anlatmak için verilmiş bilgiler.Bu bilgilerin ötesinde,yarın akşamki maçın rekabetini kızıştıran en önemli etken,araları zaten pek iyi olmayan iki hocanın maç öncesi demeçleriydi...Ferguson henüz hafta içi Manchester City'e karşı Rooney'nin arkasında Fletcher-Scholes-Carrick üçlüsünü kullanmış(ki üçünü birlikte kullanmak pek adeti değildir.) ve belki de tamamen bu hamlesi sayesinde turu United'a getirmişti.O gün,Scholes ve Carrick birer gol atmış Fletcher ise Carrick'in golünün hazırlayıcısı olmuştu...Zaten halihazırda,başlı başına bir tartışma konusu olabilecek potansiyele sahip oyuncular Carrick veya Fletcher(Scholes'u burada yaşı ve tecrübesi sebebiyle tartışmanın dışında bırakmayı doğru buluyorum).Fletcher'ın 16 yaşından beri United altyapısında olduğunu ve o günden beri Ferguson'un "prens"lerinden biri olduğunu biliyoruz.Aynı şekilde,Ferguson Carrick içinde göünü karartmış ve yanılmıyorsam onu getirebilmek için Tottenham'a 17 milyon pound gibi bir bedel ödemişti.Carrick geldiği günden beri sorgulanır,tartışılır oldu sürekli.Hatta,Türkiye'den bakacak olursak;Güntekin Onay'ın dahi Carrick hakkında,17 milyonluk bir adam olmadığı,yalnızca topu sağdan alıp-sola aktarmak gibi basit,işlevsiz işler yaptığı yönündeki yorumlarını çok net hatırlıyorum ki Güntekin Onay bildiğiniz gibi,bir pozitif futbol aşığıdır.Bu yüzden,bu tip oyuncuların Manchester United gibi büyük takımların bürünmesi gereken oyun anlayışına ters düştüğüne inanmaktadır.Ancak burada,daha önce de tartıştığım,"pozitif futbol","total futbol" gibi kavramların aslında neye işaret ettiğini iyi tahlil etmenin önemi ortaya çıkmaktadır.Yani,Carrick'in tüm oyun vizyonunu,oyunun akışını ters-düz eden "diagonal" paslarını,sakin ,güçlü oyun yapısını sırf Iniesta'nınki gibi yeteneklerle donanmadığı için kaldırıp çöpe atmak kuşkusuz ne total futbola ne de bizlere bir şey kazandırmayacaktır.Tam burada,asıl tartışmaya geçmeden önce,ne yazık ki ülkemizde "total veya pozitif" futbol kavramlarının gerekli altyapıdan yoksun olduğunu söylemek gerekir diye düşünüyorum.Türkiye sınırları içerisinde,total futbol,pozitif futbol kesinlikle bir masaldan,bir efsaneden öte bir şey değildir.Yoksa herkesin ağzında bu kadar şekil değiştiremezdi kuşkusuz...

Kendi ülkemizde süregelen bu saplantının ötesinde,total futbol ve onun ekseninde ortaya çıkan "anti-futbol" kavramının da tartışılır olduğunu gördük Arsene Wenger sayesinde.Wenger yarınki büyük maç öncesi "anti futbol" eleştirisini Manchester United üzerinden,Fletcher özelinde yapmış durumda.Ona göre Fletcher,rakibin pas trafiğini engellemeye yönelik,çirkin-kaba müdahelelerde bulunan ve oyunun kalitesi açısından büyük bir takoz görevi görmekte imiş.Bu noktada,Wenger'in kendi kadrosuna bakmadan,rakiplerinin mevcut olanaklarıyla ilgili tespit veya eleştirilerini Stoke City'nin taç atışlarına yönelik kışkırtıcı ve yıkıcı yorumlarıyla örneklendirebiliriz(Stoke City hakkındaki yorumunun üstünden çok geçmeden,Stoke karşısında taç atışından bir gol yediğini ve maçı 3-1 kaybettiğini belirtelim.).Yani,Wenger'in 15-16 yaşlarındaki safi yetenekleri,milyonlarca paralarla,çeşitli ülkelerden getirip oluşturduğu haksız rekabet yeri geldiğinde daha çok bir idealizm,taktiksel deha olarak adlandırılıyor ama 31 yaşındaki,teknik kapasitesi gayet sınırlı fakat uzun taç atışları atabilen bir oyuncuyu kırk yılın başıneda gelebilecek bir gol için sahada tutmak çaresizliği "anti futbol" olarak nitelendirilebiliyor.Wenger'in son yıllardaki yontulmamış,süzgeçten geçirilmemiş,karşısındakini provoke etmekten başka bir amaç taşımayan yorumları veya eleştirilerini yıllardır beklediği başarının bir türlü gelmemesinin verdiği strese bağlamak istiyorum yoksa durum çok daha vahimdir,pek yakında ikinci bir Mourinho'muz olacak demektir.

Wenger'in Fletcher hakkındaki "tespitleri" Ferguson'u kızdırmış olacak ki hemen Fletcher'ın meziyetlerini saymaya başlamış.Halbuki,sistemimin sürekli işler hale gelmesi için kullandığım bir figür dese çok daha makul olabilirdi.Çünkü Fletcher gibi bir oyuncunun,bir "anti-futbol" temsilcisi haline gelmesine izin vermek en baştan yanlıştır.Öncelikle Fabregas'ı tamamen ayrı bir yerde tutarak,Diaby'nin de gelişimini bu düzeyde devam ettireceğini düşünürsek,henüz Arsenal orta sahasında topa Fletcher kadar çabuk basabilen,başarılı müdaheleler yapabilen,topu saklayabilen,sanılanın aksine başarılı bir şekilde taşıyabilen ve nihayet hemen her pasında isabet elde edebilen bir oyuncu olmadığını görebiliriz.Eğer burada,sorun Fletcher'ın göze hoş gelen yeteneklerden yoksun olduğu konusu ise tartışma anlamsız bir hal alacaktır.Çünkü,Fabregas,Iniesta,Gerrard gibi isimlerin dışında,orta sahanın göbeğinde çok yetenekli futbolculara sahip olduğumuz veya olmamız gerektiği düşüncesi tam bir safsatadır.Wenger'in ısrarla uyguladığı,bol paslı,bol ataklı,tekniksel kapasite ile doğrudan bağlantılı oyun yapısını takdir ediyorum ancak Ferguson'un yıllarca uğraş verdiği ve nihayetinde bu sezon Ronaldo'nun da gidişiyle daha görünür bir hal alan,orta sahayı Scholes-Carrick-Fletcher gibi mental yönü kuvvetli isimlerle kontrol altına alma düşüncesine yönelik eleştirilerini anlamsız buluyorum.Sonuç olarak,Frguson ve Wenger'in orta sahada kontrolü ele almak için kullandıkları yöntemler farklıdır biri tekniği kullanarak oyunun hakimiyetini ele almak isterken,öteki mental özellikleri kuvvetli,güçlü futbolcularla oyunu kontrol altına almak istemektedir.

Yazıyı bitirirken ,ön liberoların ya da orta saha futbolcularının işe yaramaz,yetenek fakiri futbolcular olarak görülmelerine karşın Maradona'dan örnek vermek yararlı olacaktır diye düşünüyorum.Maradona küçükken en çok oynamak istediği mevkiinin libero mevkii olduğunu çünkü sahanın tümüne hakim olduğunuzu ve oyunu sizin yönlendirebildiğinizi söylemiş.Ancak zamanla kendisinin o mevkide oynayamayacak kadar teknik olduğunu ve bir anlamda da oyunu geriden kurma ve okuma konusunda eksik olduğunu farkettiğinden hücumda oynamaya başlamış.O zamanın liberosunun yükümlülüklerinin değişerek günümüz ön liberolarına geçtiğini düşünürsek,Fletcher,Carrick ve Scholes gibi isimlerin oyun içinde oynadığı rol çok daha açıkça ortaya çıkacaktır.Oyunu okuyabilme,yönetebilme,topu doğru yerlere aktarabilme meziyetleri ciddi bir vizyon gerektirir ve Ferguson bu vizyonda tam 3 oyuncuya sahiptir eğer bunları kullanmak bir "anti-futbol" aracıysa,rahatlıkla bir anti-futbolist olduğumu söyleyebilirim.

Devamı - Fletcher-Scholes-Carrick Orta Sahasının Büyüsü ya da Wenger'in Fletcher Korkusu

29.01.2010

FM 2010'un Türkleri: Ömer Toprak

Serinin 2. yazısında yine Almanya'dayız. Bu sefer forvetten geriye, defansın göbeğine gidiyoruz. Türk Futbolu'nun son yıllardaki en problemli yeri olan stoper mevkii için en önemli iki oyuncu da Almanya'da oynamakta. Bunlardan birincisi, elbetteki Serdar Taşçı. FM 2010 ile birlikte bir yaş daha büyüyen Taşçı, artık gelecek vaadeden yetenek olmaktan çıktı ve transfer edildiği zaman hemen ilk 11'de çıkacak üst düzey bir oyuncuya dönüştü. Tabii fiyatı da ona göre arttı. 
Serdar'ın gelişimi sonrasında sıra Ömer Toprak'a geldi. Freiburg'da oynayan Toprak, sadece Türk oyuncular arasında değil, Alman oyuncular arasında da göze batıyor. FM'deki özellikleri arasında öne çıkan yanları, sadece defansif özelliklerinin değil, topu oyuna sokma ve hatta frikik kullanma becerisinin bile bir defansa göre gayet iyi oluşu. Belki bir Marquez değil kendisi fakat Türkiye liglerinde oynayanlar için, bütçesi kaldırabilen için en iyi yerli "ball playing defender" seçeneği Ömer Toprak. Kendisi 9-11 milyon avro arası bir bedele Freiburg'dan alabilirsiniz. Genç yaşı ve gelişme potansiyeli ile (PA 169) gelecek yıllar için alınacak en doğru yerli stoperlerden biri. Yanına, Eren Güngör de Kayseri'den alınırsa, defansın ortasında yerli oyunculardan süper bir ikili yaratmanız içten bile değil. Toprak, Güngör'ün kısıtlı teknik özelliklerini kapatıp defanstan oyuna top sokarken, Eren de sıkı markaj kabiliyeti ve fiziksel gücü sayesinde Toprak'a ideal partner olmakta.

Ömer Toprak oyunun bazı versiyonlarında sakat olarak başlıyor sezona. Bunun sebebi, futbolcuları yakından takip eden FM scoutlarının, Toprak'ın gerçek hayatta geçirdiği ağır kazayı da es geçmemeleri. Başarılı defans oyuncusu, 2009 Haziran'ında kullandığı go-kart aracının yakıt tankının patlaması sonucu ciddi bir kaza geçirmiş; sırtında ve bacaklarında da yanıklar oluşmuştu. Yaklaşık 7 ay süren ve çeşitli ameliyatlar içeren zor bir dönem sonunda, Toprak pek çok kişinin tam da futbolu bırakacağını düşündüğü anda toparlandı ve takımla beraber çalışmalara başladı. Hatta takımı Freiburg'un devre arası hazırlık maçlarında kısa süreli olsa da görev almaya başladı. Almanya U21 Milli Takımı için adının geçtiği, geleceğin yıldız adaylarından biri olarak görüldüğü zamanda geçirdiği bu talihsiz olay, Ömer Toprak'ın takımının Bundesliga'ya çıktığı sezonda, istediği patlamayı yapmasına engel oldu. 15. sırada, düşme hattının hemen üstünde bulunan Freiburg'un aslında Toprak'a bu aralar çok ihtiyacı var. Umarız Toprak da en kısa sürede, sakatlıktan tamamen kurtulur ve Bundesliga'nın 2. yarısında en azından 10-12 maçta görev alır.

