Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.07.2010

Artık Dünya Kupasından Konuşabiliriz



Yüzyılın overrated iki takımı, İngiltere ve Brezilya artık -ve en sonunda- elendikleri için artık gerçek futboldan konuşabiliriz. 

Yıldızı olmadan kendini favori gören Brezilya, bugün gerçek futbolcular karşısında teknik olmasa bile taktiksel üstünlüğünü koruyamadı ve beklenen sonuçla kupadan elendi. 

Brezilyasız bir dünya kupası izlemek, en azından çeyrek finalden sonra, geç de olsa hakettiğimiz bir keyif. Bunu bize sağlayan Hollanda'ya teşekkürü borç biliriz. 

Darısı, Brezilya'nın elemelerden çıkamadığı bir Dünya kupası.... Biliyorum çok şey istiyorum, ama ben futbola inanıyorum.... 


Devamı - Artık Dünya Kupasından Konuşabiliriz

21.04.2010

Dünya Cumhurbaşkanlığı Kupası - Mundialito


Dünya Kupası, bilindiği gibi ilk kez 1930 yılında düzenleniyor. Avrupa katılımı olarak fakir diyebileceğimiz, ve dönemin şartlarının gerektirdiği üzere şimdikinden farklı bir düzenlemeye sahip olan bu turnuvayı evsahibi Uruguay kazanıyor. Kupanın ismi, yaratıcısı olan FIFA başkanının ismini onulandırmak amacıyla, 1946 yılında Jules Rimet Kupası olarak değiştiriliyor. Zaman içinde birçok uygulama değişikliğine uğruyor kupa, ancak 40. yılında, kurallar gereği, 3 kez kazanan ilk ülke olan Brezilya’nın müzesine bir daha ayrılmamak üzere gidiyor.

1980 yılında ise, Dünya Kupası’nın 50 yıllık geçmişi, Copa de Oro de Campeones Mundiales (Mundialito) adı altında bir turnuva ile şereflendirmeye karar veriliyor. Kupanın ilk sahibini bulduğu şehir olan Montevideo’da (Uruguay) o yıla dek kazanan 6 ülkenin katılımı ile gerçekleşmesi planlanan turnuvaya, 1960 şampiyonu İngiltere, gitmeyi reddediyor. Asal sayı karşıtı organizatörler, kupanın 6 takımla katılımının şart olduğuna, dolayısıyla İngiltere’nin yerine başka bir ülke takımını turnuvaya katmaya karar veriyor. Aday olarak, 1980 yılına kadar 2’şer kez final oynayıp kaybeden 3 ülke takımı var: Macaristan, Çekoslovakya ve Hollanda. (Bunlara ek olarak İsveç, 1 kez gümüş madalya ile yetinmek zorunda kalmış.) Dünya Kaybedenler Kupası’nın en büyük 3 adayından Macaristan ve Çekoslovakya’nın ne suçu var bilemiyoruz, ancak bu 3’lü arasından, son 8 yıla futboluyla damgasını vurmuş olan Hollanda Milli Takım çağrılıyor. Toplam 6 takımdan, 2 grup oluşturuluyor: Uruguay, Hollanda ve İtalya’dan oluşan A Grubu, ve Arjantin, Brezilya ve Batı Almanya’nın oluşturduğu B Grubu. Maçlar şu skorlarla tamamlanıyor:

A Grubu:
Uruguay – Hollanda: 2-0
Uruguay – İtalya: 2-0
İtalya – Hollanda: 1-1

B Grubu:
Arjantin – B.Almanya: 2-1
Brezilya – Arjantin: 1-1
Brezilya – B.Almanya: 4-1


Açılış seremonisi ve şampiyon Uruguay'ın tüm golleri

Bu sonuçlardan sonra ortaya çıkan finalde, 10 Ocak 1981 günü Uruguay, Brezilya’yı 2-1 yenerek kupayı müzesine götürüyor. Goller Barrios (Uruguay-50’), Socrates (Brezilya-62’), ve Victorino (Uruguay-80’)’dan geliyor. Böylece Uruguay, Mundialite Kupası’nı kazanarak, bir nevi, Jules Rimet kupasını uzun dönemde 2-0’dan 3-2 müzesine götüren Brezilya’ya karşı rövanşı almış oluyor. Jules Rimet Kupası ile karşılaştırdığında değeri devede kulak olan bu kupa, Uruguay’ın uzun süredir hasret olduğu –ve tahminimce uzun süre daha hasret kalacak olduğu- bir Dünya Kupası için bir teselli ikramiyesi oluyor.

