Mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.05.2010

Şükrü'nün Lazio'sundan Irriducibili'ye: Roma'nın Çöküşü

SS Lazio bu sene dip yapar gibi oldu ya, sağolsun bizim çok duyarlı futbolseverlerin bir kısmı hemen bayram yapmaya başladılar. "Niye?" diye sorduğumuzda ezberci eğitim sisteminin teşekkür belgesi gibi cevaplar hazır hepsinde: "Irkçılar yeaaaa, Ultras, Curva Nord, Pis Kaka!". Doğrudur, Lazio'nun aşırı sağa meyletmiş, Duce'yi hala önder belleyen bir "ultras" grubu var, tıpkı bütün İtalyan takımlarının "ultras" taraftar grupları olduğu gibi. Bu taraftar grubunun Irkçı oldukları da doğru, ama yine de insan sormadan edemiyor: bir camiayı bir taraftar grubu ırkçı diye, toptan yaftalayıp kümeye göndermek de flama ırkçılığı değil mi?

Lazio ülkemizde en fazla haksızlığa uğramış takımlardan biridir. Aslında simetrikleri Livorno'dan çok da farkları yok: biri Duce diyor, diğeri de Che. Yolun iki farklı yarısında yer alsalar da, ortak metodu uygulayan yani amaçları için şiddeti yücelten iki ikon lider. Fakat ilginçtir, Livorno bu ülkede ne kadar yüceltilirse, Lazio da o kadar aşağılanır. Tu-kaka addedilen Lazio yaşadığı bütün krizlere rağmen, hala Calcio denilince akla ilk gelen takımlar arasındadır, dünyanın her yerinde de tanınır. Bu tanınırlık çoğu zaman futbolu ve oynattığı ünlü futbolcular sayesinde olmuştur. 90larda İtalya'da yaşanan bollukta, Lazio dönem dönem dünyanın en iyi futbolcularına sahip olmuş bu sayede benim gibi pek çok yabancı tarafından tanınmış ve sevilmiştir. Fakat ne olduysa, 2000 yılından sonra oldu: kötü yönetim, harcanan paralara karşılık olarak gelmeyen başarılar, üstüne şike söylentileri eklenince Lazio uzun süren bir çöküş yaşadı. Aynı dönemde, ezeli rakipleri Roma ise Totti ve Capello önderliğinde ikinci altın çağına girince, kentteki dengeler bir anda değişiverdi. Zaten, Roma kenti ağırlıklı olarak A.S. Roma'yı tutan bir kent, buna bir de Lazio'nun sportif ve ekonomik çöküşü eklenince kentin en zengin kulubü bir anda yıldızları sökülmüş ve bir avuç fanatik taraftarı ile başbaşa kalmış bir halde buldu kendini.

Lazio'nun başına gelenler, çöküşe geçen her camianın başına gelecek şeyler. Başarı ve para kaynakları kuruyunca, takımı destekleyen taraftarlar da yavaş yavaş camiadan kopmaya başlarlar. Geriye hep, sayısı az ama  son derece fanatik taraftar grupları kalır. Bu taraftar grupları da çoğu zaman mavi yakalı ya da işsiz sınıftan çıkan ve kentin politik aurası nereye meylediyorsa o görüşün partizanlığını da yapan 20-35 yaş arası kızgın erkeklerden oluşur. Bu olay ne Lazio'ya özgüdür, ne de sadece İtalyan futbolunun gerçeğidir. Mesele bakılan perspektif noktası ile ilgilidir: Lazio'ya ırkçı takım yakıştırması yapılıp, ırkçılığı resmi politikası haline getiren Bask klüpleri ayakta alkışlanıyorsa o zaman problem Lazio'da değil bakanın gözlerinde ve dünya görüşündedir.

Benzer bir durum şu an Livorno'nun başına gelseydi eminim bizim sportmen medyanın bir bölümü, çoktan ağıtlar döküp ve kötü şiirler kaleme almışlardı. Fakat uçurumun kenarında olan karşı kamptan olunca, derin bir sessizlik ile bekleniyor felaket...

Halbuki Livorno da, Lazio da futbol işine renk katan takımlar. İkisini birden sevmek çok mu bizim gibi futbol dilencilerine? En azından zamanında formasını giymiş Şükrü Gülesin aşkına, ona kalplerinde yer açan ve yıllar geçse de unutmayan Lazio'lu taraftarların hatrına, bu takım sevilmez mi? 

Blog'un ilk yazılarından biri olan ve Şükrü Gülesin'e ait olan şu kısa hikayeyi anlatan yazı ile bitirelim:

Şükrü Gülesin ile ilgili bildiğim en güzel anı ise bize bir zamanlar futbolun ne olduğunu çok iyi anlatıyor. (Hikaye Yiğiter Uluğ'un Haticeye Mektuplar Kitabından alınmıştır.)

1974 dünya kupası finalini izlemek için Almanya Münih'e gelen ekipten Şükrü Gülesin, maç sonrası acıkan karnını doyurmak için kafileyi peşinden yolda gördükleri bir İtalyan lokantasına sürükler. Spagettileri söylenirken, Gülesin 15-16 yaşlarındaki garson çocuğa italyanca sorar:

"Hangi takımı tutuyorsun"
"Lazio."
"Sukru Gulesin'i tanıyor musun?"
"Hayır."
"Baban da lazio'lu mu?"
"Evet"
"Ne yapıyor şimdi?"
"İçerde, mutfakta."
"Git, babana "Sukru Gulesin geldi seni görmek istiyor" de."

Çocuk biraz şaşkın, biraz da zorlama şekilde içeri gidiyor.
O içeri giderken biz de geçmişe dönelim,
Şükrü Gülesin'in İtalya'da fırtına gibi estiği yıllar. Palermo'daki başarısından sonra daha büyük bir ekibe, Lazio'ya transfer olur Gulesin. Orada da gollerine devam eder. İlginçtir, her mac sonrası evinin kapısına asılı bir istakoz buluyor. Ne kendisi ne de eşi iskatozları bırakan şahsı görmüyorlar. Hatta bir kaç kere sabahlayıp kapının başında meçhul yabancının gelmesini beklerler fakat yabancı ikisine rağmen yine her pazar akşamı kapılarına semiz istakozları bırakmaya devam eder.

Restorana dönelim yine,
Çocuğun mutfağa şaşkın ve biraz da isteksizce yönelmesinden hemen sonra, içerden Şükrü Gülesin'in yaşlarında bir adam heyecanla çıkıverir. Islak ellerini önlüğüne siler ve italyanlara özgü o abartılı ama samimi micazıyla "Sukru, Sukru, inananmıyorum buna. Bir mucize olmalı" diyerek gider sarılır eski laziolu futbolcuya. Gulesin biraz da bu ilginin saskınlıgında sorar adama:
"Demek beni hatırladın?"
"Nasıl hatırlamam? Sen benim en sevdiğim futbolcuydun." der ve sonra biraz da mahcup bir tonda devam eder. "Peki sen istakozları hatırladın mı? Hani pazar geceleri kapında bulduğun istakozları."
"Evet..."
"İşte o istakozları getiren bendim. Balık halinde çalışıyordum o zamanlar."

.......

Fotoğraf: Şükrü Gülesin, Lazio formasıyla. Wikipedia İtalyanca Şükrü Gülesin maddesinden alınmıştır 
Devamı - Şükrü'nün Lazio'sundan Irriducibili'ye: Roma'nın Çöküşü

28.04.2010

O Anlar... / Lisandro Lopez


Portolu Lisandro Lopez, Portekiz Kupası'nda Sporting'e attığı golün sevincini yaşarken....

Fotoğraf: J.M. Riberio, Reuters, 2008
Devamı - O Anlar... / Lisandro Lopez

26.04.2010

Futbolun Not Defteri - 02 - A. Samoa 0 - Avustralya 31

İşte maçın golleri: (Hepsi değil tabii ki)



Bu maç sonunda,
Avustralya daha birkaç gün önce 22-0'lık galibiyetle kırdığı rekoru yenilemiş oldu.
Archie Thompson 13 gol atarak, bir milli maçta en çok gol atan oyuncu ünvanını aldı. Thompson'un kariyerinde millli formayla 23 golü bulunuyor.

Gol sonucu yanlışlıkla 32-0 olarak yazılmıştı, Samoa federasyonunun itirazları ile düzeltilmiş.
Devamı - Futbolun Not Defteri - 02 - A. Samoa 0 - Avustralya 31

20.04.2010

Futbolun Not Defteri - 01 - The Lisbon Lions



25 Mayıs 1967'de Lizbon'da oynanan finalde, Glasgow Celtic rakibi Internazionale'yi 2-1 yenerek Şampiyon Klüpler kupasını kazandı. Celtic bu başarısı ile, Avrupa kupası kazanan ilk İskoç ve ilk Britanya takımı oldu. Dönemin devi ve katenaççio ustası Helenio Herrera'nın yönetiminde yenilmez bir armadaya dönüşen Inter takımı adı üstünde teknik direktöründen oyuncularına kadar kozmopolit bir takımdı. Buna karşılık Jock Stein'ın takımının tamamı aynı mahalleden gelen gençlerden oluşuyordu ve hepsi Celtic Park'ın etrafında büyüyüp, futbolu öğrenmişlerdi. Bu zaferin anısına, kupayı Britanya kıyılarına getiren takıma "Lizbon Aslanları" lakabı verildi ve bugün bile o zamanlar doğmamış olan Celtic taraftarları Lisbon Aslanları'nın tamamını ezbere söyleyebilir. 