Son olarak, Almanya U19 takımında 3 kez oynayıp, 1 tane de gol atan genç stoperin yaklaşık değeri 3 milyon avro* ve Freiburg'un en değerli oyuncusu. Defanslarında iyi yerli stoperlerin sıkıntısı çeken klüplerimize duyurulur.

*Transfermarkt'taki değeri.

FM 2010 Türk Oyuncuları Serisinde Daha Önce Yayınlananlar

* Deniz Naki

Devamı - FM 2010'un Türkleri: Ömer Toprak

28.01.2010

Sağ Gösterip Sol Vurdular: Nonda Gitti!



Az önce HaberTürk'te son dakika haberi olarak geçtiler. Nonda'nın sözleşmesi feshedilmiş. Galatasaray'da transfer dönemi ilginç geçiyor....
Devamı - Sağ Gösterip Sol Vurdular: Nonda Gitti!

FM 2010'un Türkleri: Deniz Naki



CM/FM serisi sayesinde pek çoğumuz Avrupa'daki futbolcu diasporamız hakkında belki de gereğinden fazla bilgiye sahip oldu. Oyunda Türk takımlarını seçen herkes bilir ki, yetenekleri oyuncuların pek çoğu Avrupa'da -özellikle de Almanya'da bulunmaktadır. 1994'ten beridir, Mehmet Scholl, Fatih Sonkaya, Altıntop Kardeşler (Halil daha iyidir oyunda), Selim Teber, Mehmet Ekici, Ömer Toprak gibi pek çok "gurbetçiyi" ilk kez CM/FM ortamlarında tanıdık. Bu oyunculardan bazıları çok başarılı oldu, bazıları ortalama kariyerlerini Avrupa'da sürdürdüler, bir kısmı da (Sonkaya, Suat Usta gibi) büyük takımlarımıza bile geldiler fakat başarılı olamadılar. Fakat gerçek hayatta başardıkları ne olursa olsun, bu oyuncular ve daha pek çoğu Türkiye'de sanal menejerlik olayına gönlünü kaptırmış binlercenin gözünde -gerçek hayatta birer kazma bile olsalar- sanal kahramanlar.

Serinin 2010 versiyonunda ise öne çıkan yeni Türk yeteneklerden biri de Deniz Naki. Deniz aslında bir kaç FM oyunudur kendisinden bahsettiriyordu fakat sanırım yeteneklerinin tam anlamıyla ortaya çıkması biraz zaman aldı. FM 2009'un, Türk için bonusu sayılan Mehmet Ekici'nin yerine, 2010'da Deniz gelmiş gibi duruyor. Potential'ı 179 ki, Türk oyuncular arasında en yüksek değerlerden biri. Forvette, Nihat gibi süratli ve topla iyi alan kateden bir oyuncu. Ayrıca, hızlı forvetlerin çoğu gibi Deniz de gerektiğinde forvetin arkasında, özellikle de sağ açık da oynayabiliyor, zaten "preferred moves" olarak "moves to channels" öğretip forvette de bu özelliğinde fazlasıyla yararlanabiliyorsunuz.


Peki Deniz gerçek hayatta nasıl biri? Naki, Leverkusen'in altyapısından yetişme ve 1989 doğumlu. Leverkusen'in 2. takımında oynayan Naki'ye, 2. lig ekiplerinden St. Pauli bu sene başında göz koydu ve kadrosuna kattı. Almanya'nın en özel taraftar profiline sahip klüplerinden olan ve Türk kökenli oyuncuları bağrına basmasıyla tanınan St. Pauli'ye transfer oldu. Naki burada gollerini atmaya başladı, gerçi bazen yaptığı sevinç gösterileri başına dert oluyor ama St. Pauli gibi bir camianın çok da umrunda olacağını sanmıyorum. Sonuçta, burada Solingen faciası sonrası "Dazlakları s... edin, hepimiz kardeşiz" yazan pankartla çıkan bir klüp ve oyuncularından bahsediyoruz.


Diaspora'da yaşayan her oyuncunun yaşadığı ikilemi Deniz de yaşadı. Yaklaşık 2 sene önce, Türk Futbol Federasyonu ona milli forma için teklifte bulunmuş, Deniz de kabul etmişti. Fakat yükselen formu ve Almanlar'ın ısrarcı teklifleri karşısında Deniz Almanya U21 formasını giydi. Bu dönemde, Avrupa'daki scoutların da dikkatini çeken Naki için söylenen genel yorum "büyük yıldız olması için gerekli bütün altyapıya sahip" olması. Naki'nin Türkiye'yi reddetmesi ne yazık ki Türkiye'de farklı yorumlandı. Bazıları, ailesi Dersim kökenli olan Naki'nin bu yüzden milli takımı reddettiğini söyleyecek kadar kendinden geçmişken, aslında Naki'nin seçiminde, kendisinden birkaç yaş büyük Özil'in yaptığı gibi son derece mantıklı sebepler bulabiliriz. Birincisi ve en önemlisi, bu futbolcular Almanya futbolu içinde büyümüş ve hala orada oynayan oyuncular, tarihi ve ailevi bağlardan başka Türkiye ile aralarında bir bağ yok. İkincisi, zamanında Almanya yerine Türkiye'yi seçen oyuncuların karşılaştığı adaptasyon ve önyargılar ile uğraşmak istemiyorlar. Üçüncüsü ve en önemlisi de, eğer yetenekliyseniz sonunuzun Mustafa Doğan gibi olmasına gerek yok, bir kere o formayı giyerseniz bir daha sizden zor alırlar. Özil, o formanın şu an en önemli adaylarından biri, Naki için ise biraz erken fakat şimdiden U21'deki yerini sağlamlaştırmışa benziyor.

Forvet sıkıntısı çeken takımlarımıza duyurulur: Naki şu an St. Pauli'de ve uygun bir fiyata sezon sonu gelebilir. Mali yapısı çok güçlü olmayan St. Pauli'nin çok ciddi bonservis isteyeceğini tahmin etmiyorum. Fakat siz, Sercan'a 10 milyon euro vermek isterseniz, sizin bileceğiniz iş...
Devamı - FM 2010'un Türkleri: Deniz Naki

Nostalji : SATMAYACAĞIZ!


2007 yazında herkesin gözü iki futbolcudaydı: Mehmet Topuz ve Gökhan Ünal... Kayserispor yönetimi, büyük klüplerden gelen baskıya göğüs germek için o yaz, kale burçlarına SAT-MA-YA-CA-ĞIZ!! pankartını asmışlardı. Açıkçası, Kayserispor yönetimindeki bir grup insan hiç kimse bu hareketin arkasındaki motivasyonu anlamadı. Benim için aradan geçen 2 seneye rağmen, bu pankart ve anlatmak istedikleri hala muamma... 

2010 Ocak ayına geldiğimizde ise, bu ikili Kayseri'den sonra ilk kez Fenerbahçe'de buluştular. Böylece, bir Anadolu İsyanı daha bastırılmış oldu, Bizans kazandı! Bu fotoğrafta da o günlerden geriye yadigar kaldı.
Devamı - Nostalji : SATMAYACAĞIZ!

27.01.2010

Büyük Şefin Son Büyük Yılı




2010 herhalde Song için Milli Takım ile geçirdiği son büyük yıl olacak. Jonathan Wilson'un iki tanıdık sima: Ahmed Hassan ve Song ile ilgili yazısından arakladım bu fotoğrafı, yazının tamamı burada. Kamerun elendi fakat Song için hala yazın biraz umut var. Ahmed Hassan'ın ise karşısına yine Cezayir çıktı; bakalım yarın sahara derbisini kim alacak? Hassan için bu kupa son kupası olacak muhtemelen, en azından bir finalle veda etmek isteyecektir. 



Devamı - Büyük Şefin Son Büyük Yılı

‘Aziz’ Pierre Hooijdonk vs Harry ‘Cool’ Kewell


İkisi de 1.5 sene içinde toplamda Hagi veya Alex kadar istatistik bırakmamıştır. Ancak ‘taraftar üzerindeki etkisi’/’kulüpte görev aldığı süre’ oranı göz önünde bulundurulduğunda, kişilik ve olgunluk faktörüyle, GS/FB taraftarları arasında belki de bu efsane ikiliyle yakın seviyede yer alır. (Bu noktada Hagi’nin de Alex’in de karakter olarak şahsına münhasır, özel oyuncular olduklarını belirtmek gerek).

Van Hooijdonk, 2005 Haziran’ında Daum’la yaşadığı sorunlar yüzünden takımdan bir şekilde uzaklaştırılmış, hatta 2004-2005 sezon ortasında, öteki sezondan itibaren onun yerini hayli hayli dolduracağı düşünülen Anelka transfer edilmişti. Bence Türkiye futboluna Hagi’den sonra getirilmiş en yetenekli futbolcu olmasına rağmen, bir buçuk sezonda FB’ye kendi isminin onda biri kadar fayda sağlayamayan Anelka, camia üzerinde hiçbir iz bırakmamıştı. Nitekim, yandaki anket sonuçlarında da görüldüğü üzere Van Hooijdonk, FB taraftarının uzun süredir akılda kalan en önemli forveti olmuştur (Anket sonucunun son yıllarda FB’nin transfer kalitesi konusunda kaybettiği ivmeden kaynaklı olma ihtimali de yüksektir).

Van Hooijdonk-Anelka oyuncu değişimi teorinin pratikle nasıl uyumsuz olabileceğini, futbolda oyuncu kalitesi, oyuncu potansiyeli ve takımdaki isimlerin büyüklüğünün camiaya yansımalarının doğru orantılı olmadığını gösteriyor.

Geçelim İstanbul'un öteki yakasına...

Giovanni dos Santos’un şu ana kadar çeşitli kulüplerde sergilediği oyun kalitesi ve karakterini bir kenara bırakırsak, Kewell ile yer değiştirecek olmasının tek nedeninin TFF’nin koyduğu sınırlamalar olduğunu, bunun sadece geçici bir çözüm olduğunu düşünmek istiyorum.

Uzun süredir ‘Iliç, yeni Hagi olabilir mi?’, ‘Hagi 7 Lincoln eder’, ‘Yaw 40 yaşında bile olsa Hagi’nin sahada 15 dakika kalması skoru değiştirmeye yeter’ gibi söylemleri ağzından düşürmeyen GS taraftarının, son 2 senedeki kaliteli transferlerin de etkisiyle bu ismi artık sonsuza dek fotoğraf albümlerinde saklamayı kafasına kazımış olma gerçeği var. Bu noktada, oyun kalitesi fiziksel yeterlikleri açısından kısıtlı olsa da, kadroda günümüz futboluna daha uygun oyuncular var olsa da, bizim dilimizi konuşmasa da, Harry, kendi talebi dışında bu boşluğun yeni sahibi olmuş durumda. Hatta birçok taraftar için manevi yeri, basamakları koşar adım çıkan Arda Turan’dan bile daha üst seviyede.

Belki çok romantik, belki çok gelenekçi, profesyonellikten uzak olacak, ancak Hasan Şaş’ın 2 sezon boyunca sakatlıklarından dolayı, futbol oynamadan, sadece 2000 ruhunu takıma aşılayacak diye milyonları cebine koymasına göz yuman bir yönetimin, uzun bir süre kadro dışında bile olsa Kewell’ı bir şekilde kulüp içinde tutmayı akıl edeceğini tahmin ediyorum. GS taraftarının yüreğine su serpebilecek tek aksiyon bu olacaktır. Keza, paralel örnekte, Van Hooijdonk’u tribünde gördüğünde tüm FB taraftarlarının gözlerinin içi hala parlıyor.

Yönetimin unutmaması gereken asıl konu şudur, ‘CAMİA’nın önde gelenleri stadyumda Özhan Canaydın’ı gördüğünde nasıl ayağa kalkıp önünü ilikliyorsa, ‘camia’nın yirmibeşbin arkada kalanı da Kewell’ın varlığını farkettiğinde -önünü iliklemek kadar ‘cool’ olmasa da- hep bir ağızdan ‘Daddy Cool’ parçasını söylüyor.

Bloglarda çok yazıldı, çizildi, ve genel hatlarıyla herkesin fikri aynı, o yüzden aslında bize diyecek çok birşey kalmıyor. Az çok bir karşılaştırma yapmaktı bu yazının amacı. Farklı bir camia olsa da geçmişten biraz örnek vermek faydalıdır. Tarih dersi okutulurken kafamıza kazınmaya çalışan şeylerden biri geçmişte yaşanan olaylarla bir şekilde korrelasyon kurmak, kabaca 'ders almak' değil miydi zaten?
Devamı - ‘Aziz’ Pierre Hooijdonk vs Harry ‘Cool’ Kewell

Ada'dan Son Gelişmeler


*Gudjohnsen,Romario,Ronaldo ve Kezman gibi yıldızları parlatıp futbol piyasasına süren PSV Eindhoven ekolünün son temsilcilerindendi...Bu anlamda,Eindhoven fabrikasının son ürünü olan ve geleceğinin öncüllerinden farklı olmayacağı düşünülen 20'lik Brezilyalı Jonathan Reis geçen günlerde kanında uyuşturucu madde bulunduğu gerekçesiyle kulüpten gönderimişti.Eindhoven'li yetkililer Reis'in giderek zayıfladığını ve kamplara katılmadığını söylemişler.Böylelikle Kezman fiyaskosuyla zayıflayan PSV efsanesinin Reis'in de yok oluşuyla tamamiyle son bulduğunu söyleyebiliriz.Bu arada geçen sezon transferin son günlerinde Monaco'ya geçen Gudjohnsen yeniden Ada'nın yolunu tutacakmış.31 yaşındaki İzlandalıyı Redknapp ve Zola'nın istediği biliniyor.Gudjohnsen ise Chelsea yıllarında birlikte oynadığı Zola'nın takımı West Ham'a daha yakın.Muhtemelen ilerleyen günlerde onu West Ham formasıyla izleyeceğiz.Zaten Premier League'de kendini kabul ettirebilmiş bir isim.Bu yüzden,Carlton Cole'nin olmadığı ve Parker'in olası transferinden sonra orta sahada veya hücumda etkili bir alternatif olacaktır.

*İkinci haber Christopher Smalling ile ilgili...Genç stoper bu sene ilk kez Chelsea karşısında Premier League'ye çıkmıştı ve beklenen tüm "debut"lardan çok daha iyisini sergiledi o gün.Smalling'in performansı Ferguson'un gözünden kaçmamış olacak ki genç stoperi önümüzdeki sene United forması altında izleyeceğimiz haberleri ortaya çıktı.Transfer 7 milyon pound karşılığında gerçekleşmiş.Smalling potansiyelinde biri için az bile sayılır.United bir kez daha çok faydalı bir transfer yapmış durumda.Özellikle bu sene savunmada yaşadığı sakatlıkları düşündüğümüzde(Kimi zaman Fletcher sağ bek,Carrick stoper oynamak zorunda kalmıştı) Smalling'in Manchester için ne denli yararlı olacağını anlayabiliriz.Bir de,sık sakatlanan Ferguson,İspanya'ya gideceği konuşulan Vidic gibi isimlerin yokluğu düşünülürse bu sene gerçek anlamda parlayan iki genç stoper Evans ve Smalling'in oluşturacağı tandem,yaşından daha olgun futbol oynayan iki stoperi izlemek için iyi bir fırsat olacaktır.

*Owen Coyle Burnley'den Bolton'a geçmişti bilindiği gibi.Gelişinin etkisi hemen hissedilmeye başlandı.Dün ise Reebok Stadium'da Bolton-Burnley karşılaşması vardı.Coyle yeni takımıyla eski takımı Burnley karşısında 1988 doğumlu Lee Chung Young'un golüyle 1-0'lık bir galibiyet aldı.Bu galibiyetle Bolton Burnley'in üstüne çıktı ve 15.liğe kadar yükseldi.Burnley'de ise kötü gidiş devam ediyor...

*Her Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası'ndan önce aynı mırıltılar yükseliyor.Milli takım hocaları yedek kulübesinde kalan oyuncuları Milli Takımlara almayacaklarını söylüyor ve bu anlamda ulusal takımların hocaları transfer katalizörü olarak yer almaya başladı transfer piyasalarında.Bu transferlerin sonuncusu Senderos'la gerçekleşti.Ottma Hitzfeld İsviçre Milli Takımı'nda kendi kulübünde yedek kalan oyuncuları kullanmayacağını söyleyince,Moyes'in de stoper mevkiine geçici çözüm araması üzerine Senderos sezonun geri kalanını Everton'da geçirmeye karar verdi.Zaten Senderos'da Everton'a transferinde milli takımda oynama güdüsünün etkili olduğunu itiraf etmiş.Senderos her zaman için iyi bir geçici çözümdür.Moyes'in yönetimi altında kendisi hakkında oluşan olumsuz imajı yok etme açısından çok ciddi bir şans yakalamış bulunuyor.Umarım hem Everton'un hem de Senderos'un gelişimine olumlu katkıda bulunur bu transfer.

*Everton'da Tim Howard'ın hiç bir zaman tam olarak güven veren bir kaleci konumunda olmadığını biliyoruz.Howard'ın çok ciddi bir tehlike teşkil etmediğini fakat yine de çok başarılı olmadığını düşünüyorum.Moyes'de böyle düşünmüş olacak ki Slovak Milli Takımı'nın da kalesini koruyan Legia Warsaw'lı Jan Mucha ile önümüzdeki sezon için anlaşmış.Tabii transferin bedelsiz olarak gerçekleşeceğini bildirmek gerekir.ira Mucha'nın sözleşmesi bu sezon sonunda bitiyor.Bunun yanında bu sezon sözleşmesi bitecek younculardan Jermaine Beckford'un da sezon sonu Everton'a katılacağı söylentileri mevcut.Beckford Leeds forması altında önce Manchester United'a ardından da Tottenham'a gol atmayı başararak dikkatleri çekmişti.

Devamı - Ada'dan Son Gelişmeler

"Manisada Tarzanlar İstanbulda Azanlar Var..."


Yürüyen merdivenden çıkarken gördüm, Bülent Uygun Manisa ile anlaşmak üzere imiş... Ben şimdiden söyleyeceğimi söylemiş olayım...
Devamı - "Manisada Tarzanlar İstanbulda Azanlar Var..."

26.01.2010

İş Kewell'a Dayanınca Profesyonel Kesilen Aslan


İş hayatında üzerine en çok konuşulan konudur profesyonel olmak. Çoğu zaman, duygusuzluğun, ucuz kazık atmanın, haklı olana dirsek çıkmamanın yancısıdır profesyonellik. Bizden, iş hayatında hep profesyonel olmamız istenir de, kimse profesyonelliğin -bahsettiğim ucuz numaralar- dışında tanımını da yapamaz. Haksıza bahane, haklı olana da kelepçe olmaktan öteye gidemez.

Futbol da, maaşlar arttıkça, profesyonelliğin ucuzladığı alanlardan biri. Son olayda, Kewell gönderilmek isteniyor. Niye? Yerine başka bir oyuncu gelecek... 2 ay sakat ve sözleşmesinin son 6 ayına girmiş durumda bizim "aussie", yani Galatasaray'ın çıkarlarına uymuyor. Fakat ortada bir sözleşme ve tarafların karşılıklı yapması gereken şartlar var ve sakatlanan oyuncuyu kovmak açıkçası yapılacak numaraların en "ucuzu": hem bakım masrafından kurtul, hem de yabancı kontenjanından yer aç! Birkaç hafta öncesine kadar, sözleşmesini uzatmak isteyen yönetim, şu an ondan vebalı gibi kaçıyor ve en kısa sürede gemisinden atmaya çalışıyor. Peki merak ediyorum, sakatlık gibi her futbolcunun başına gelen bir olayda, çalışanına destek değil köstek olan bir yönetim ne kadar profesyoneldir? Her kurumun ya da kişinin kendi çıkarını düşünmesi ve bunu savunması, başkalarının hakkının yenmesinin bile üstünde midir? Ayrıca bu tarz tartışmalarda "hiç kimse X klübünden üstün değil" eşiği niye vardır? Herkes, herhangi biri bile X klübünden üstündür. Birisi kanlı canlı bir insandır, hayatı kutsaldır ve temel özgürlüklerinin korunması gerekir. Diğeri ise tüzel yani sanal bir kişiliktir, sakatlanınca acı çekmez, kazık yediği zaman sinirlenmez, duyguları yoktur ama başkalarının duygularını alt üst etmesini de bilir...

Kewell'a kızanları, ya da Galatasaray yönetimine hak verenleri anlayamıyorum. Mesele sevilen bir futbolcunun gönderilmesi değil, benzer bir durum Delgado'da da yaşanmıştı. Sağlamken kuyruğu gibi peşinden koştuğu insanların, yaşadıkları geçici sakatlıklarda bile sözleşmelerinin dondurulması, feshedilmesi yani amiyane tabirle "kıçlarına tekmeyi yemeleri"ne tepki göstermeyenler, benzer bir durumda, çalıştıkları yerlerden ya da müşterilerden "profesyonel" sebeplerden dolayı üçün birini aldıklarında ne ağlamaya ne de sızlamaya hakkı var. Sonuçta "profesyonel" bir dünyada yaşıyoruz değil mi kankitom?
Devamı - İş Kewell'a Dayanınca Profesyonel Kesilen Aslan

24.01.2010

Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 02


1959-2009 arasındaki 50 sezonda, illerin en üst lige çıkardıkları takımlara göre performans değerlendirmesi. Sonuçların hepsi 3 puanlı sisteme göre hesaplanmıştır. 67 il baz alınarak hazırlanmıştır, buna göre 67 ilin 34 tanesi en üst ligde en az bir takımla temsil edilmiştir. Hesabı 81 il üzerinden yaparsak, bu sefer iki ayrı il daha listeye eklenmekte (Karabük ve Kırıkkale) ve toplam il sayısı 36'ya (81 ilden) çıkmaktadır.