Tarihi başarılarına rağmen, Celtic'in taraftar tüm zamanlar 11'ine Lisbon aslanlarının forvetleri yerine daha sonra gelen iki efsane isim, Kenny Dalglish ve Henrik Larsson girmiştir. 

Lizbon bozgunu ise Inter'in en büyük hocası olarak anılan Helenio Herrera'nın kariyerindeki en önemli mağlubiyettir. 


Devamı - Futbolun Not Defteri - 01 - The Lisbon Lions

13.04.2010

Halen Kurtarılabilecek Birkaç Çuval İncir Var (Galatasaray - Leeds Utd Retrospektif & Outrospektif)


10 sene önce yaklaşık bugünler... Leeds United’ın 2 taraftarının (Chris Loftus ve Kevin Speight) yaptığı münferit provokasyonlar ile ilk adımı atılan bir olay, daha sonra çığ gibi büyüyen, camiaları, hatta halkları karşı karşıya getiren ithamlarla sonuçlanan yansımalar...


Olaydan 2 gün sonraki Galatasaray-Leeds United maçında, her hafta olduğu gibi, Kapalı tribünün Eski Açık tarafındaki, deplasman seyircisine yakın bölgesindeki yerimi almıştım. Galatasaray tarafında kafalar sadece maçtaydı, takım inanılmaz bir ivme ile daha önce gelinmemiş bir noktadaydı. Rakip de o sezonlarda Avrupa’nın takım oyununu en iyi oynayan kulüplerindendi. Buna rağmen maç öncesi Leeds tarafında matem havası vardı, siyah bayraklar, başları öne eğik seyirciler... Takımlarını desteklemek için İstanbul’a gelmişlerdi, daha sonrası ise bilindik hikaye. Maç öncesinde şaşırmıştım, hangi merciin kararıydı hatırlamıyorum, ancak saygı duruşu yapılmayacaktı. Beklentim, herkesin gözü önündeki olayı örtbas etmek değil; orada olacağı öngörülen, ama talihsiz bir olay sonucunda orada olamayan 2 taraftar için, sanki maç için İstanbul’a gelip bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş gibi, kısa süreli bir saygı duruşunda bulunmaktı. İngilizler, bunu protesto amaçlı arkalarını döndüler ve bir süre maçı öyle takip ettiler.

Eski Açık'taki Leeds taraftarlarının protestosu

Son derece saf bir beklentiydi aslında benimkisi, o günkü maçla direkt ilgisi olan 2 kişi hayatını kaybetmişti. Hatta, Türk Lirası’nı yakıp bayrağı çeşitli yerlerine sürdüğü söylenen bu 2 yabancı için saygımı kaybetmiş bile olsam, kaybedilmiş 2 hayat ve arkasında kalan yüzlerce tanıdık/arkadaş/renkdaş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yapılması gereken arkada kalanlara empati göstermeye çalışmaktı belki de, medyamızda ‘Two size’ manşeti atanların varlığına rağmen.

Bıçaklama olaylarına karışanlara verilen cezalar şu şekildeydi: Ali Ümit Demir - 15 yıl hapis cezası (ağır provokasyondan ötürü 5 yıla indirildi) ve diğer 4 kişiye 4'er ay hapis. Zanlıların aileleri, kaba İngilizler'in davranışlarından ötürü kavganın parçası olan aile fertlerinin yaptıklarına destek çıktılar.

En yüksek cezayı alan şahıs Ali Ümit Demir

Olay üzerinden 10 sene geçti, bu olayı yaşamış olan Leeds United taraftarı, Elland Road önünde olayların 10. yıldönümünde saygı duruşunda bulunmuşlar. Başkan Bates ve Parlamento Üyesi Fabian Hamilton da hazır bulunmuş, ve bir konuşma yapmışlar. Hamilton’un konuşması, 10 sene önce gerçekleşen bu olayın faillerin hakettiği cezayı alması gerektiğini söyleyerek başlıyor, haklıdır. Ancak ayrıntılı bakacak olursanız, tartışma konunun kapsamını aşmış durumda. (Haber için) Fabian Hamilton’un açıklamalarına göre olması gereken, bu olayın faillerinin bulunmamasının, Türkiye’nin AB yolundaki engellerden biri görülmesi. Bir olayın üzerinden hukuk sisteminin kalitesi ve başarılı işleyip işlemediğine tümevarım ile ulaşabilirsiniz, o da doğru olabilir. Ancak burada konudan saptığı an, Türkiye’nin AB adaylığını bir koz olarak kullanması. Hamilton’ın, Türkiye’nin AB adaylık sürecinin doğruluğu hakkında her gün kafasını yorduğunu ve keşke Türkiye’nin hukuksal sorunları keşke bir çözülse de ben de kafamı yastığa rahatça koyabilsem dediğini sanmıyorum. Yapmaya çalıştığı, hem aba altından sopa göstermek, hem de kendi önyargılı tutumunu topluma yayabilmek için önüne açılan ortaya vole vurmaya çalışmak. Sonuç olarak, Hamilton’un yaklaşımı, ‘insanların desteğine sahip olmak için her yol mübahtır’ fikrini benimseyen ucuz, popülist lokal siyasetçi politikası.

Galatasaray tarafından ise hala geç olmadığını, özellikle böyle bir dönemde atılacak bir adımın çok büyük değerinin olacağını tahmin ediyorum. Belki yaralar tamamen sarılamayacak, ancak Leeds tarafından turun kaybedilmesinden daha önemli olarak hatırlanan bu olayın, en azından toplumlar arasını daha da açmasını engelleyecek, ve bundan sonraki muhtemel Türk-İngiliz takımlarının eşleşmesinde tansiyonu düşürecek bir girişim olacaktır.

Kulübü bağlayan bir olay olduğunu düşünmesem de, bir başsağlığı yazısı beklerdim Galatasaray kulübünden, bir özür yazısı değil, sadece zeytin dalı uzatma amaçlı, yaşamını kaybedenler kadar, onlar için arkalarından ağlayanlar için. Diğer tarafta, Leeds United başkanının sağduyulu bir konuşma yapmasını isterdim, kendi taraftarının hala burnundan soluyan halini yumuşatabilmek için. Nefreti kişilerden, kulüplerden daha da yüksek seviyeye, tüzel kişilikler üzerinden halkların arasında daha da aşılamamalarını beklerdim.


Olayın bir boyutu daha var... O günden sonra, Galatasaray kulübü (olay anıyla direkt ilgisi olmasa bile) ile Türkiye’nin adı maalesef ki lekelenmiştir. İngiliz basınının ve halkının diline düşmeyegörün, belki de dili en iyi kullanan, manipülatif yetenekleri en gelişmiş halktır dünya üzerinde. Futbolla yakından ilgilenen birçok kişinin izlediği ‘The Football Factory’deki Galatasaray taraftarı, Türk futbolu ile ilgili kısımdaki antagonist olmuştur, ki Galatasaray-Leeds maçına göndermeler yaparak maç öncesi filmi izleyenleri yönlendirmede son derece başarılıdır.

Bir elçi???

Bugün birkaç İngiliz taraftar forumuna girdim (en dikkat çekicisi West Ham forumu olmak üzere), ve yazıyı bu sayfalardan birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum, kişilerin düşüncesi ne olursa olsun, münferit bir olaya kişilerin ne kadar farklı yaklaşımlarının varolduğunun anlaşılabilmesi açısından... Birçoğu, bizim forumlarımızı çağrıştıran, bazıları soğukkanlılığı koruyan, bazıları paranoyayı ve nefreti ön plana çıkaran, bazıları ise gereğinden saf cümleler.


“Sorry if that is harsh, but If i want to remember the dead I think I can think of people far more deserving of my time.”
(Biraz sert olabilir, üzgünüm, ancak ölmüş birilerini hatırlayacaksam, üzerinde zamanımı harcamaya daha çok değecek kişilerin ölümünü anarım.)


“If 2 Millwall fans had been on Green Street pissed up ripping into west ham and covered in colours before we played teh Pikeys, would you be saying RIP if they got killed and never going to West Ham again?”
(2 Millwall taraftarı Green Street’te tüm agresifliğiyle, kendi renkleriyle bezenmiş şekilde West Ham derbisi once buraya doğru gelse, ve birileri onları bıçaklamış olsa, ‘huzur içinde yatın’ diyebilir miydiniz?)


“It was a Muslim country. They must have done something extremely serious in order for the locals to stray from their peace loving tendencies.”
(Müslüman bir ülke orası. Bizimkilerin inanılmaz ciddi birşey yapmış olması gerek ki, oranın halkını barışçıl yapılarından uzaklaştırmış olsunlar.)


“DONT BE NAIVE MATE..they hate us..end of. any excuse..thats why if west ham ever get in europe again..1st rule is stick together..no matter what...thugs or not..if you stick together you will be alright”

(Saf olma dostum. Onlar bizden nefret ediyor. Bu yüzden West Ham bir gün tekrar Avrupa’ya giderse, ilk kural birbirinden ayrılmamaktır, ne olursa olsun, hırsız ya da değil. Birbirinize bağlı kalırsanız başınıza birşey gelmez)


“I doubt very much the Leeds fans were 'doing nothing.”

(Leeds taraftarının ‘hiçbirşey yapmadığı’ndan emin değilim.)


“I stopped eating kebabs in the wake of this.”

(Bu olaydan sonra kebap yemeyi bıraktım.)