Konuyla ilgili analizlerimi yarın detaylı bir yazıda yazacağım. Önce sizden gelecek yorumlar...
Devamı - Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 02

Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 01


1959-2009 arasındaki 50 sezonda, illerin en üst lige çıkardıkları takımlara göre performans değerlendirmesi. Sonuçların hepsi 3 puanlı sisteme göre hesaplanmıştır. 67 il baz alınarak hazırlanmıştır, buna göre 67 ilin 34 tanesi en üst ligde en az bir takımla temsil edilmiştir. Hesabı 81 il üzerinden yaparsak, bu sefer iki ayrı il daha listeye eklenmekte (Karabük ve Kırıkkale) ve toplam il sayısı 36'ya (81 ilden) çıkmaktadır.

Konuyla ilgili analizlerimi yarın detaylı bir yazıda yazacağım. Önce sizden gelecek yorumlar...
Devamı - Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 01

22.01.2010

Murat Aksu Cephesinde Değişen Bir Şey Yok



Murat Aksu'nun oy kullanacak klüp üyelerine gönderdiği broşür benim de elime ulaştı. Açıkçası, mesele Demirören'i seçtirmemek mi yazımdan sonra, belki yanılırım heyecanı ile broşürü karıştırdım. Taraftara ve klübe yönelik beylik laflar dışında açıkçası dişe dokunur, kayda değer bir önerisini ya da projesini göremedim. "Çağdaş Beşiktaş", "Güçlü Beşiktaş için Şimdi" gibi benim duymaktan bıktığım ama yazanların kullanmaktan bıkmadığı vasat sloganlar ile Türkiye'nin en büyük klüplerinden birinin ay sonundaki kongresine, plansız, programsız ve vizyonsuz girmesi ne acı...

Ben bu kongrede kimsenin tarafı değilim ve açıkçası sırf Demirören gitsin diye de oy vermek bana saçma geliyor. Aksu gönderdiği broşürün pek çok yerinde mali kriz ve yarattığı problemlere değinmiş. Dediklerinin çoğunda doğruluk payı var, İMKB'de yayınlanan bazı belgeleri ben de inceledim, Beşiktaş A.Ş.'nin bizim değerimizden az gösteriyorlar karşı çıkışını da açıkçası doğru bulmuyorum, hele bu değeri futbolcu bonservis bedeli son derece oynak değerlere sahip, nerdeyse maç başına değişebilen değerler üzerinden savunmak açıkçası bende "Koskoca klübün geleceği Sivok'un bonservisine mi bağlı yahu?" tarzı serzenişlere itti. Bu arada değinmeden geçmemek lazım, İMKB'deki bilirkişi raporunda sermayenin 40 milyon dolardan 2 milyon dolara düşmesi de "büyük bir başarı", geçen seneye ait olan bu raporun üzerine Murat Aksu şu an sermayenin o kadar bile olmadığını "eksi" değerlerde olduğunu savunuyor. Açıkçası ilginç bir durum, Beşiktaş'ın gelirlerinde artış, sermayesinde de düşüş var. Ekonomi uzmanı değilim ama insan şüphelenmeden edemiyor: musluğu çalışan bu havuz probleminde acaba çatlağın derinliği ne kadar? Giderler ve borçlar nasıl karşılanacak? Yoksa tek çözüm başkanın kasasından borç almak mı?

Açıkçası ben Murat Aksu'nun yerinde olsam, klübün şu anki mali durumu göz önüne alınarak transfer bedellerini minimumda tutan, hatta gerekirse transfer yapmayan bir kadro yapısı oluşturup yaklaşık iki sezona denk gelecek şekilde, çok ciddi bir kemer sıkma politikası önerirdim. Bu tarz bir yaklaşım popülist değildir ama Beşiktaş camiasının da zaten pembe hayallerden fazlasıyla canı yandı. Devir realizm devridir, gerekirse başarılı olmama ama kar etme devridir. UEFA, global krizden dolayı finansal konularda klüplerin boğazını sıkmayı -geçici de olsa- durdurmuş durumdadır. Fakat, gelir-borç denkleminde en eksilerde olan Türk futbolunun çıkış yolu bu tarz sert politikalardan geçmektedir. Hani hep özendiğimiz dünya klüpleri var ya, Beşiktaş bunlardan hangisi olmak istiyor? Bütün yıldızlarını satışa çıkardığı halde hala gün yüzü göremeyecek olan Valencia mı, yoksa iki üç senede bir dünya futboluna bir yıldız gönderen ve her daim iddialı Sevilla mı? Dünyanın pek çok büyük klübü de ciddi borçlarla boğuşuyor fakat onların arkasında sağlam kasaları var, verdiğim örneklerin o yüzden Sevilla düzeyinde kalmasını mazur görün, zira Türkiye ligi bir Real, Barça ya da Inter'i kaldırmaktan hala çok uzakta.

Kongreye 10 gün kala moralleri bozdumsa affola, fakat artık deniz bitti, bugün Nobre gibi oyuncular 2.2 milyon euro alıyorsa, elindeki yabancı oyuncuları satamıyorsan, yerli oyuncu almak el yakıyorsa o zaman ne yapacaksın? İsyan edeceksin, çünkü Beşiktaş asıl "İsyandır"!
Devamı - Murat Aksu Cephesinde Değişen Bir Şey Yok

İngiltere'den Dönerken 2 Doktor da Getiriver



Haberin linkini sözlükte gördüm. Açıkçası suçlamalar son derece ağır ve ilginç. 2 futbolcu da resmen "futbol hayatımı sağlık ekibi bitirdi" tarzında serzenişte bulunmuşlar. Kaynak Hürriyet olduğu için ne kadar güvenilir bilemiyorum fakat Linderoth sayesinde Galatasaray sağlık ekibine hastabakıcı olarak girenin cerrah çıkacağına dair bir inancım var. Belki de adamlar Tobias'a ve Gökhan Zan'ın omzuna zaman ayırmaktan, bu gençlerle doğru dürüst ilgilenememişlerdir. 

Haberi okuyunca bir an için nostalji de yaptım. Hatırlarsınız, bir dönem Bayern Münih'in bir doktoru vardı (Wolfhart mı Wolfgang mı neydi), ülkede derman bulamayan futbolcu onun kapısını çalardı. Adamın da herhalde ek gelire ihtiyacı vardı çünkü geleni de reddetmezdi. Bizim kuşak sakatlanınca soluğu Münih'te alan futbolcularla büyüdü, Serkan'ın açıklamasında Almanya'ya gittiğini öğrendiğimde bir an için "efsane physio" geri mi döndü diye düşündüm...
Devamı - İngiltere'den Dönerken 2 Doktor da Getiriver

Bir Anti-Ara Transfer Vakası Olarak Fenerbahçe




Ara transferde oyuncu transfer etmek zorunlu değil, hatta hiç bir transfer döneminde bunu yapmak zorunda değil klüplerimiz fakat gerek taraftarın gerekse medyanın baskısı çoğu zaman elde patlayan transfer harekatlarının yapılmasının arkasındaki temel motivasyon. Bu ara transfer döneminde en aktif olan klüpler, Denizlispor, Sivasspor ve Galatasaray idi. Jo önemli bir transfer ve SK'nın dün gece yazdıklarına da katılıyorum; ayrıca Sivas'ın Nabil Taider transferi de önemli, eğer kente uyum sağlarsa takıma ciddi katkısı olur.

Fenerbahçe ise transfer yapar gibi görünse de, aslında bu ara dönemde kadrosunu ciddi manada hafifletti. Carlos zaten gidecekti, buna kimse şaşırmadı. Fakat Önder ve Kazım'ın gitmeleri -sebeplerinin ötesinde- takımın kadro derinliğini ciddi anlamda tehlikeye soktu. Gidenler arasına büyük umutlarla transfer edilen Abdülkadir Kayalı da eklenince, takımın güçlenmekten çok zayıfladığını görüyoruz.

Kazım ve Önder birkaç pozisyonda oynayabilen, her zaman ilk 11'in bankosu olmasalar da varlıkları ile rekabeti ateşleyen oyunculardı. İkisinin de TC pasaportu olması ayrıca önemli zira yerli statüsündeki oyunculara ödenen bedeller düşünüldüğünde ikisinin toplam değeri herhalde 10 milyon avronun biraz üzerindedir. Fenerbahçe de özellikle stoper bölümünde ciddi bir yetersizlik var, Bekir bunlara ne kadar ilaç olur bilemeyiz, zaten Önder'den daha iyi olsaydı herhalde kendisini ilk yarı daha çok görürdük.

Gökhan Ünal transferi için şu an kim ne derse desin açıkçası "sallıyor" derim. Kendisinin iki farklı dönemi oldu, Kayseri de Mehmet Topuz ile harikalar yarattı, ligin en çok istenen oyuncusu oldu. Trabzon'da gol attı ama hiçbir zaman istenilen adam olmadı. Şu an zaten minimum beklenti ile alındı, yani atacağı her gol kar sayılacak. Böyle durumlar çoğu insan için motivasyon olur fakat bizim yerli malı futbolcuların kafası normal insan gibi çalışmıyor, garip şeylere motive olup, aynı şekilde hiç beklenmeyen durumlarda moral şalterini kapatıveriyorlar.

Dentinho transferi konuşuluyor bu arada... Dentinho, "wonderkid" halinden artık çıkmaya başladı, kariyeri ve milli takım için Avrupa'ya gitmesi şart. U21'de oynamak Brezilya ligi oyuncuları için çok kolayken, iş A milliye geldi mi Avrupalı oyuncular asıl maçların biletlerinin sahipleri. Kendisi bütün Brezilyalı oyuncular gibi pozisyonsuz ya da birkaç pozisyonun adamı, bizim ligde iyi işler yapar ama Avrupa için hala fazla zayıf bir fiziği var bu arkadaşın. Fakat uzun vadede Fenerbahçe'nin başka bir problemi var: Alex'in yerine kim gelecek? Fenerbahçe takımı, Alex'in sırtlayıp götürdüğü maçlara çok alıştı hatta ortasaha kurgusu tamamen buna göre oluşturuldu. Alex sonrası dönem için Dentinho gibi oyuncuların aranması, Alex'in bir oyuncudan çok daha fazlası olduğunu, Fenerbahçe için başarının kolay reçetesi olduğunu gösteriyor. Fakat Alex gibi oyuncuların yeni bir dönemi başlıyor, Fenerbahçe teknik heyeti bunun ne kadar farkında bilemeyiz ama, artık 10 numara oyuncular forvetlerin yerine geçecek golcü oyunculara dönüşüyor. Hatta bunu söyleyenlerin başında Fenerbahçe'nin eski hocası Parreira geliyor. Bu trendi yakalarsa Fenerbahçe, ilerisi için çok ilginç başarılara imzasını atabilir. Bu açıdan bakarsak, Dentinho ya da benzeri bir "trequartista", takım için çok yerinde bir gizli golcü olur. Gerçi, Guiza'nın bu haline bakınca takıma gizlisinden çok golcünün gerçeği gerek ya...

Devamı - Bir Anti-Ara Transfer Vakası Olarak Fenerbahçe

Hakkaten de Savaşmayı Değil Ölmeyi Emrediyorlarmış!



Çocukken ilk duyduğum zaman bayağı bir korkmuştum bu laftan ve bu lafı söyleyenden. Yıllar içinde, savaşın bütün deliliği içinde, böylesine delice sözlerin aslında rasyonel laflardan daha motive edici olabildiğini gördüm. Zaten savaş başlıbaşına bir delilik, bunun içinde -özellikle de cephede- rasyonel bir şeyler aramak çok da akıl karı değil.

Fakat, Dağlıca Baskını esnasında teslim olan 8 asker ile ilgili çıkan tutuklama kararından sonra, 90 yılda çok da bir şeyin değişmediğini farkettim. Baskın yiyen, arkadaşları ağır silahlarla vurulup parçalanarak ölen, etrafları sarılan ve ölmelerinin çatışmanın gidişatını kesinlikle değiştirmeyeceğini gün gibi aşikar olan bir anda, askerler teslim oldukları için, "emre itaatsizlik" suçundan yargılandılar ve 2 yıl hapis yatacaklar. Demek ki 2010 yılında hala ölmeyi emreden komutanlar olabiliyormuş!

Hadi bu olay yargının kararıdır diyelim, dünyayı ve savaşı başka bir boyuttan görüyorlar, bizim algılayamadığımız bir hayat görüşüne sahipler diyelim... İşin ilginci, bu kadar açıklanmadan çok öncesinde, toplumun zaten  askerleri mahkum eden görüşü oluşmuştu. Facebook'ta grup kurarak, gittikleri özel üniversitelerde kafa tokuşturup kurtlar vadisi replikleri papağanlayarak kendini ağır milliyetçi addedenlerin pek algılayamayacağı bir durum belki de bu; en zor şartlar altında hayatın ve sana öğretilen idealler arasında seçim yapmak... Söyleyin bana hangisi daha önemli, kendi canın mı yoksa 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış sanal bir millet kavramı ile şekillenen sınırlar mı? Ben bu sorunun cevabını vermek yerine sadece şunu söylemek istiyorum: Allah kimseyi böyle bir seçimi yapmak zorunda bırakmasın, bırakmış olanların da iki dünyada  yardımcısı olsun...
Devamı - Hakkaten de Savaşmayı Değil Ölmeyi Emrediyorlarmış!

21.01.2010

Joao Alves De Assis Silva Galatasaray'da Basarili Olabilir mi?





Kafasini futbola verirse Turkiye'nin gelmis gecmis en iyi forvet oyuncularindan biri olur. Rusya'da cok sorun cikartmiyordu ama Ingiltere'de aradigi ortami bulamadigi icin bayagi bir disipsizlik yapti. Christmas'da kimseye haber vermeden ulkesine gitti ve bayagi uzun sure geri gelmedi.

20 yasinda Cska'da 50 macda 33 gol atarak kendini gosterdi. Boyu 1.90 olmasina ragmen gayet hizli ve iyi bir teknige sahip. Solak bir forvet oyuncusu olan Jo'nun sol ayagina top oturdu mu mermi gibi sutlari var. Attigi sert sutlardan dolayi serbest vuruslardan attigi gol sayisi hic de az degil.

Rusya'da patlama yapinca cok buyuk paraya (19 milyon sterlin) Manchester.City' e transfer oldu. Ilk aylarda gayet iyi oynadi goller atti daha sonra yedek kulubusine mahkum oldu. Man.City oynamasi icin onu Everton'a kiraladi. Ilk macinda hattrick yapti sonra sakatlandi ve takima giremedi.

Everton'da 27 macda 5 gol attigi yaniltmasin. Sonucda Baros'da EPL'de senede en fazla 10 gol atiyor idi.

Bizde yaptiklari ortada....




Devamı - Joao Alves De Assis Silva Galatasaray'da Basarili Olabilir mi?

West Ham'in Gözü Yeni Olimpiyat Stadında




West Ham'ın yeni patronu David Sullivan, Londra'nın Yeni Olimpiyat Stadına gözünü dikmiş... Takımının Upton Park'dan 2012 Yaz Olimpiyatları için inşa edilen stadyuma geçmesi için çalışmalara başlarken, The Guardian'da sitesinde konuyla ilgili bir anket yapmakta. Şimdilik, oy verenlerin % 66'sı bu taşınmaya EVET demekte. 


Mimarları dünyaca ünlü spor tesislerini tasarlamakla tanınan Populous ve Archigram'ın efsanevi üyesi Sir Peter Cook olan yapı, 2011 yılında bitirilecek. Yapının 25.000 kişilik ana kapasitesine, olimpiyat döneminde kullanılmak üzere yapılan hafif strüktürden ek tribünlerle yaklaşık 55.000 kişi daha eklenecek. Olimpiyat sonrası ise 25.000 kişilik kapasiteye geri dönecek.

Aşağıdaki kesitte, bahsi geçen sabit tribün ile portatif tribünün ilişkisi görülmektedir.


Devamı - West Ham'in Gözü Yeni Olimpiyat Stadında

Manchester United da THY ile Uçacak!




THY takım toplamaya devam ediyor... Barcelona F.C.'den sonra sıra Manchester United'a gelmiş. Ayrıca birkaç takım daha THY'nin listesindeymiş. Böyle giderse, THY sponsor olduğu ve olacağı takımlar ile her sezon öncesi bir THY CUP düzenleyebilir. En azından ben sözleşmeye böyle bir madde koydurup, United'ın saçma sapan Uzakdoğu turları yerine bu tarz turnuvalara katılmasını sağlardım.

"Bizim vergilerimizle yapılan şeylere bak!" tarzı karşı argümanları çok da doğru bulmuyorum. THY sonuçta iki güçlü marka ile kendi markasını birleştirmiştir, zaten dünya medyasında sık sık reklamları çıkan THY'nin buradaki amacı tanınmaktan çok prestij ise, bence doğru ata (artık atlara) oynamıştır. Apronda deve kesmekten bugün gelinen nokta gerçekten takdir edilmelidir.

* Fotoğraf'taki uçak, United'ın AirAsia sponsorluğunda Uzakdoğu turlarında kullandığı Airbus tipi uçağa aittir. THY'nin tasarımı nasıl olacak merakla bekliyoruz.
Devamı - Manchester United da THY ile Uçacak!

20.01.2010

Fatih Terim ve Şenol Güneş İlk 100de




Güne yine IFFHS'nin listeleri ile devam edelim. 1996-2009 arasındaki en iyi teknik direktörler listesinde de yüzümüz güldü. Fatih Terim, milli takımın başına gelmesi düşünülen Trapattoni ile birlikte 32. sırayı paylaşmış. Şenol Güneş ise Magath, Van Gaal gibi isimlerle beraber 54. sırayı tutmuş durumda.

Listede 10. sırada Frank Rijkaard; 11. sırada ise Vicente Del Bosque bulunmakta. Tıpkı kaleciler listesinde olduğu gibi, burada da 4 büyük takımdan tanıdık simalar en iyiler arasına girivermiş. (SK'nın hatırladığım kadarıyla zaten Rijkaard'ın listeye girmesi ile ilgili bir yazısı vardı o yüzden detaylarına girmiyorum bu konunun.)

Listenin ilginç yanı Şenol Güneş'e kadar gelen sıralamadan yaklaşık 10 tanesinin Türkiye'de takım çalıştırmış olması. Yani şu an dünyada dolaşan en iyi teknik direktörlerden %20'si bir dönem bizim ligimize uğramış, ya da halen aktif olarak çalışıyor.

Ligin kalitesinin sorgulandığı bu günlerde, insan soramadan edemiyor, hangisi büyük başarı, bu adamları Türkiye'ye getirmek mi, bunları Türkiye'den çıkarmak mı yoksa bu adamlara rahat rahat işlerini yapabilecekleri bir ortamı sunabilmek mi?

Listenin tamamı ise burada.
Devamı - Fatih Terim ve Şenol Güneş İlk 100de

En İyi Kaleciler Listesinde Bizim Liglerden 6 Kaleci



IFFHS adlı istatistik ve değerlendirme kuruluşunun yayınladığı En İyi Kaleciler (1987-2009) sıralamasında bizim takımlarımızda oynamış 6 kaleci birden bulunmakta.

Bunlardan en başarılısı 10. sırada bulunan Taffarel. Milli takımda kazandığı başarılar kadar, Galatasaray'da kazandığı UEFA kupasının da bunda ciddi etkisi olsa gerek.

23. sırada ise, Belçikalılar'ın efsane kalecisi Pfaff bulunmakta. Pfaff kariyerinin sonlarında, dönemin klüp başkanı Mehmet Ali Yılmaz tarafından Trabzonspor'a getirilmişti. O dönemde, takımın başında Breims'in olması da bunda önemli bir etken olmuştu. Fakat, Pfaff'ın Trabzon kariyeri pek de uzun sürmedi; bu listedekiler arasında ligde ününe göre en az etki bırakan kaleci kendisidir.

30. sırada bu sefer bir başka süper kaleci, hatta bazılarına göre Türkiye'ye gelmiş en iyi kaleci olan Oscar Cordoba bulunmakta. Cordoba'nın bu listeye girmesinde, özellikle Bianchi döneminde Boca Juniors ile kazandıkları kıtasal ve uluslararası kupaların ciddi etkisi olsa gerek.

37. sıra ise ilginçtir, iki Fenerbahçeli kaleciye evsahipliği yapıyor. Toni Schumacher kariyerinin sonlarında Fenerbahçe'ye gelse de, taraftarın gönlünde ciddi bir yer tuttu. Ben gerçi kendisini kale direğine kafasını vurup bayılması ile hatırlayacağım ve bir de "Saba, çok ii televidyon" dediği reklam ile.

Schumacher'den sonra Fenerbahçe kalesi, Rüştü'ye kadar hep caimanın tam da benimseyemediği kalecilere emanet edildi. 37. sıradaki Rüştü'yü anlatmama gerek yok, eğer oynadığı takımlar biraz daha başarılı olsaydı ya da Barcelona kariyeri başlamadan bitmeseydi, kendisini çok daha iyi yerlerde görebilirdik.

Bu listeye sığmadı fakat, 48. sırada da Brad Friedel var. Kendisi, belki de Amerikalı olduğundan bizim basın ve taraftarca hiç bir zaman el üzerinde tutulmadı. Halbuki, hiç de fena bir kaleci değildi ve açıkçası Galatasaray'dan sonraki kariyeri daha parlak geçti, bizim beğenmediğimiz bu kaleciyi İngilizler çok tuttu ve hatta Liverpool'un kalesine kadar da yükseldi. Sonrasında da, Blackburn ve Aston Villa gibi yine kalburüstü takımlarda oynadı.

75 kalecilik listede 6 adet bizim ligimizde oynamış kalecinin olması açıkçası sevindirici bir olay. En azından kalenin emin ellere teslim edildiğini düşünüyoruz. Fakat futbol olarak bizden geri olan milletlerin bile pekçok kaleci ile temsil edildiği bu listede, TC vatandaşı olarak sadece kariyerinin sonuna gelmiş Rüştü'nün olması futbolumuzun geleceği için ciddi bir soru işareti taşımakta. Umarım, Volkan, Ufuk ve diğer gençlerin kariyerleri de 2009 sonrası için yapılacak bir listeye girmelerine gerektirecek kadar parlak olur.

IFFHS Listesinin tamamı burada.

* Listede Schumacher'in altını kırmızıya boyamayı unutmuşuz, özür dileriz.
Devamı - En İyi Kaleciler Listesinde Bizim Liglerden 6 Kaleci

Erman-Şansal'ın Halefi Kim Olur?