“Not only are you defending the Turks stabbing English fans, you're slagging off fellow West Ham as well.”
(Sadece İngilizler’i bıçaklayan Türkler’i savunmuyorsunuz, West Ham taraftarlarını da aşağılamış oluyorsunuz.” )


“I see they don't mind us when we are shipping millions of pounds over for their earthquakes.”

(Biz onların depremleri için milyonlarca Pound’u onlara yollarken onların bizi hiç takmadığını farkettim.)

“Speak truth, if you went to Turkey and you were falling and you were saved from your death by a Turkish man, would you be so critical of Turkish people?”
(Doğruyu söyle, Türkiye’ye gitseydin, düşerken bir Türk sana yardım edip seni ölümden kurtarsaydı, Türkler hakkında bu kadar tenkitçi olabilir miydin?)


“I hate the Norwich scum, but I'd never kill anyone. Modern society sucks and this is proof why.”
(Norwich pisliğinden nefret ediyorum, ama hiçbir şekilde kimseyi öldürmem. Modern toplum aşağılık bir halde ve bu olay da bunun kanıtıdır.)

Ve yazıyı şu diyalogla sonlandırmanın en uygunu olacağına inanıyorum…

"- I cannot believe you're defending the actions of the Turks.
- I cannot believe you cannot understand English. I not defending the Turks, I'm saying they are scum as was the West Ham that stabbed the Wall fan. You seem to think that our fans stabbing people is ok.
"
(- Türkler’in bu davranışlarını savunduğuna inanamıyorum.

- Ben de senin İngilizce anlamadığına inanamıyorum. Türkler’i savunmuyorum, onu yapanın Milwall taraftarını bıçaklayan West Ham taraftarı kadar değersiz olduğunu söylüyorum. Sana gore bizim taraftarımızın başkalarını bıçaklaması normal.)
Devamı - Halen Kurtarılabilecek Birkaç Çuval İncir Var (Galatasaray - Leeds Utd Retrospektif & Outrospektif)

12.04.2010

Adamı Vezir Edenler / Adamı Rezil Edenler

Andriy Shevchenko'nun yolu bu ikisi ile karşılaşmasaydı acaba nasıl olurdu?





Birincisi onu vezir eden kişi, değil Ukrayna'nın dünyanın en önemli futbol dehalarından, kimilerine göre total futbolun gizli mucidi Valeriy Lobanovskyi. Kendisinin uzun kariyerinin biz sönmekte olan son dönemini gördük. Bu dönemde bile, çökmüş bir Sovyet Futbolunun ardından Dinamo Kiev'i çıkardı, onu Şampiyonlar Ligi'nde yarı finale kadar taşıdı. Dünya futboluna da Rebrov ve Shevchenko gibi iki yıldız kazandırıp, ebediyete intikal etti.





İkincisi ise onu rezil eden, Kristen Pazik. Dünyanın açık ara en iyi forvetinden, şişman, hantal ve beceriksiz bir orta-sınıf golcüye döndüren kadın. İtalya'da kalsaydı, Del Piero'nun başardığını Milan'da başaracaktı. Fakat sevgilisinin isteklerine boyun eğen Andriy, Londra'yı tercih etti. Sonrası malum...

Ha, bu arada söylemem gerekir mi bilmem ama Pazik'in kariyeri de sevgilisinin aksine yükselişe geçmiş bu ilişkiden sonra. Armani'nin yalancısıyım valla...
Devamı - Adamı Vezir Edenler / Adamı Rezil Edenler

Baggio-Del Piero: Nasıl Efsane Olunur?

Juventus bu cuma, İnter ile karşılaşıyor. Blog'un Milano şubesi Eren'i bir heyecan sarmış durumda; futbolu bırakmadan Del Piero'yu canlı seyredebilecek. Heyecanını anlayabiliyorum, bizim kuşak için Del Piero gerçekten de fenomen oyunculardan biriydi. İlk tanışmamız hiç de iyi olmamış aslında, kendisi bize "Roberto Baggio'yu kesen adam" olarak lanse edilmişti. Futbol cahili birinin sözü olduğunu sonradan anladık çünkü Roberto Baggio'yu keseni Roma Tanrıları çarpar! Aslında meselenin arkasında geçmişte oynanan bir maç vardı. Fiorentina'da yıldızı parlayan Baggio'ya Juventus talip olur, Baggio kardeşimiz aklı Floransa'da kalarak Torino'nun yolunu tutar. Bir sonraki sezon, Juventus ile Fiorentina karşılaşır ve Baggio'nun forması artık Kappa'dır. Kazanılan bir penaltıyı kullanmayı reddeden Baggio, taraftardan tepki alır, yerine geçen oyuncu penaltıyı kaçırınca da bu tepki katmerlenir ve kine dönüşür. Baggio asla Juve taraftarı tarafından benimsenmez, fakat dönem aynı zamanda bir başka dev Milan'ın şaha kalktığı yıllardır, onun efsanevi kadrosu ile başa çıkmak için Juventus'un İtalya'daki en iyi oyuncuları toplaması şarttır. En iyi dendiğinde de akla ilk önce Baggio gelmektedir. Juve taraftarı o yüzden ona sabreder, ta ki Padova'nın altyapısından gelen genç bir adam çıkıp gelene kadar... 

Del Piero aslında Baggio'yu kesmemiştir, Baggio'nun ilk sezonda bitecekken fazlasıyla uzamış Juventus macerasını sonlandırmak için bahane olmuştur. Hem de ne bahane! Milan'a giden Baggio daha beter bir hata yaptığının farkına varmış ve kariyerinin son zamanlarını Brescia gibi vasat altı bir takımda geçirerek (Hagi de benzer bir hatayı yaptı ama Brescia'dan erken kurtuldu) futbola buruk şekilde veda etmiştir. Bu süreçte, yaşayabileceği en büyük başarı olan 94 Dünya Kupası'nda olanlar ise sanırım tekrar anlatmama gerek yok. 


Hikayenin Baggio kısmı kötü biterken, Del Piero ile şahlanan Juventus İtalya'da ve Avrupa'da üst üste kupalar kazandı, finaller oynadı, altın dönemini yaşadı. Derken, şike skandalı ve küme düşme, büyük kaptanı kariyerinin sonuna doğru önemli bir seçim yapmaya itti. İtalya ya da İngiltere'de istediği takımda oynayabilirdi ama o Juventus'da kalmayı seçti. Ve tabi efsane olmayı da... Baggio'nun göstermediği bağlılığı, klübüne belki de profesyonellik sınırlarını da aşan bir fedakarlıkla gösterdi. Gitmemesi sayesinde Juventus takımı dağılmaktan ve Serie B'de birkaç sezon geçirmekten kurtuldu. Felaket, kaptanın kıvrak manevraları ile ucuz atlatılmıştı... 

Del Piero şimdi 35 yaşında ve Milano'ya geliyor. Aktif olarak futbol oynayan birkaç efsaneden biri ve bizim kuşağa İtalya'nın kral olduğu dönemi hatırlatan bir yadigar. Eğer oynarsa ve maçı izleme şansı bulursanız, Del Piero'ya çok dikkatli bakın, belki bir daha böylesini seyretme şansınız olmayabilir.

İmza: Championship Manager'a 93-94 İtalya ile başlayanlar Derneği 
Devamı - Baggio-Del Piero: Nasıl Efsane Olunur?

11.04.2010

Lipton, Asla Sadece Bir Çay Markası Değildir – DÜNYA’nın En Neşeli Kaybedeni’nin KUPASI


Britanya ve mide kelimeleri birbiriyle çok fazla bağdaştırılmaz, ikisi bir araya geldiğinde yaptığı çağrışımlar sandviç, fish n chips, haggis, çay, ale, cider, viski ve birkaç kelimeyle daha sınırlıdır. Bu kelimelerden ‘sandviç’in, İngiltere’deki Sandwich bölgesi kontu Edward Montagu’nun kumar oynarken yemek yemeye zaman ayırmaya üşenmesi sonucunda, birkaç rozbif parçasını iki ekmek dilimi arasına yerleştirerek yaptığı geçiştirmelik öğünlerden ortaya çıktığı, kulağa enteresan gelen bir söylentidir. İngiliz halkının, küresel olarak kendi ismiyle özdeşleştirdiği ‘çay’ ise halen bira ile beraber ada halkının en popüler içeceklerinden biridir. Bu içeceğin halk arasında popülerleşmesi ve ulaşılabilirliğinin artış sürecindeki en büyük öncülerden biri ise ismi hiçbirimize uzak gelmeyecek olan ‘Sir Thomas Lipton’dur, tahmin edileceği gibi Lipton şirketinin kurucusu ve isim babası.

1800'lerin sonlarından bir Lipton mağazası

Glasgow’da işçi bir ailenin en genç oğlu olarak dünyaya gelen küçük Lipton, gençlik yıllarında İskoçya ve ABD’de, en sevdiği miçoluk ve gıda ticareti olmak üzere tütün işçiliği, tekstil işçiliği gibi işlerde yer aldıktan sonra Glasgow’a dönüyor, ve genç yaşta ailesinin marketini çekip çevirmeye başlıyor. Hevesli yapısının da etkisiyle, henüz 40 yaşına gelmeden ülkenin hatrı sayılı tüccarlarından biri haline geliyor. Pratik tüccar mantığını bir adım ileri götürerek middle-man i ortadan kaldırmak, üretimi de elinde tutarak maliyeti düşürmek, dolayısıyla kazancı artırmak amacıyla, Sri Lanka - Ceylon’a giderek, dönemin kendi lehinde oluşturduğu rüzgarı da arkasına alarak üretimi kendi elleriyle yapmaya başlıyor. Aynen, başarıyı yüksek miktarda paralar harcayarak başka takımlardan oyuncu transfer etmek yerine altyapısını mekanikleştiren ve A takımını kendi özkaynaklarıyla idare ederek hem oyuncu kalitesini elinde, hem de parayı kasasında tutmayı başaran bir futbol kulübü misali. Uzun uzadıya anlatmak gereksiz, kendisi dönemin Ada’daki en başarılı tüccarlarından biri sayılmaktadır.