Erman Toroğlu benim aklımda hep futbol programında "44 milyon kilosu, pastırmayı yersem tuvalete gidince de havamı atayım" diyebilen zat olarak kalacaktır. Toroğlu'nun LİG TV'den ayrılacağı yönünde dedikoduların ayyuka çıktı bu aralar. Ben kendisini seyretmekten imtina ile kaçınırdım. Söyledikleri şeyler açıkçası ipe sapa gelmez şeyler ve mesele komiklik ise daha komikleri zaten parasız kanallarda mevcut. (Bay Tahmin gibi...) Fakat buradaki asıl mesele Erman Toroğlu gibi aslında hiç bir şey söylemeyen birinin nasıl bu kadar uzun süre ekranlarda bilirkişi kalabilmesidir.



Toroğlu'nun asıl olayı herkesin izlediği ekranın içine kendi ekranını yani otoritesini koymasıdır. Toroğlu filtresi dediğim bu yöntem sayesinde, yıllar boyunca futbolumuzun bütün üst düzey maçları ve hakem performansları "Toroğlu Filtresi"nden geçmiş ve bize o halde sunulmuştur. Pek çok hakem, pazar akşamları çarmıha gerilmiş, pek çokları da o çarmıhtan yine Toroğlu sayesinde kurtulmuştur. Kendisi döneminde ne iyi hakem, ne de dünya çapında bir futbol otoritesi olduğu halde, Türkiyemizdeki "eskiye nur yağma" olayından fazlasıyla nasiplenmiş, vasat futbolculuğu, ortalamanın biraz üstünde hakemliği sonrasında TV ekranlarına "eski hakem" ve ötesinde tartışılmaz otorite olarak muhteşem bir giriş yapmıştır.


Toroğlu için aslında futbolla ilgili söyleyecek sözleri program başına yarım saati geçmez, onların çoğu da çok sevdiği slow-motion pozisyon yorumlamadır. Fakat spor programlarının formatı bütün pazar kapladığından, kalan vakitte ekürisi ve onaylama görevinden başka bir şey bilmeyen yancısı Şansal ile tabiri caizse geyik çevirmek zorundadırlar. Nitekim, Toroğlu'nu da fenomen yapan çevirdiği bu geyiklerdir. Hafif omzu düşük külhanbeyi tonunda yaptıkları bu geyikler ile programlarını yıllarca idare ettirdiler. Fakat TV dünyaasındaki hastalık onlara da bulaştı ve sonuçta eskidiler.


Toroğlu'nun gidişi bir devri kapatmayacaktır. Aksine TV, ondan daha genç ve daha agresif halefini çoktan aramaya koyulmuştur. Benim önerim, Tv8'de yayınlanan "Bay Tahmin"in süper ikilisi. Zamanında Şahan'ı da ortaya çıkaran Tv8, televizyon dünyasının altyapısı olma görevini anlaşılan başarıyla sürdürüyor. Aşağıda size, önce Toroğlu'ndan meşhur pastırma açıklamasını, ardında da Bay Tahmin'in "delikanlı olsalar onu oracıkta torpido gözüne sokarlar" temalı videosunu ardarda yayınlıyorum, karar sizin.



Devamı - Erman-Şansal'ın Halefi Kim Olur?

Gerçeğin Çölüne Hoş-Gelmedik


Bazı olaylar kuşakların dünyaya bakışını değiştirir. Türkiye tarihi pek çok suikaste ne yazık ki ev sahipliği yapmış bir tarih. Bunların pek çoğu biz doğmadan ya da kafamızda bir şeylerin şekillenmediği yaşlarda oldu. Hrant Dink'in öldürülmesi işte, bu olaylardan farklı olarak tam da artık böyle faili meçhullerin yaşanmayacağına inandığımız bir zamanda geldi bizi Halaskargazi Caddesi'nde buldu. Kendisini televizyondan defalarca izlemiştim, çoğu zaman makul konuşurdu fakat makul olmanın ötesinde samimi bir tarafı vardı. Belki de o yüzden, her zaman kafamdakilerle uyuşanı söylemese de onun olduğu tartışmaları izlemekten keyif alırdım. Ben kendisinin zamanla kült bir televizyon figürüne dönüşeceğini düşünmüştüm hep, hatta içten içe sevinirdim, sadece satışı sınırlı bir gazetenin genel yayın müdürü olarak kalmasını istemezdim.

Sonrasında, Halaskargazi'den o görüntüler geldi. İlk tepkim inanmamak oldu, zira öldürülmesi için hiç bir sebep yoktu. Fakat, sonrasında yaşanan olaylar, Dink'in bu olaylar öncesinde de devlet tarafından "uyarılması" gibi şeyleri görünce, kendimi bir fantazi dünyasında yaşattığımı yıllar boyunca farkettim. Gerçeğin çölündeydim artık ve bir adam vurulmuş, yerde yatıyordu. Adalet isteyenlerin sesi kısık, kanından sarhoş olanların ise sesleri yüksekti. Hala daha, o "beyaz bere"yi sembol haline getirenleri, "plan yapmayın plan" diye şarkı söyleyen İsmail Türüt'ü ve polisin yakaladığı katille Türk bayraklı poz verişini anlayamıyorum. Hrant Dink ve benzerlerinin yıllarca boşuna bir mücadele vermiş olduğunu görüyorum. Farklı olanın, ötekileştirildiği, devamında da katline kadar varan bir sosyal linçten geçirildiğini nicedir kabullenmiş durumdayız. Hatta, adaleti ve vicdanı savunanlara resmen deli gözüyle bakılmakta.
Dink Cinayeti, tarihi başka türlü yaşamış bir ülkede -mesela İspanya'da- gerçekleşseydi, bu olay sonrasında bütün toplum birleşir ve olayın üzerine giderdi. Tarihinde hiç iç savaş yaşamamış, yaşanan en büyük sosyal patlamaları ile Maraş Olayları, Sivas Tatsızlığı gibi değersizleştirici başlıklar altında ele almış, o yüzden de toplumsal vicdanı olaylardan değil dogmalardan beslenen bir ülkede yaşadığımız için, Dink cinayeti'nde bile olayın kendisi ve adalet isteminden çok, "Hepimiz Ermeniyiz" sözüne takıldık. Zaten hala "İyi biridir ama alevidir/kürttür/ermenidir/hristiyandır/atesittir" diye ötekileştirmekten kurtulamayan, iyiliğin bile misal "ermeni olmak"tan dolayı değerinin düştüğü bir yerde, Dink için adalet istemek de çölden orman yaratmak kadar gerçek dışı kalmakta, zira vicdanlarımız çölleşeli çok olmuş da haberimiz yokmuş.
Bizler yine bu blog'da Ediz'in yaptığı hareketleri tartışalım. Kerem'in yazısına gelen yirmiden fazla yorum gösteriyor ki ülkede hala ciddi bir kesim bu tarz olayları makul bir politik-sosyal düzeyde tartışabiliyor. Fakat problem şu ki, sizin idealleriniz gereği savunduğunuz bu tarz insanlar, gün gelip devran dönünce sizleri bütün sosyal ve ekonomik tahakkümleri ile karşısındakini kıskaca almakta, hatta linç etmekte beis görmüyorlar. İşin acısı da bu: Alev Alatlı'nın söylediği gibi bu ülkenin insanı mezalime tepki gösteremeyecek kadar zalim olabilir.*

* Alev Alatlı'nın İşkencesi kitabının arka kapağında da yer alan sözün tam olarak açılımı şudur:
"Türkiye'de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube'de tutukluyu polis memurundan ayıran kötü kontraplak kadar incedir. Mazlumla zalim her zaman yer değiştirebilirler. Çünkü bu ülkenin insanı "mezalim"e tepki göstermeyecek kadar zalim olabilir.

Devamı - Gerçeğin Çölüne Hoş-Gelmedik

17.01.2010

101 Pire



İzleyenler yakaladı mı bilmiyorum ama dün geceki maçta Messi ile ilgili bir enstantane epey ilgimi çekti. Sevillali oyuncu bir pozisyonda Messi yanından eserek geçerken onu önce bir omzundan yakaladı sonra diğer elini de beline geçirdi, tuttu çekti bırakmadı, yaklaşık 5 saniye boyunca herkesin gözü önünde çekiştirdi durdu. E her şerefli hakemin yapacağı gibi Delgado Ferreiro de duduğunu çaldı sarı kart faulu verdi sonunda. Peki Messi ne yaptı bütün bu süre zarfında? (Siz top oynarken arkadan tutulup çekilince sinirleniyor musunuz bilmiyorum ama ben çıldırıyorum) "Pire" de kızdı baya, kollarını savurdu, ilerlemeye çalışırken birşeyler bağırdı, ve düdüğü duymazcasına katman katman Sevilla defansına bir çalım daha bastı ve yoluna devam etti, bütün bu süre içinde de ne yönünü kaleden, ne de gözünü toptan ayırdı. Hakem duduruğunu çalmasa o daha gidiyordu ne güzel, ama faul de o kadar barizdi ve uzun sürdü ki... Buradan hakemlere ve rakip takım oyuncularına sesleniyorum: Ne olursunuz Messi'mizi gereksiz yere durdurmayın, ona sert girmeyin, pislik yapmayın, bırakın işini sağlıklı bir şekilde yapsin, yaparken de ağzımızı açık bıraksın. Tamam yeteneği ve hızı doğuştan belki ama çalışma azmi ve konsantrasyonu tüm insanlık için önemli bir örnek olmalı.

Hayatımı güzelleştiren bu insan için bir de şarkı yapmışlar, bu arada eskiden gol atınca daha çok sevinirmiş sanki, artık baya çool takılıyor arkadas. Belki dünya kupası finalinde gol atar da o zaman herkes hatırlar 22'lik ufak bir velet olduğunu. Barça'da 101 gol şerefine emmoğlu...


2004-05: 1 gol en Liga
2005-06: 6 goles en Liga, 1 en Copa y 1 en Champions
2006-07: 14 goles en Liga, 2 en Copa y 1 en Champions
2007-08: 10 goles en Liga y 6 en Champions
2008-09: 23 goles, 6 en Liga y 9 en Champions
2009-10: 14 goles en Liga, 1 en Copa, 2 en Champions, 2 en Supercopa de España
y 2 en el Mundialito de Clubes

Not: 101 golü içeren video da vardır kesin (ya da yakında çıkar) ama ben rastlayamadım, bulan olursa bir zahmet yorumlara koyabilir mi?
Devamı - 101 Pire

16.01.2010

Benitez Basiretsizliği


Benitez'e uygun çok sıfat aradım ama sanıyorum en uygun olanı "basiretsiz" olacaktır.Bunca zamandır Liverpool'un başında ve eminim ki kendisi de takımının bırakın bu seneyi,önümüzdeki 5yıl içinde dahi şampiyon olabileceğini düşünmüyordur.Benitez'in bu anlamda,şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratmadaki basiretsizliği gayet açıktır.Hangi transfer fiyaskosunu anlatsak?Aquillani en yenisi...İki sene boyunca Voronin'e şans vermemesi,onca para saçtığı Keane'yi sezonun ortasında Tottenham'a geri göndermesi...Daha önceki yıllarda Nunez,Josemi,Kromkamp gibi anlamsız isimlerle şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratabileceğini sanması...Henüz elinden çıkardığı başarısız Dossena transferi...Elindeki en kıymetli adamlardan biri olan Xabi'yi Barry uğruna gözden çıkaran,bunun sonunda Barry'yi de alamayan bir hoca.İngiltere'de yaklaşık 90 maç üst üste aynı 11'i oynatmamasıyla tarihe geçmişti.Bunca yıldır Ada'da,bırakın Moyes'i,Ferguson'u lige bu sene çıkan Birmingham'ın hocası McLeish'den bir şeyler öğrenebilmiş olsaydı,en azından istikrarlı bir takım kurmayı becerebilirdi.Benitez'in yaptıklarını ne taraftan değerlendirirsem değerlendireyim olmuyor...Dolayısıyla hakkında iyi bir şey söyleyebilmem zor.

Stoke karşısında,Britannia Stadium'a da ilgniç bir kadroyla çıktılar.Gerçi bu sefer haklı gerekçeleri vardı.Gerrard,Torres,Glen Johnson ve Benayoun sakattı.Babel'in Liverpool kariyerine artık bitti gözüyle bakabiliriz.Haliyle o da ilk 18'de yoktu.Böyle olunca sol kanatta Insua'nın önünde Aurelio'yu,sağ kanatta Carragher'in önünde Degen'i oynattı Rafa.Yani açık oyuncularının asıl mevkileri bek idi.Buna karşın,ileride sadece N'Gog'u düşünmüştü.Kuyt arkasında dolaşıyordu N'Gog'un.

Çömlekçiler(The Potteries) yine heyecanlıydı Britannia'da...Liverpool'dan puan alabileceklerinin farkındaydılar.Rafa bir yana,Pulis'de bildiğimiz Pulis'ti.Defans dörtlüsünün kanatları dahi stoperden bozma isimlerden oluşuyordu ve oyun anlayışı başta Delap'ın taçları olmak üzere,duran toplara dayalıydı.Delap oyunun ilk bölümlerinde sakatlanıp yerini Lawrence'ye bırakınca topu biraz daha yerde görebildik neyse ki.Oyunun son bölümlerine kadar ne Liverpool ne de Stoke organize bir atak geliştirebildi.Ancak yenik duruma düştükten sonra,özellikle son 10 dakikada Stoke'nin daha etkili olduğunu söyleyebilmek mümkün.Liverpool üst üste gelen kornerlere sonunda dayanamadı ve Stoke Huth'un dokunuşuyla eşitliği sağladı.Bu arada Liverpool'un golünün de duran toptan yine bir stoper tarafından kaydedildiğini belirtelim.Kygriakos bu sezon üçüncü kez ilk 11'de şans buluyordu ve bana Liverpool'un yeni Hyppia'sı olabileceği izlenimini verdi.Yedekte bekler,sonra bir gün topu ısrarla şişiren bir takıma karşı ona ihtiyacınız olur,onu koyarsınız ve tam verim elde edersiniz.1.93'lük Sidibe'ye neredeyse bir tane dahi kafa topu bırakmadı bugün.Stoke'nin oyun planını bozan belki de tek Liverpool'lu idi.Şöyle bir düşününce,Türkiye'nin Kygriakos'unun da Emre Aşık olduğu akıllara geliyor.Sizin ona güvendiğiniz hiç bir zaman sizin güveninizi boşa çıkarmaz ama sürekli kullanamazsınız tabii.

Pulis anti-futbol inadını Fuller'i oyuna alarak bırakmış oldu.Zaten Fuller'in oyuna girmesiyle iki takıma da hareket geldi.Ancak Gerrard ve Torres'siz bir Liverpool ne yazık ki rakipten bir fazla atma konusunda sürekli sorun yaşayacaktır.Maçın son saniyesinde Kuyt'un direkten dönen topu ise şansın da artık Rafa'nın yanında olmadığını belgeler gibiydi.Artık bazı şeyleri anlaması,kabul etmesi gerekir düye düşünüyorum.Yalnızca iyi bir ikinci adam olan Lucas'dan Xabi'nin yokluğunda yeni bir Xabi,Gerrard'ın yokluğunda yeni bir Gerrard yaratma çabası gibi beyhude uğraşlara son vermesi gibi...Yıllardır yanında oturttuğu Speraing,Darby,Pacheco,Ayala gibi genç yetenekleri yanında oturtmak için hazırlamadığı gerçeğini hatırlaması gibi...


Stoke City-Liverpool:1-1

Devamı - Benitez Basiretsizliği

15.01.2010

Jesus Saves

Birkaç t-shirt kreasyonu...





Aynı konsept buz hokeyi için de uygulanmış...


Bir de konuyla alakasız...

(Kaynaklar: crazydogtshirts.com, squidoo.com)
Devamı - Jesus Saves

14.01.2010

Lucas Neill ve Galatasaray??


Sezon başındaki yoğun transfer söylentileri sırasında, Lucas Neill'in Galatasaray'ın defanstaki oyuncu ihtiyacını ne kadar karşılayabileceği ve takıma nasıl bir hava getirebileceği ile ilgili bir yazı yazmıştım. (Link için tıklayın) Geçtiğimiz sezonlardan kalan hışımla Sabri’nin oyun zekasına biraz yüklenmişim. Bu sezon, takımın en iyilerinden biri olarak beni -birçoğumuzu olduğu gibi- utandırmaya devam ediyor.

Neill, kağıt üzerinde mükemmele yakın bir transfer. Ancak Meira hakkında da aynı şeyler düşünülüyordu. O yüzden biraz temkinli, hatta klasik Türk futbol seyircisi şüpheciliği ile yaklaşmak gerek.

Birçoğu şimdiden cevaplanması zor olsa da, aklıma gelen birkaç soru:

- Kendisi gibi savunmada liderliği eline almayı seven Servet ile karakter uyumu/uyumsuzluğu ne derece olur?
- Everton, sezon başında aldığı oyuncuyu, sadece 800bin Euro kazanabilmek için mi Galatasaray’a sattı; ki bu sezon bildiğim kadarıyla 11 maçta oynamış, yabana atılacak bir sayı değil? Belki İngiltere ligini takip eden Kieran bu konuda bizi aydınlatabilir.
- Eski yazıda bahsettiğim gibi Kewell, yeni ekürisininin varlığından ötürü performansını daha da yukarı taşıyabilecek mi? Hatta sözleşmesini uzatmak için bir neden olabilecek mi?
- Ön liberolar da dahil agresiflikten uzak GS defans kurgusunu Lugano misali sertleştirebilecek bir yapıda olmasına rağmen, topu oyuna sokmada sorun çeken savunmanın bu zaafını giderebilecek mi?

Bunun dışında takıma uyum sağlaması durumunda, taraftarla arasında özel bir bağ yaratabilecek tarzda bir oyuncu. Nitekim, Galatasaray seyircisi, 'cengaver' özellikleri bulunan oyuncuları her zaman sevmiştir (Bülent Korkmaz, Tomas, Servet, Batista...) Tabii, söylendiği gibi para sevdalısı bir yapısı yoksa; ve yıldızı barışmayan futbolcuları yerin dibine sokmaya meraklı medya ile arasını bozmazsa...
Devamı - Lucas Neill ve Galatasaray??

13.01.2010

İhaleyi Kim Alacak? Sizce Kim Alsın?


Adaylar: Digitürk, Doğan TV, NTV, TRT ve Türk Telekom



Devamı - İhaleyi Kim Alacak? Sizce Kim Alsın?

12.01.2010

Fenerli Orhan Pamuk'tan Futbol Hikayeleri-1


Orhan Pamuk Türkiye'nin Avrupa Birliğine girebileceğinin sebeplerinden biri olarak Fenerbahçe'nin yıllardır Avrupa Şampiyonalarında başarıyla mücadele etmesini göstermiş. Eminim 90larda ve 2000lerin başında Avrupa'yı tekelinde bulunduran Galatasaraylıların hoşuna gitmeyecektir. Hatta Nobelli yazarın Türkiye'deki 'popülarite'sini de göz önünde bulundurursak, 'hayran mektupları'nın bir kaç katına çıkması kaçınılmaz. Avrupa'da kim daha başarılı oluyor sidik yarışına hiç girmeden, Pamuk'un Fenerbahçe ve futbol üzerine 2008'de Spiegelle yaptığı bir söyleşiden ufak bir bolumu görmeyenler için aşşağıya ekliyorum. İngilizce'den çeviri benimdir.

SPIEGEL: Taraftar mısınız?

Pamuk: Çocukluğumda öyleydim. Evimizde o zamanlar yaşananlar, günümüzde fanatizm olarak değerlendirilebilir. Bir amcam Galatasaraylıydı öbürü Beşiktaşlı, babam ve ailenin bizim tarafı ise Fenerbahçe'yi tutuyordu.

SPIEGEL:Babanız sizi maça götürüyor muydu?

Pamuk: Even aslında bayaa sık. Ama hatırladığım önemli anlar goller değıldi. Aklımda en çok yer eden görüntü başlangıç vuruşundan önce Fenerbahçeli oyuncuların fırtına gibi sahaya koşarak girmeleriydi. Sarı formalarından ötürü onlara Kanaryalar denirdi. Onlar sanki kanaryalar gibi bir delikten çıkıp sahaya uçuşuyorlardı. Bunu çok seviyordum. Şiir gibiydi.

SPIEGEL:Neden Fenerbahçe?

Pamuk:Bu bir din gibi. 'Neden'i yok. Şu an hala Fenerbahçenin 1959 kadrosunu baştan sona şiir gibi sayarım. Tabi, kendimi babamla özdeşleştirmemle ilgili olabilir. Biz hep protokolün yanındaki bölgede otururduk, ordakiler aynı Bertolt Brecht oyunundan çıkmış gibiydi. Maç boyunca puro içerler (o zamanlar için büyük bir zenginlik göstergesi) ve Boğaz tarafından gelen esinti yüzünden puronun dumanı hep gözümü yaşartırdı. Maç boyunca oyunculara hakaret ederlerdi, sanki kendi 'geri kafalı' işçilerine hakaret ettikleri gibi. Bunu korkunç buluyordum.

SPIEGEL:Neden? Sonuçta futbol stadyumunda hep böyle olmaz mı?

Pamuk: Onlar hayalkırıklıkları yüzünden hakaret etmiyorlardı. Benim gibi kahramanlarına tapan biri değillerdi çünkü. Maç boyunca bazen işten bahsederlerdi, ve benim kahramanlarımı gücendirdiklerini düşünürdüm.

SPIEGEL: Futbol kahramanlarına nasıl tapardın?

Pamuk:Sakızdan çıkan kartları biriktirirdim, hatta şu anda onları eBay'de satmaya çalışıyorum. Her pazartesi gazetede Fenerbahçe hakkında çıkan yazıları kesip saklardım. Aslında bütün çocukluğum gol anında topun çizgiyi geçip ağlarla kucaklaştığı ve zavallı kalecinin çizgi üzerinde kalakaldığı fotoğraflara bakmakla geçti.
Devamı - Fenerli Orhan Pamuk'tan Futbol Hikayeleri-1

Birmingham Sempatisinin Antipatikleşme Serüveni


Birmingham sempatim almış başını gidiyordu...Ta ki, geçen pazara kadar.İsterseniz önce McLeish özelinde adım adım üst sıralara tırmanan bu sempatik takımın sempatik olma serüvenini inceleyelim.Ardından,"güzel futbolu",istikrarı,orta sıra takımlarının tek maçlık puan alma stratejilerini ve hatta McLeish'i dahi antipatik gösteren etmenlere bakalım.