Gelelim bu iyiliksever ve sportmen bekar tüccarımızın bir futbol blogu olan Çivilikrampon ile bağlantısına... Hiç şüphe yok ki İrlanda kökenli, İskoçya doğumlu, hayatının bir bölümünü İngiltere’nin başkentinde geçirmiş, futbolun beşiğinden gelen ülkeden bir tüccarın, bu oyunun yayılmasında ön ayak isimlerden biri olmuş olması hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. Sir Thomas Lipton’ın futbola ilgisi, ve ticaret vasıtasıyla yaptığı kontaklar bu noktada devreye girer.
Aslında olaylar, "he who has the gold makes the rules" sözüne uygun olarak gelişiyor. Ne mutlu ki, dünyanın hatrı sayılır tüccarlarından biri olan Sir Thomas Lipton, ciddi bir futbolsever. Hatta ileride de değineceğim üzere; sporu, -fanatizm ve spor terörünün temeli olan- salt kazanmak üzerine değil de, kitlelerin bir araya gelmesini sağlayan sosyal bir araç olarak tanımlayan gerçek bir sporsever.

Thomas Lipton'un domuz ticareti ile ilgilendiği dönemden bir poster

Bu gezgin futbol tutkununun, farklı 2 kıtadan dünya literatürüne kattığı 2 kupa mevcut. Bunlardan ilki, kendi kıtasının uzaklarında, şu anda Dünya futbol eksenin bir denge noktası olan Güney Amerika’da başlattığı Copa Lipton. O zamanlar, Adalılar’ın yarattığı, ancak oyunu ileriki yıllarda ‘mükemmeleştirecek’ olan ülkenin henüz organize olamadığı dönemlere denk geliyor. Şili’nin 1910 (Futbol Federasyonu 1895’de kurulmasına rağmen), Brezilya’nın 1914, Paraguay’ın 1919, Peru’nun 1927, Kolombiya ve Venezuela’nın 1938’dan önce milli takımlarının resmi olarak varlıklarının ilan edilmemiş olmasından ötürü, 1905 yılında sadece Arjantin ve Uruguay’ın katıldığı bir kupa olarak sahne alıyor. Kupa, tek ayaklı eliminasyon usulü ile oynanıyor, en kötü ihtimalle gümüş madalyanın garanti olduğu bir organizasyon. En ilginç kuralı ise, evsahibi ülkenin kupaya ulaşması için kesin galibiyet almasının gerekliği, deplasman takımına ise kupa için beraberliğin yeterli olması. Günümüz deplasman takımlarının yenemiyorsan yenilme taktiğinin buradan esinlenmiş olma ihtimali yüksek. Geçtiğimiz 105 yıl içinde 29 defa oynanan bu kupayı Arjantin 17, Uruguay ise 12 defa müzesine götürmüş. İlki Buenos Aires’te 0-0 biterek Uruguay’ın kazandığı kupada en son karşılaşma 1992’de Montevideo’da yine 0-0 olarak sonlanıyor ve kupa gün itibariyle halen Arjantin’in müzesinde yer alıyor. Dünya Kupası, Copa America gibi organizasyonların ön planda olduğu günümüz futbol konjektüründe çok fazla ilgi görmeyeceği aşikar olsa da, nostaljik olarak tekrarlanması gündemde olan bir organizasyon.


İkinci katkısı ise, Dünya futbolunun kalbinin attığı kıta olan Avrupa’nın ilk uluslararası profesyonel futbol organizasyonlarından olan Sir Thomas Lipton Trophy. 1909 ve 1911 yıllarında toplam 2 kez 4’er takımın katılımıyla gerçekleştiriliyor. Tabi uluslararası bu organizasyona, oyunun çıkış yeri olan Ada’dan bir takımın katılmaması diye birşey sözkonusu olamaz. O yüzden İngiltere futbol federasyonuna bir takımın yollanması için başvuruda bulunuyor, ama isteği geri çevriliyor. Sir Thomas Lipton Trophy’e İngiltere Federasyonu tarafından hiçbir takıma izin çıkmaması, belki de İngilizler’in, kendilerine addettikleri futbol sporunun -her ne kadar tüm toplumlar tarafından saygı gören bir kişi olsa da- bir İskoç’un isminin altında globalleşmesinin rahatsızlık verdiği gerçeği olabilir, bu da az sonra kendi kendini çürütecek kişisel komplo teorim olarak bu noktada yer alsın. Ancak, Sir Lipton İngiliz Futbol Federasyonu’nu bypass etme amaçlı olarak, kömür madeni işçilerinin oluşturduğu amatör bir takım olan West Auckland FC’yi organizasyona davet ediyor. Torino’da yapılan ilk organizasyona katılan diğer takımlar, evsahibi Torino XI (Juventus ve Torino karması), FC Winterthur (İsviçre) ve Stuttgarter Sportfreunde (Almanya). Takımların harita üzerindeki yerlerine bakıldığında, genel olarak Ada destekli bir ‘Torneo della Alpi’ havası var, nitekim 1911 yılında Juventus, Torino, Zurich ve yine West Auckland’ın katıldığı, sınırlı sayıda takım destekli bir kupa oluyor. Finalde amatör West Auckland’ın Juventus’u 6-1 gibi farklı bir skorla yendiğini göz önünde bulundurursak, o dönemki İngiliz futbolunun, diğer ülkelere göre ne kadar gelişmiş olduğu çıkarımını yapabiliriz. Sir Thomas Lipton Trophy halen, birçok platformda Dünya Kupası'nın embriyo versiyonu olarak anılmaktadır.


Aslında spora ilgisi, futbol organizasyonu düzenlemekle sınırlı değil, kendi uğraştığı spor dalı yatçılık olmuş. Böyle büyük futbol organizasyonlarına kendi ismini verebilecek bir kişinin sosyal çevresinin de geniş olduğunu tahmin etmek zor değil. İleride İngiltere kralı ve Hindistan İmparatoru olacak olan Galler Prensi Edward (Lipton’un Sri Lanka ile bağlarını kuvvetli tutabilmesine şaşırmamak gerek) ile sıkı fıkı ikili ilişkilerini, beraber katıldıkları America’s Cup ile süslüyor (hani İngilizler bu İskoç’u hor görüyorlardı?). 1899-1930 arası 5 kez katılıp hiç kazanamamasına rağmen, insanlar üzerinde bıraktığı sempatik etki sonucunda ‘dünyanın en kötü yat tasarımcısı, ancak en neşeli kaybedeni’ sıfatına layık görülüyor. Düzenlediği futbol organizasyonları, insanlar üzerinde bıraktığı pozitif yarışmacı ruhu, başarılı ticari hayatı, buna bağlı olarak yüksek merciilerle olan yakın ilişkileri, fakirler için yarattığı fonlar, yaptırdığı hastaneler ile ilk bakışta kısa süre önce kaybettiğimiz Kadir Has’ı andıran bir kişilik. Halen Florida'da, yatçılık konusunda Lipton Cup adı altında bir yarış düzenlenmeye devam edilmektedir.

‘Herşey böyle başladı, Dünya Kupası’nın temelleri böyle atıldı’ diyerek kesip atmak aslında fazla saflık olur. Daha önce gerçekleşmekte olan ve sadece amatör futbolcuların katıldığı Olimpiyatlar ve Torino’da La Stampa Sportiva dergisinin düzenlediği Torneo Internazionale Stampa Sportiva’yı bi kenara bırakırsak, zaten yakında kitlelerin ilgi odağı olacak bu sporun tetiğinin uluslararası platformda profesyonel olarak ilk kez çekildiği organizasyonlardan ikisi diye ifade etmek daha doğru olacaktır. Aynen başlaması kaçınılmaz bir savaşın, iki ayrı cephesinde atılan ilk kurşunları gibi. Ancak Sir Thomas Lipton’u ‘bir ilkçi’den çok, sporun sosyal ve yarışmacı ruhunu sindirmiş bir kişi olarak hatırlamak daha mantıklı olur.

Her Türk gencinin ayağına en az bir kere değmiş olan tenekebol

İşte böyle... küçükken Lipton Ice Tea’nin kutusunu ayağımızla ezip 3’e 3 maç yaptığımız günlerde pek fazla aklımıza gelmezdi o kutunun üzerindeki markanın arkasında, aslında kapitalist dünya devi Unilever’in değil de, uluslararası futbolun öncülerinden birinin soyadının yattığı (tamam, dönemin kolonici İngiliz memleketinin de aynı mantalitede olduğu gerçeğini yadsımıyorum). Hoş, tenekebol oynarken onu Unilever ürünü olarak düşünenimiz de pek fazla olduğunu düşünmüyorum. Sahi, 20 sene önce Lipton Ice Tea Türkiye topraklarına girmiş miydi?


(Fotoğraflar: http://www.mitchelllibrary.org)
Devamı - Lipton, Asla Sadece Bir Çay Markası Değildir – DÜNYA’nın En Neşeli Kaybedeni’nin KUPASI

10.04.2010

BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

Elimde değil, ne zaman Trabzonspor ile maçımız olsa aklıma 1993'te oynanan ve 7-1 biten maç geliyor. O zamanlar 4 büyük takım arasında böyle büyük farklı skorlar olmazdı ve Trabzonspor yabana atılacak bir takım değildi. Fakat o gün, Beşiktaş ve Sergen özellikle çok iyi oynamış, Trabzonsporlu oyunculara oynama şansı bırakmamışlardı. İşte o maçın hikayesini, BJK resmi sitesine unutulmayan 16 maç başlığı altına koymuşlar. Bakalım o günleri nasıl anlatmışlar:

"Hiç durmadan yağan bir yağmur, insanı titreten bir rüzgar. Tribünlerde biletli 10 bin 460 seyirci hiç durmadan yaptığı tezahürat... İşte bu atmosferde fırtına gibi başlıyor Beşiktaş maça.
Henüz ilk dakikalarda kurduğu baskı sonuç veriyor Kara Kartal’ın... Orta sahada Sergen’e yapılan bir faulü hakem Erman Toroğlu avantaja bırakıyor, Metin’in ortasında da Mehmet topu Trabzon ağlarına gönderiyordu.

İkinci dakikada gelen ve Trabzon’u moral olarak çökerten gol, Beşiktaş’ı daha da şahlandırdı. 16’ncı dakikada bu kez Nartallo’nun vuruşu ağlara gidiyor, 4 dakika sonra Oktay farkı üçe çıkartan golü atıyordu. Herkes şaşkındı. Daha 20 dakika dolmuş ama maçı kazanan ve kaybeden belli olmuştu. Bundan sonrası, Beşiktaş için tarihi bir skora imza atmak için oynanacak bölümdü artık.

İkinci yarı başlarken Trabzon biraz daha gayretliydi. Ama golü bulan taraf yine Beşiktaş oldu. Sahanın yıldızı Sergen nefis hareketlerle götürdüğü topu Victor’un bakışları arasında ağlara gönderdiğinde, skorbord 49. dakikayı gösteriyordu.

Golün şokuyla sarsılan Trabzon savunmasında bir büyük hata Nartallo’yla 5. golü getiriyor, Şenol Güneş kenarda takımının yıkılışını seyrediyordu.

69’da Şota’nın şeref sayısının ardından Beşiktaş yine rakibinin üzerin bir kâbus gibi çöktü. Birbiri ardına kaçan gollerden sonra Oktay’ın 81., Mehmet’in 85. dakikalardaki golleri tarihi farkı skor tabelasına yansıtıyodu.

Gordon Milne yönetimindeki Kara Kartal, Trabzonspor’a tarihinin en ağır yenilgisini tattırırken ligde 12 hafta sonunda üçüncü sıraya yerleşiyordu.

Beşiktaş: Zafer Öğer, Rıza Çalımbay, Ali Günçar, Gökhan Keskin, Mutlu Topçu, Fani Madida, Mehmet Özdilek, Sergen Yalçın (dk. 77 Kadir Akbulut), Oktay Derelioğlu, Osvaldo Nartallo (dk. 77 Ali Gültiken), Metin Tekin.

Goller : Mehmet (2, 85), Nartallo (16, 51), Oktay (20, 81), Sergen (49), Şota (69)."


Bu akşam böyle bir skor beklemiyorum, fakat Beşiktaş'ın maçı alacağına dair bir inancım var. Bakalım sabah sabah Bay Tahmin'e döndük, hayırlısı olsun... 

Fotoğrafa gelirsek, maçta gol atanlardan Oktay ve Nartallo için ne yazık ki Beşiktaş ve sonrası pek parlak geçmedi. Nartallo'yu da bu bahane ile analım dedik...
Devamı - BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

Herşeyi Başlatan Final: 1950



Dünya kupasının bana göre iki başlangıcı vardır. Birincisi 1930'da Uruguay'da yapılan ve Uruguay'ın kazandığı turnuvadır. Diğeri ise, 1950'de Brezilya'da yapılan ve Brezilya'nın kaybettiği turnuvadır.

1950 yılında, savaş sonrası dünya 12 yıllık aradan sonra Dünya Kupası'na yeniden kavuşmuştu. Dönemin rekabet şartları gereği turnuvalarda bir Avrupa, bir Güney Amerika ülkesi evsahipliği yapıyordu. O zamana kadar yapılan 3 turnuvadan 2 tanesi Avrupa'da olmuştu, sıra Güney Amerika'daydı. Dönemin futbolda yükselen değeri olan Brezilya turnuvayı organize etmekle görevlendirildi. Bu görevlendirme, milyonlarca Brezilyalı için sadece bir organizasyon meselesinin ötesinde bir durumdu. Brezilya bu turnuvayı kazanırsa, büyük ülkelerden biri sayılabilirdi. Dünya savaşı yeni bitmiş ve o zamana kadar gelen mevcut düzen de o savaşla beraber sona ermişti. Yeni başlangıçlara ve yeni zaferlere uygun bir dönem başlıyordu ve bu dönemde cephelerde savaşmaktan usanmış uluslar için spor müsabakaları yeni ve daha kansız zaferlere ulaşmanın en kestirme yoluydu.


1950 yılında Brezilya hala futbolun en büyük ülkelerinden biri olarak sayılmıyordu. Önceki 3 turnuvaya da katılmışlar ve özellikle 30 ve 34 turnuvalarında ilk turda elenip, hiç bir varlık gösterememişlerdi. 1938'de ise, turnuvanın altın adamı seçilecek Leonidas da Silva'nın da müthiş performansı ile Brezilya, İsveç'i yenip Dünya üçüncüsü olmuştu. Aradan geçen 12 yıla rağmen, Brezilyalılar hala o başarının etkisiyle düşünüyorlar ve Avrupa'da farklı iklim ve yorucu ulaşım temposunda 3. olan takımlarının, kendi evlerinde rahatça şampiyon olacağına inanıyorlardı. Dönemin şartlarında, farklı kıtada turnuvaya katılan ekipler genelde başarılı olamazlardı, Brezilyalılar için o yüzden ne Avrupa'nın devleri, ne de tarihinde ilk kez bu turnuvaya katılacak olan Stanley Matthews'i kadrosunda bulunduran İngiltere ciddi rakipten sayılıyordu. Onların tek bir derdi vardı: Uruguay'ı yenip, şampiyon olmak.


1950 turnuvasında, Dünya Kupası için arayış modeli devam etmekteydi. Bu turnuvada, final yapmak yerine, final grubunda son 4 takımı sırasıyla birbirleriyle oynaması tercih edildi. 4 eleme grubundan çıkacak 4 birinci, final grubuna kalacaktı. Uruguay'ın burada şansı yaver gitti, Türkiye ve İskoçya Brezilya'nın uzaklığı ve yüksek maliyeti nedeniyle turnuvadan şekildi. Uruguay böylece grubunda yaptığı tek maçta Bolivya'yı yenip final grubuna kaldı.

Brezilya ise turnuvaya bomba gibi başlamış ve namağlup olarak final grubuna kalmıştı. Final grubunda, Brezilya adeta rakiplerini dağıttı: 7-1 ile İsveç'i, 6-1 ile de İspanya'yı yendi. Uruguay ise İsveç ile berabere kalıp, İspanya'yı yendi. Her şey son maça kalmıştı, Brezilya'nın da planı zaten buydu: son maçta Maracana'da 200 bin kişinin önünde Uruguay'ı yenip, onlara kupanın ve kıtanın en büyüğünün kendileri olduğunu hatırlatmak.


Brezilyalılar o gün daha oynanmamış maça kazanılmış gözüyle bakıyorlardı. Maracana 1 saatte dolmuş, herkes maçı değil, maçın sonrasındaki kutlamaları konuşuyordu. Gruptaki maçlara ve genel performansa bakıldığında, çok da haksız sayılmazlardı. Fakat unuttukları bir şey vardı: Uruguay takımı daha önce böyle bir turnuvada final oynamış ve kazanmıştı. Brezilya'nın ise böyle bir tecrübesi yoktu. Tecrübesizlik ve üstüne eklenen rahat davranışlar, Brezilya'nın sonu oldu.

Maçın başlarında öne geçen Brezilya, ikinci yarıda gelen Uruguay gollerine engel olamadı ve sahadan 2-1 mağlup ayrıldı. Bitiş düdüğü çaldığında, ortada bir kutlama yoktu! Sevinen bir avuç Uruguaylı futbolcu dışında, sahaya ve tribünlere bir ölüm sessizliği düşmüştü. Brezilyalı futbolcular arasında ağlayanlar vardı. FIFA bile duruma karşı hazırlıksızdı, bu turnuvanın mucidi ve FIFA'nın başkanı Jules Rimet bile konuşmasını kesin gördüğü Brezilya zaferi için Portekizce hazırlamıştı. Ne yapacağını bilmeyen Rimet, elinde tuttuğu kupayı alel acele Uruguay Kaptanı Varela'ya verdi. Uruguay 2. kere Dünya'nın en büyüğü idi...



Bu zafer iki ülkenin futbolu için de dönüm noktası oldu. Uruguay için bu alınan en büyük zaferdi. Değişen dünyada, futbol da değişiyordu ve Uruguay futbolu buna tamamen adapte olamadı. 1950'den sonra bir daha kupayı kazanamadılar, Güney Amerika'daki rekabette geriye düşerlerken, bir başka azılı düşmanları onların yerini zamanla alacaktı: Avrupalılar'ın ülkesi Arjantin...