Şiddetli havanın muhalifliği nedeniyle Ada'da çoğu maç ertelenmişti bu haftasonu.Özellikle alt klasmanlarda,çoğu sahanın kış koşullarına uygun olmaması sebebiyle maçlar oynanamıyordu.Ancak daha geçen sezon Championship'de mücadele eden Birmingham'ın stadı City of Birmingham'da,Birmingham Manchester United'ı ağırlıyordu.Maçın oynandığı sırada pek kar yağışı yoktu gerçi ama,Birmingham hala bir Championship takımı olsaydı öyle bir zeminde maç oynatılırmıydı pek emin değilim.Neyse,netice itibariyle zeminin top oynamaya hiç de müsait olmadığı bir ortamda tamamlandı maç ve Birmingham 1 puan almasını bildi.

Elverişsiz zeminin dışında,beni Birmingham'dan soğutan ise kulübün yeni sahipleri Yeung Ka Shing ve ikinci başkan konumunda ki Sammy Yu'yu mavi-beyaz kaşkollarıyla tribünde görmekti.Kulübün yeni sahipleri Hon Kong'lu.Şu ana kadar takıma pek önem verdikleri söylenemez.Zira,EPL'ye çıktıkları Haziran ayından beri transfer politikaları Championship'in kalburüstü oyuncuları ve Premier League'de isim edebilmiş veteran yıldızlar ile sınırlıydı.Fakat bu politikanın Ocak ayından itibaren tamamen değişebileceğini söyleyebiliriz.Tabii bunda,kulübün Hong Kong'lu sahiplerinin dahi beklemediği başarının payı büyük oldu.Birmingham yanılmıyorsam 7 Ekim 2009'dan beri yenilmiyor ve McLeish kurduğu takımla Ada gündemine oturmuş durumda.İşler böyle olunca,Hong Kong'luların ellerini ceplerine atmaları için takımın Premier Leauge'de kalıcı olmasını beklemelerine gerek kalmadı.Zira takım ligdeki ilk üç ayından sonra rahatlıkla orta sıraları zorlayabileceğini göstermişti.Şimdi önümüzde Ocak ayı boyunca sürecek olan transfer sezonu var.Hong Kong'lularınsa bunun için ayırdıklarını taahüt ettikleri 45 milyon euro...

Ben,McLeish'in asıl efsaneyi Bowyer-Ferguson orta sahası,Jerome-Benitez(bu kadar da iyimser olmayalım Benitez'in yerine bir transfer gerekebilir ya da Garry O'Connor olsun orada) hücum hattı ve o etten duvar felsefeli Carr-Johnson-Dann-Ridgewell defans dörtlüsüyle gerçekleştirebileceğine inanıyorum.Yoksa McLeish oluşacak yeni kadrosuyla da en fazla ilk dördü zorlayabilecektir.Aynı O'Neill'in Villa'sı,Hodgson'un Fulham'ı gibi Birmingham da ellerini büyüklerin yakasından bir an olsun ayırmayan ayrı birer futbol ekolü olmalıydı.Ne yazık ki,Uzak Asya'lılar başarının ve paranın kokusunu almış durumdalar.Kurtuluşu yok Birmingham da yeni bir City olma yolunda gidiyor.Dileğimiz bir mucizeyle McLeish'in içinde bulunduğu duruma rapmen mevcut kadrosuyla yoluna devam etmesidir.

Not:Pek emin olmamakla birlikte Steve McManaman'ı da Uzak Asyalıların yanında görmüş olduğumu sanıyorum.McManaman'ın Yeung Grandtop International Holding'de görev aldığını biliyorum ama Birmingham'la organik bağı hakkında kesin bir fikrim yok.

Devamı - Birmingham Sempatisinin Antipatikleşme Serüveni

11.01.2010

Mesele Demirören'i Seçtirmemek mi?


Ocak ayı geldi, artık safları belirlemenin zamanı. Birkaç haftaya kadar kongrede oy kullanacağım ve Beşiktaş A.Ş.'nin yeni yönetim kurulunun seçilmesinde bir oyluk da olsa bir etkim olacak. Pek çok renktaş ve klüp üyesi tanıdığım için ortada verilecek bir karar yok, slogan belli "Let's kick Demirören out of football!". Slogan zekice bir şekilde meşhur bir slogandan apartılmış fakat, temelde şu soru hala zihnimde dalgalanıyor: niçin oy vereceğim, Demiröreni seçtirmemek için mi, yoksa inandığım birini başkan yapmak için mi?

İşin aslı, Beşiktaş'ın şu an ertelenmiş bir fetret devrini yaşaması. On yıllarca süren Seba dönemi, içinde benim de bulunduğum pek çok Beşiktaşlı için sabit ama istikrarlı bir dönemi temsil ediyor. Klübün Seba öncesinde özellikle 79-82 arasında yaşadığı derin mali ve yönetimsel krizler düşünüldüğünde Seba dönemi ve getirdiği başarılar klübü tarihinin altın çağına taşıdı. Fakat bu "altın çağın" uzaması beraberinde sonraki dönemlere ertelenmiş sorunların sayısının artmasına, çaplarının büyümesine sebep oldu. Seba görevi bırakınca, yerine gelen yönetim de dünya futbolunda ciddi tartışmalarla geçen süreçte alınan kararları bir çırpıda almaya başladı. Özellikle şirketleşme süreci, herhangi bir tartışma yaratılmadan hemen kabul edildi. İngiltere başta olmak üzere diğer ülkelerde son derece sancılı geçen bu duruma, Türkiye'de çok hızlı ve sancısız geçildi. "Sancısız" geçilen bu süreç de ilerleyen dönemde kendi problemlerini doğurdu.

Demirören devri aslında klübün yaşadığı kimliksel bunalımın en açık kanıtıdır. Beşiktaş, semt takımından hallice, mazbut ama başarılı, ailenin renksiz kokusuz fakat çalışkan, azimli üyesi iken, artık başarı için şık giyinmenin, pahalı yaşamanın gerektiği bir dünyaya zorla da olsa adımını attı. Serdar Bilgili, Bernard Shaw'ın kitabındaki karakter gibi*, bu potansiyeli olan gençten, salona girince gözleri kamaştıracak bir beyefendi yaratmak istedi, kısmen başarılı da oldu fakat klübün ve ülkenin şartları düşünüldüğünde ortaya çıkan genç bütün göz alıcılığına rağmen, geldiği çevreden kopmuş, lükse alışmış, yeteneklerinden çok tüketmenin erdemlerine biat etmiş bir hale büründü.

İşte tam bu noktada, klübün üyelerinin yapması gereken seçim kişilerden çok geleceği belirleyecek politikalar üzerine olmalıdır. Meseleyi Fenerbahçe ile şampiyonluk yarıştırmaktan, Galatasaray ile Avrupa'da mücadele etmekten öte bir noktaya taşıyıp, aslında şu temel sorunla yüzleşmek gerekiyor: büyüklerin iyice büyüdüğü, küçüklerin ise yokolmamak için kabuklarına çekildiği bu dönemde, ligine göre büyük, kıtasına göre küçük klüplerin sürdürülebilir bir büyüme için ne yapması lazım? Şüphesiz bu sorunun cevabı ne Mehmet Topuz transferinde, ne de Fulya projesinde saklı. Ve ne yazık ki, iki aday da bu sorunla yüzleşmekten o kadar uzaklar ki...

O yüzden sormadan edemiyorum; yeni gelecek yöneticiler şunları yapmayacaklarının garantisini verebilir mi?

* Klüp darboğaza girdiğinde kendi ceplerinden klübe para vermeyeceklerinin,

* Basının, taraftarın ve piyasa şartlarının gazlamasıyla ederi ödediklerinin üçte biri bile etmeyecek futbolculara sırf namımız yürüsün diye para saçmayacaklarının,

* Asla çalışmayacakları isimlerden zorda kalınca medet ummayacaklarının

* Klübün ekonomik sürdürülebilirliğinin günlük başarıdan daha önemli olduğunu yürekle ve açıklıkla savunacaklarının

* "Yıldız alan değil yetiştiren olmalıyız" sözünden seçildiklerinin ertesindeki ilk transfer sezonunda vazgeçmeyeceklerinin,

* Amatör branşların en az profesyoneller kadar önemli olduğunu, gerekirse futbol gibi karlı alanlardan buralara ciddi paralar yatırılacağının,

* Klübün asıl sahibinin kendileri değil, hissedarlar ve taraftarlar olduğunu unutmayacaklarının,

* Sırf 3. büyüğüz diye, her alanda Fener-Cimbom ne yaparsa eldeki imkanlara bakılmaksızın aynısını yapmaktan vazgeçileceğinin,

* Sırf kota doldurmak için 8 vasat yabancı alıp, satamayınca da eldeki kadroyu şişirmek yerine, az ama kaliteli yabancı oyuncularla yola devam edileceğinin,

* Beşiktaş'ı bilen ve uluslararası ilişkileri güçlü olan takım ile yönetim arasındaki boşluğu kapatacak ve "kalıcı" olacak bir futbol yönetim mekanizmasının bir daha bertaraf edilemeyecek şekilde kurulmasının,

* Yönetim ve başkanlık anlayışının tek adamlık değil, çoğulculuk üzerine olacağının,

* Taraftar gruplarına bedava bilet dağıtmak yerine, özürlüler, çocuklar ve kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayacak şekilde maç günleri mabedimizin toplumun bütün kesimlerine açılacağının garantisini vermeden açıkçası Yıldırım gitmiş, Murat Aksu gelmiş farketmez. Sonuçta, Anglo-Saksonların dediği durum her iklimde ve her kültürde geçerlidir:

"Power corrupts, absolute power corrupts absolutely"

Biz de demiyor muyuz, "Balık baştan kokar diye"?

Herkese iyi seçimler ve yeni bir Beşiktaş umarım bu badirelerden sapasağlam çıkar.
Devamı - Mesele Demirören'i Seçtirmemek mi?

Futbol Dünyasında Kadına Şiddet Günü


İki haber de Radikal'den. Aktörlerden biri Trabzonsporlu Umut Bulut, diğeri ise Ultra Arslanlar Grubu üyesi Aydoğdu Şener. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi kadınlar şiddet ve tacizle iç içe yaşıyor: Mesela "ABD’de her 15 saniyede bir kadın, genellikle kocası/partneri tarafından, dövülmekte..." Genel resme baktığımızda dünyada "her üç kadından en az biri, veya yaklaşık bir milyar kadın hayatlarının bir noktasında dayak yemiş, zorla seks yapmaya zorlanmış ya da farklı bir biçimde tacize uğramış. Bunu yapan genellikle kendi ailesinden veya tanıdığı biri" (E, L Heise, M Ellsberg, M Gottemoeller, 1999). Fakat bütün bunlar bir yana yol ortasında bir kadına dayak atmanın gururunu sadece Türkiye'de yaşayabilirsiniz...

"Habertürk Muhabiri Sedef Şenkal Demir, trafikte yol verme yüzünden çıkan tartışmada Aydoğdu Şener adlı trafik magandasının saldırısına uğradı. Ultra Arslanlar Grubu'nun üyesi olan Şener, Demir'i birlikte saçlarından tutup otomobilinden çıkarttıktan sonra sevgilisiyle birlikte tekme tokat dövdü."

"Trabzonsporlu futbolcu Umut Bulut'un eşi Esma Bulut, kocasının kendisini dövdüğü, boğazını sıktığı ve saçından tutarak sürüklediği iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu."

Kaynak: Uluslararası Af Örgütü

Devamı - Futbol Dünyasında Kadına Şiddet Günü