Brezilya içinse bu başarısızlık pek çok konuda milat oldu. İlk olarak, o zamana kadar kullandıkları beyaz üzeri mavi formadan vazgeçtiler, şu ana kadar kullandıkları ve dünya futbolunda bir marka olan sarı formalarına geçtiler. Hezimetin bedeli, oyunculara; oyuncular arasından da siyahi olanlara çıkarıldı. Siyahi oyuncular "yeterince milliyetçi" olmamakla suçlandılar. Siyahi kaleci Barbosa, günah keçisi oldu. Futbolu bırakmak zorunda kalan Barbosa'dan sonra Brezilya kalesi on yıllar boyunca Siyah oyunculara kapalı oldu. (Dida gelene kadar) Siyah oyuncuların kendilerini kanıtlamaları için 8 sene geçmesi ve ortaya Didi, Garrincha ve Pele gibi oyuncuların çıkması gerekti. Fakat işin ilginç yanı, bu mağlubiyetten sonra Brezilya futbolu daha önce hiç yaşamadığı başarıları da, siyahi futbolcuları sayesinde yaşadı... 

1950 finali, futbolda bir dönemi sona erdirirken, savaş sonrası dünyada yeni dönemin yeni futbolunu da ortaya koyuyordu. Brezilyalılar bu değişimi görmüşler ve erkenden sahiplenmişlerdi fakat biraz erken ve biraz tecrübesiz kaçmışlardı. 1954 turnuvasında, Dünya bir başka büyük takımın yeni bir isimle yeniden doğuşuna sahne olacaktı: Federal Almanya. 1958'de ise, Maracana felaketinden sekiz sene sonra Brezilya da kupayı kazanacak ve kendini büyük takımlar arasına sokacaktı. 
Devamı - Herşeyi Başlatan Final: 1950

8.04.2010

Türk Tipi Steampunk: Portsmouth Amblemi ve Abdülhamit

"Şeytanın en büyük başarısı varolmadığına inandırmaktır" derler ya Şeytanın Avukatı filminde, Abdülhamit'in de en büyük başarısı herhalde olmayan başarılarına herkesi inandırması. Batmakta olan bir sistemi kurtaramadığı gibi, hükümranlığı sırasında pek çok talihsiz olaya sebep olan bu padişah, nedense ülkenin belirli kesimleri tarafından göklere çıkarılır, yaptıkları (hatta yapamadıkları) üzerinden sanki alternatif bir tarih yazılmaya kalkışılır. Bu dalganın son örneğine dün akşam bir haber sitesinde denk geldim: daha önce de başka yerlerde dile getirilmiş (fakat benim bir şekilde haberimin olmadığı) iddialara göre Abdülhamit, Portsmouth klübünün kurucusu. 
Britanya casusluk faaliyetleri sürdürmek için bu kulübü kurduğu ve futbolcular üzerinden (nasıl oluyorsa) İngiltere hakkında bilgi toplayan bir istihbarat ağı kurmuş bizim bu "büyük" padişahımız. 

Yazıda anlatılanların yegane kaynağı olarak da Portsmouth kulübünün ay yıldızlı simgesi gösteriliyor. Peki bu haberi yazanlara sormak isterim: 2. Dünya Savaşı öncesinde Naziler Türkiye'de spor takımı kurup, istihbarat işlerine bu takımla girselerdi, sizce amblem olarak gamalı haç seçerler miydi? 


Alternatif tarih yazıcılığı en çok Türkiye ve Japonya'da sevilen bir uğraş. 2. Dünya Savaşı'nın acısını bir türlü unutmak istemeyen post-savaş kuşağı, o savaşta batan gemilerinin isimlerini animelerdeki uzay gemilerine veriyor (Battleship Yamato gibi) ya da daha da uç noktalara gidip Japonya'nın savaşı kazandığı alternatif tarih üzerinden kurgu-bilim (ve illaki steam-punk) animeler yapıyor. Hadi, savaşı kafalarına iki atom bombası yiyerek ve büyük bir hezimetle kapatan Japonların bu bilinçaltındaki alternatif tarih sevdasını anlayabiliyorum. Fakat bizim ülkedeki zevatın bilinçaltında yaratmaya çalıştığı alternatif Hamit portresinin arkasında ne gibi sebepler var, gerçekten merak ediyorum. 

Porthsmouth'u Sultan kurduysa, Deportivo'yu kim kurdu peki?
Devamı - Türk Tipi Steampunk: Portsmouth Amblemi ve Abdülhamit

25.11.2009

35 buçuk atmak!


Olay 2005 yılından yanılmıyorsam, İzmir'deki yerel bir kanal Karşıyaka ile ilgili yorumlar yaparken, bir anda olaylar gelişir...





Devamı - 35 buçuk atmak!

7.10.2009

Riquelme de Bu Kadar Sevilmez Ki!



Ray Hudson, youtube sayesinde tanıdığımız spikerlerden. Kendisi bir Arjantin, Arjantin özelinde de Riquelme fanatiği. Riquelme'yi kaç yıldır izlerim, sevdiğim bir oyuncudur da; fakat Hudson kardeşimizin anlatımıyla izleyince insanın tüyleri diken diken oluyor... Benzetmeleri de beni benden almakta:

"Like a Jedi Knight, no better than that, like a templar knite!"
(Jedi şövalyesi gibi, hayır daha da iyisi, bir tapınak şövalyesi gibi.)

Allah seni jedi etsin e mi...


Devamı - Riquelme de Bu Kadar Sevilmez Ki!

29.07.2009

İbrahimovic Az Daha Arsenalli Oluyormuş!


Bu sefer yabancı bloglardan bir ilginç haberi paylaşalım sevgili okurlar. Arsenal Action adlı blog'da bugün ilginç bir fotoğraf gördük. Genç Zlatan, ki ben de pek benzetemedim nedense, aslında zamanında Arsenal'in kapısından dönmüş. Nasıl mı dersiniz?

Arsenal, 2001'de o zamanlar daha Malmö'de oynayan Zlatan için takımı ile her konuda anlaşmış. Hatta, Zlatan Arsenal gibi bir klübe gitmenin heyecanıyla haberi bütün arkadaşlarıyla paylaşmış. Fakat sonradan, nedendir bilinmez, Wenger Hoca, imzalar atılmadan önce Zlatan'ı bir süreliğine denemek istemiş. "Deneme süresine" çok bozulan Zlatan da görüşmelerden kızgın bir şekilde ayrılıp, kendisiyle ilgilenen bir başka büyük klüp, Ajax'ın yolunu tutmuş.

Wenger gerçekten deneme süresi istedi mi bilinmez ama Gunners o sene, 3 milyon pound'a Zlatan'ı almak yerine, 8 milyon pound'a Francis Jeffers ile anlaşmış. Yıl 2009, Zlatan'ın geldiği konum ve değeri ortada, Francis'in ise geldiği, ya da gelemediği konum ortada, ki kendisi de bir dönemin fazlaca abartılan Britanyalı yeteneklerindendir; Wenger Zlatan olayında baltayı taşa vurmuş gibi sanki...
Devamı - İbrahimovic Az Daha Arsenalli Oluyormuş!

14.06.2009

Kim Bunlar?


Eskilerden bir fotoğraf,
iki futbolcuyu da tanıyabildiniz mi?



Fotoğraf: Getty Picture Collection'ın Football adlı kitabından bulunup taranmıştır.

Devamı - Kim Bunlar?

9.06.2009

Unutulan Bir Yıldızın Trajik Hikayesi : Joe Gaetjens


Stanley Matthews, İngilizler'in 1940-1960 arasındaki en önemli yıldızıdır. Hatta bazı hayranlarına göre gelmiş geçmiş en iyi oyuncudur. Bugün size bahsedeğim hikayede Matthews yan rollerden birinde, hatta aktif bir rol almaması hikayenin kilit noktalarından biri. Bu hikaye unutulmuş bir futbolcunun trajik hikayesini anlatıyor. Kahramanımız, ABD'nin ilk futbol yıldızı Joe Gaetjens.

1950 yılı dünya futbol tarihi için önemli bir yıldır. 12 yıl sonra ilk kez, İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarını sarmaya niyetli dünya ulusları futbol şampiyonası düzenliyordur. 1950 Dünya Kupası'nın evsahibi Brezilya olacaktır. Böylece, turnuva bir kere daha Güney Amerika'ya gidiyor, toplamda 2 Avrupa 2 Güney Amerika ülkesinde turnuva düzenlenerek eşitlik bozulmamış oluyordu. 1950 Dünya Kupası, sanki dünya savaşlarının bitmesinden sonra doğan yeni dünya düzeninin futbola yansıması gibiydi, pek çok ezber bu turnuvada bozuldu, pek çok ilk bu turnuvada yaşandı. Brezilya, ev sahibi olmanın da avantajı ile kendisini açık ara favori görüyordu, Macarana'da 200 bin kişi önünde şampiyonu belirleyecek maçta öne geçmesine rağmen, ard arda gelen 2 golle Uruguay'a 2. Dünya Kupasını kazandırıyordu. Bu tabii ki turnuva'nın en büyük şokuydu. Bu arada, yıllarca dünya kupası organizasyonlarına katılmaya tenezzül etmeyen İngiltere, bir değişiklik yapıp, Stanley Matthews ve ALf Ramsey gibi yıldızlarla dolu kadrosunu, Brezilya sahillerine göndermişti. İngiltere gibi bir başka bir ülkenin de, Türkiye'nin de ilk dünya kupası deneyimi olacaktı, fakat finallere katılmaya hak kazanan milli takımımıza, o yıllarda Brezilya'ya gitmek için uçak bileti parası -evet yanlış duymadınız- denkleştirilemediğinden, Türkiye bu deneyimi 4 yıl sonraya İsviçreye ertelemek zorunda kalmıştı.

ABD Milli Takımı - Brezilya 1950 Turnuvası

İngiltere'nin katılması ile dönemin bütün futbol devlerinin kozlarını paylaşabileceği bir turnuva ortaya çıkmıştı. İngiltere bu sefer mağrur olmakta haklıydı aslında: Brezilya'ya gelmeden önce, Avrupa Karması'nı 6-1 gibi bir skorla darmadağın etmişlerdi ve Avrupa'nın açık ara en iyi takımıydılar; ne Almanya daha toparlanabilmişti, ne de Macarlar'ın yenilmez armadası göreve başlamıştı.

Sir Stanley Matthews - Döneminin En Önemli Futbolcusu

İngiltere, turnuvaya iyi başladı, çok da güçlü olmayan rakipleri Şili'yi 2-0 gibi net bir skorla yendiler. Sırada, 1 oyuncusu dışında amatörlerden kurulu olan ABD Milli Takımı vardı. Son maç, grubun diğer iddialı ekibi İspanya ile olacağından, kolay ABD maçında Stanley Matthews başta olmak üzere bazı yıldız oyuncuların oynanamasına karar verildi. Sonuçta karşılarındaki ekip amatör sayılacak bir takımdı, milli takım bile denemezdi. Fakat İngilizlerin kaçırdığı bir kaç nokta vardı: karşılarındaki takım, İngilizlerin aksine, 2. kez dünya kupası finallerine katılıyor ve ilk katıldığı turnuvadan kendisine yadigar dünya 3.lüğü vardı. Ayrıca takımda üç tane yabancı oyuncu da oynuyordu. Bir İskoç, bir Belçikalı ve Joe Gaetjens adlı bir beyaz Haitili de takımda bulunuyordu. Kendilerine 500e 1 şans verilmişti İngilizlere karşı. Fakat maç başlayınca işler tersine dönmeye başladı, İngilizlerin gevşek oyununa, Amerikalılar sert ve defansif bir oyunla karşılık verdiler. İngiliz atakları beklenen etkiyi yaratamıyor, Amerikalılar iyi direniyordu. Sonra kırılma anı geldi; 37. dakikada Ed McIlvenny'nin sert şutu kaleciden döndü, orada bitiveren Joe Gaetjens seken topu kafayla filelere gönderdi. İngilizler golün şokunu çabuk atlattılar, Amerika kalesini ablukaya aldılar, fakat biraz da Hakemin sert oyuna müsaade etmesiyle, Amerikalılar kalan 53 dakikayı gol yemeden atlattılar. Maç sonunda skorborda bakanlar gözlerine inanamıyordu:

ENGLAND 0 USA 1

Maçı izleyen yaklaşık onbin Brezilyalı seyirci, rakipleri İngiltere'yi mağlup eden Amerikalı oyuncuları kucaklarında şampiyon olmuşlar gibi taşıdı. Maçın getirdiği mağlubiyet ve stress, mağrur İngilizlerin İspanya karşısında varlık gösterememesine sebep oldu. ABD'nin ardından İspanya'ya da yenilen İngilizler turnuvaya erken veda ettiler. Peki ABD ne yaptı dersiniz? Onlar da tek galibiyetlerini İngiltere karşı aldıkları için elenmekten kurtulamadılar, fakat Brezilya'da kısa süreliğine kahraman muamelesi gördüler.

Dakika 37 - Gol Joe Gaetjens

İngiliz basını gelen haberlere inanamıyordu, telgraf mesajlarındaki İngiltere 0 ABD 1 skorunun yanlış olduğuna kanaat getirdiler, 10-0 olarak skoru düzelttiler. Fakat gerçek anlaşıldığında, İngilizler de şok olmuşlardı. Bütün gazeteler, normalde kraliyet ailesinden biri öldüğü zaman basılan, siyah başlıklı formatta basılmıştı. Gazeteciler, İngiltere'nin ABD'li amatörler tarafından bozguna uğratıldığını yazmıştı. İlerleyen yıllarda, İngiliz basını bu olayın üzerini başarıyla örttü ve unutmayı başardı. Maçın sadece 10 saniyelik bir film çekimi vardı ve gariptir o 10 saniye de golü göstermiyordu. Zafer kazanan tarafta da benzer bir hava hakimdi, futbol ile hiçbir zaman haşır neşir olmayan Amerikan halkı, zafere pek ilgi göstermemiş, sadece 1 gazeteci maçı izlemeye gönderilmişti. Bütün takım, bir Amerikan Klasiği olan "Hall of Fame"'e dahil edilmişti aslında, fakat yaklaşan Kore Savaşı ve politik iklimin değişimi o sıralar sıradan Amerikalılar'ı herhangi bir futbol zaferinden daha çok ilgilendiriyordu. Amerikalılar o zamanlar daha tam olarak kavrayamadıkları fakat bundan sonraki 40 yılı kontrol edecek yeni bir konseptle tanışmakla meşgüldüler: soğuk savaş...

Turnuva'dan sonra Amerikan takımı dağıldı, bir daha da asla beraber oynamadılar. Golü attığında 26 yaşında olan Gaetjens, Haiti'ye döndü. Zaten Amerika'ya üniversitede okumak için gelmişti. Okurken, harçlığını çıkarmak için de bir yandan bir restoranda bulaşık yıkıyordu. Oradaki patronu sayesinde, futbol ile tanıştı. Kısa sürede, futbolda bulaşık yıkamaktan daha iyi olduğu anlaşıldı ve kendisi yabancısı olarak geldiği ülkenin milli takımına kadar çıktı.


Francois "Papa Doc" Duvalier: Gaetjens dahil binlerce kişinin kanına girdi.

Joe Gaetjens, turnuva sonrası Haiti'ye döndüğünde, kazandığı birazcık para ile kuru temizlemeci açtı. Kalan vaktinde, gençlere futbol öğretiyor ve ufak gül bahçesi ile ilgileniyordu. Yılların böyle huzur içinde geçip gideceğini düşünen Joe, 1964 baharında bir sabah, karısına güle güle deyip dükkanını açmak üzere evinden ayrıldı ve bir daha kendisinden haber alınamadı.

Ailesi'nin yıllar süren araması neticesinde, Gaetjens'in Tontons Macoute adı verilen, diktatör Papa Doc Duvalier'in acımasız gizli polisi tarafından tutuklandığı öğrenildi. Joe, politikayla ilgilenmeyen birisiydi fakat Joe'nun komşu Dominik Cumhuriyeti'ne kaçan diğer kardeşleri, Duvalier rejiminin düşmanlarıydı ve karşı faaliyetler yürütüyorlardı. Duvalier'in valilerinden biri, Joe'nun kardeşlerini cezalandırmak ve kuru temizleme işine el koymak için, talihsiz oyuncuyu tutuklattı ve ülkenin en acımasız hapishanesi olan Fort Dimanche'a gönderdi.


General Videla: 1978 Arjantin Turnuvası Kendini Temize
Çıkarması için İyi Bir Fırsattı.


Bu arada Joe'nun ailesi, tutuklanan babalarının akıbetini araştırmaya devam ediyorlardı. Fort Dimanche'de olduğunu öğrenen oğlu, babasının aynı yere transfer edilen bir arkadaşı ile konuşmayı başarmıştı. Fakat, hapishaneye giden arkadaşına, onu karşılayan gardiyanın sözleri şuydu: "Seni şanşlı herif! Tam da gününde buraya transfer oldun, dün akşam burada büyük bir temizlik yapıldı, bütün mahkumlar öldürüldü."

Joe'nun oğlu, babasının başına gelenleri kısa süre sonra öğrendi. Gaetjens, hapishaneye transfer edildikten birkaç gün sonra avluya çıkarılmış, birkaç mahkumla beraber duvarın dibine dizilmiş ve ne yazık ki en yakın arkadaşların biri tarafından oracıkta infazı gerçekleştirilmişti. Cesedine ne olduğu asla öğrenilemedi ve kayıtlara "kayıp" ibaresinin yanına "öldüğü düşünülüyor" kaydı eklenmişti.

Talihsiz futbolcunun itibarı, kazandıkları zaferin 25. yılında efsane kadro Amerika'nın futbol efsaneleri arasına yazılarak iade edilmişti. Amerika Milli Takımı'ında sadece 3 kez oynayıp, 1 gol atmıştı. Haiti'ye dönünce de, oradaki milli takımda bir maç oynayabilmişti. Gaetjens, ülkesine dönüp sakin ve mutlu bir hayat sürmek isterken, Tontons Macoute'nin binlerce kurbanından biri olmuştu.


Fort Dimanche: Gaetjens gibi pek çok Haitili için Burası Son Durak Oldu.

Bugün kendisini ne Amerika'da ne de Haiti de pek hatırlayan yok. İlginçtir, ölümünden 15 yıl sonra, bir başka ülkede, bambaşka bir yerden gelen bir futbolcu, sanki onun adını yaşatırcasına onurlu bir harekete imza atıyordu. Videla'nun kan kusan rejiminde infaz alanlarına dönen futbol sahalarında dünya kupası maçı yapmayı reddeden Johan Cruyff, milli takımı ile beraber Arjantin'deki turnuvaya gitmeyi vicdanı kabul etmediği için reddediyor ve olası bir Dünya Kupası Şampiyonluğundan insanlığı adına feragat ediyordu. Cruyff'un Gaetjens'i tanıdığını pek sanmam, fakat yaptığı hareket ile, Gaetjens gibi adlarını dahi bilmediğimiz, dikta rejimleri altında kaybolan, işkence gören ve ölen pek çok kişinin unutulmaması gerektiğinin mesajını futboluyla olmasa bile, insanlığı ile veriyordu.

Her zafer, kazananlarına mutluluk ve refah sağlamıyor. Joe Gaetjens ve ailesi bunu en kötü şekilde öğrenenlerden sadece birkaçı...
Devamı - Unutulan Bir Yıldızın Trajik Hikayesi : Joe Gaetjens

30.05.2009

Şampiyonluğa Giderken

Böyle bir günde seni yadetmeksek olmazdı Başkanım. Başkanım diyorum çünkü sen "Büyük Başkan" değildin, "Büyük Klübün" başkanıydın. Şampiyonluklara değil, Beşiktaş'a inanmamızı sağladın. Bize sadece bir spor klübü değil, bir "kültürü" de miras bıraktın. Çok heyecanlı olduğunu biliyorum, başkanken bile böyle maçlara pek rağbet etmezdin hassas kalbin teklemesin diye ama orada senin yarattığın takım oynardı, coşardı, atardı, şampiyon olurdu, olamazdı. Her şey bittiğinde sen yine, terlemiş çocuklarına sahip çıkan anne gibi onlara sahip çıkar kurda kuşa yedirtmezdin. Bilirdin ki, şampiyonluklar geçicidir, baki kalan ise Beşiktaştır.

Seninle büyüyenler bugün yine şampiyonluk yollarına düştü,
Eğer işler yolunda giderse, mütevazi evinin camlarından,
Aşağıdaki meydanda çocuklarını göreceksin bu akşam,
Şampiyonluğu değil, Beşiktaşlılığı kutlayan...


Devamı - Şampiyonluğa Giderken

4.05.2009

Anadoludan Bir Tribün Hikayesi


Stadlarda yaşını başını almış emektar taraftarların yanına oturmayı çok severim. Ne hikayaler kazınmıştır bu eski futbol sevdalılarının belleklerine. Hele bir de yanında torunu da varsa, demeyin keyfine. Zamanında gazete küpürlerine düşmemiş, televizyon görüntülerine yansımamış anıları torunuyla paylaşırken kulak misafiri olursunuz onlara, sonra amca şunu da anlatsana demekten kendinizi olamazsınız. Eskişehir’in şimdilerde eskimeye yüz tutmuş Atatürk stadında hep Sevilla maçı ile başlar bu hikayeler.


İşte tam şurada, İlhan’ın ortayı yaptığı yerde oturuyordum der amca. İspanyadaki 1-0’lık yenilginin rovanşıdır büyük maç. Tatsız tuzsuz bir oyun oynanırken, birden 77. dakikada Sevilla’nın golu gelir. Bayılanlar oldu der amca. Tabiki kendisi Fethi’nin topu kaleden çıkarıp orta sahaya koşmasını gözünden kaçırmamıştır. Anlatanlar hep inananların tarafındadır. Her biri kendi hikayesinin kahramanıdır adeta. Daha da süslendirirler 30 yıl oncesini gözlerinin önüne getirirken, İspanyollar purolarını yakmış bacak bacak üstüne keyif sürerken başlamıştır onlar Es-Es tezahuratına. Onlar ateşlemiştir sahadaki akademi mezunu okumuş çocukları. Onu takiben, şimdilerin iktisat o zamanların futbol profesoru Fethi’nin 3 golu ve Eskisehirspor tarihine geçen o ünlü slogan: 10 dakikada Sevilla!

Hikaye biter bitmez başka bir emektar dahil olur bu hoş maç öncesi tribün nostaljisine. Peki ya 63 gol attıgımız sezon nasıldı denilir, iç geçirilir 34 gol atan Galatasaray’ın şampiyonluğuna. Anılara dalıp muhabbet koyulaşınca asıl kahramanlara sıra gelir. İstanbuldan çok da uzak olmayan bu Anadolu kentinde Metin Oktaylar, Can Bartular veya Baba Hakkılar değildir bu hikayelerin en şık abileri. Taraftarın kendisidir. Kendi bağırlarından yetişen Amigo Orhan da esas oğlan. O elini kaldırdığında tum Eskisehir’i susturan, indirdiğinde şimşekleri çaktıran Amigo Orhan.

Türkiye’ye tribün kültürünü biz getirdik derler; görsel şovları,tezahuratları futbol sahalarıyla tanıştıranlar da onlardır, Ilk kez deplasmana gidenler de. O kadar güzeldir ki hikaye, herşeye inanasanız gelir. Maç saati yaklaşırken bir yandan, en buruk hikaye en sona saklanmıştır. Hatırlarmısınız Beşiktaş maçını? Beşiktaş’ın kazanıp şampiyon olduğu, Eskişehir’in ise küme düştüğü maç. Bitiminde son bir kez Es-Es çekmek isteyen taraftarın Orhan’ı sahanın ortasına çağırıp, şimşekleri çaktırdığı mac. Orta yuvarlakta yüzünü kapatıp yere eğilen Amigo Orhan ve onunla birlikte ağlarken bağıran binlerce taraftar. Son bir kez.. Es Es Es Ki Ki Ki Eski Eski Es...

Başı kadar güzel olmayan bu sonla biter bütün hikayeler Eskişehir’de. Sonrası ise benim çocukluğum, rakip artık Galatasaray değil, Halk Bankası. Hentbolda Eskisehir Eti’nin şampiyonluklarıyla avunduğumuz yıllar. Yine de her Eylül ayında efsane geri dönecek umuduyla Atatürk stadına gidilir, her mayıs ayındaysa hikayeler yine hüzünlü biter. Baştan alalım hikayeyi denir, bu sefer sonu da güzel olacak...

Devamı - Anadoludan Bir Tribün Hikayesi

2.05.2009

Quinta del Buitre


1980leri akli basinda yasayan bizler icin efsane Real Madrid'di ve o Real Madrid'in en onemli gucu "Quinta del Buitre" 5 Akbabalardi.

1980'lerin ikinci yarisina gelindiginde Real Madrid altyapisindan yetistirdigi yeni nesil ile Avrupa ve Ispanya sahalarinda boy gostermis ve 1980'lerin ikinci yarisinda 5 tane ustuste Ispanya sampiyonlugu, 3 Ispanya Super Kupasi, 2 UEFA kupasi ve 1 Ispanya kupasi kazanmisti...
Cocuktuk ve tek TRT'nin tek kanalli gunlerinde babamla oturup buyulenmis gibi yesil cimler uzerinde yari sahayi gecen tek bir rakibin uzerine akbabalar gibi saldiran 3 Real Madrid'liyi seyrediyorduk. Her rakibin karsisinda 3 Real Madrid'li vardi ve o zaman ki cocuk aklim bunu anlamakta zorlaniyordu.

Real Madrid kendi altyapisindan yetistirdigi futbolcularla Ispanya'yi ve Avrupa'yi fethediyor ben ise cocuk gozlerimle Hugo Sanches'in taklalarina odaklaniyordum.

Takimin alyapidan gelen 5 tane asil yildizi vardi ve Ispanyol gazeteci Julio Cesar Iglesias bu besliye en parlaklari olan Emilio Butragueno'nun lakabindan esinlenerek (El Buitre"Akbaba") Quinta del Buitre "Akbaba Beslisi veya Akbabalar Cetesi" adini verdi. Cetenin uyeleri Emilio Butragueno, Manuel Sanchis, Martin Vazquez, Michel ve sonradan Zaragoza'ya gecen Miguel Pardeza idi. 

Akbaba Beslisine eslik eden adamlara baktigimizda yine o yillarda sokaklarda taslardan kale yapip plastik topun pesinden kosan bizler icin idol olan adamlari goruyorduk: Francisco Buyo, Chendo ve tabiki Hugo Sanches...

Biz o zamanlar politika bilmezdik, hayallerimizin pesinden kosardik kim Katalanmis kim Kastilyaliymis anlamazdik ki. Saha da buyuleyici birseyler oluyor ve futbol denen seyi bize sevdiriyordu. Rakip basina dusen uc beyazli adam topu aliyor ve bir sekilde rovesataya kalkmis Hugo Sanches'in ayagina gonderiyordu ki saniyeler sonra Hugo Sanches'in taklalarini goruyorduk.

Biz futbola asik olduk o yillarda ve ben Real Madrid'li oldum kendime Fenerbahce'li demeden cok once... Onun icin Viva Real Madrid...
Devamı - Quinta del Buitre

29.04.2009

Garrincha - Estrela Solitária


Dünya üzerinde adına film yapılmış çok az sayıda futbolcu var bunlardan biri de benim kendimce hayatımda izlediğim en büyük futbolcu olan Garrincha...

Garrincha adına tam iki film çıkardı Brezilya. İlki 1962 yapımı "Garrincha, Alegria do Povo (Ormanın Kahramanı)" diğeri ise günümüze daha yakın 2003 yılında Ruy Castro'nun kitabından uyarlanan "Garrincha - Estrela Solitária (Yalnız Yıldız)"

Ayrıca burada da Garrincha'nın güzel bir videosunu da izleyebilirsiniz...


Devamı - Garrincha - Estrela Solitária