Kupa, Rodolfo Rodriguez'in ellerinde yükselirken

Kupadan akılda kalacak ilginç bir not ise, iki Avrupa ülke takımı arasında yapılan tek maç olan İtalya-Hollanda maçını sadece 15bin seyirci izlerken, diğer maçlara gelen seyirci ortalamasının 60 bin civarında olması. Bir enteresan nokta daha, Uruguay’ın Mundialito’daki teknik direktörünün (Roque Maspoli), 1950 finalinde Brezilya’yı aynı skorla yenip kupayı müzesine götüren takımın kalecisi olması.

Kupada Passarella, Ardiles, Kempes, Socrates, Baresi, Ancelotti, Tardelli, Jol, Van Bruekelen, Briegel, Schumacher, ve o zamanlar gencecik bir fidan olan Maradona gibi birçok yakından tanıdığımız isim de yer alıyor. Ne kadar şaşaalı ülke isimlerine ev sahipliği yapmış olsa da, kupayı -daha doğrusu kazananın 50 senelik şerefi şıp diye hakedişini- anlamsız kılan bir yan var; aynen, sezonluk başarıyı ortaya koymaktansa, sponsorlara para kazandırma amaçlı bir şov maçı olan Süper Kupa, veya zamane Cumhurbaşkanlığı Kupası gibi. Yoksa o güne kadarki kupaların altında imzası olan Stabile’nin, Ademir’in, Cruyff’un, Pele’nin, Beckenbauer’in, Garrincha’nın, Moore’un, Meazza’nın, ve nicelerinin yer almadığı Dünya Kupası - 50 Yılın En Büyüğü'nden ben ne anladım ki?
Devamı - Dünya Cumhurbaşkanlığı Kupası - Mundialito

5.05.2009

Endüstriyel Futbol Çağında Hollanda Ligi: PSV Nasıl Kurtulur?




Pek içime sindiremeden kabul ettiğim bir gerçek endüstriyel futbolun yükselişi. Tamam, günümüzde 22 tane yıldızın başrol oynadığı El Classico izlemek çok daha zevkli ama ertesi gün spiker tabiriyle “yerli El Classico”yu izleyip, yabancısıyla yerlisi arasındaki uçurumu görmekte bir o kadar düşündürücü. Aslında biz ülke olarak henüz çok şikayetçi değiliz bu durumdan; ne de olsa bizim eskiden de dünya devleri arasına dahil olma arayışlarımız hep sonuçsuz kalmıştı. Ama artık annesinin liginde oynayanlar sadece bizim klüplerimiz değil. Artık bir Benfica’yı, bir Göteborg’u ya da bir Steaua Bükreş’i şampiyonlar ligi finalinde tekrar görmenin imkansız olduğunu biliyoruz. İngiltere, İspanya ve biraz da İtalya’nın kalburüstü takımlarının yükselişine birazcık olsun ayak uydurabilen takımların sayısı da gün geçtikçe azalıyor.

İşte o düşüş evresindeki takımlardan birisinin, PSV’nin taraftari olan Hollandali bir ekonomi profesörü ile sohbet ediyordum geçenlerde. Hollanda’nın asla dünya şampiyonu olamayacağını savunacak kadar umutsuzdu kendisi. Ama konu PSV’ye gelince akademik dünyanin şaşalı laflarıyla giderdi endişemi: “Aslında futbolda başarı ekonomideki business cycle’lara benzer, biz şu anda iniş evresindeyiz ama her inişin bir çıkışı da vardır”. Öncelikle bu yabancı dilde yazılmış terimi, herhangi bir ekonomik aktivitede normal akışın dışına çıkan sapmalar olarak basitçe açıklayalım. Hatta daha da basitleştirelim: iniş ve çıkışlar. Ama basit olanları anlamamak gibi bir alışkanlığı olan ülkemde farkına varılmayan ya da varılmak istenmeyen bir olgu bu. Öyle ki henüz Türkçe karşılığı bile yok. Yine de biz iniş ve çıkışlar diye adlandıralım yazının kalan kısmında.

Futbola haddinden fazla akademik yaklaşan bu mantıkta bile nice doğrular bulmak mümkün. PSV, 11 yıl sonra sampiyonluğa ulaştığı 1974 yılını takiben 4 sene içerisinde 3 kez daha ligi en üst sırada tamamlamayı başardı. Daha sonrasında zirveden uzak geçen 7 yıl ve 1985-1991 yılları arasında 6 senede gelen 5 şampiyonluk. 1992’de tekrar inişe geçti ama 1999’da geri döndüğünde günümüze kadarki 9 yılda 7 şampiyonluk daha kazandı. PSV’nin bu iniş çıkışlarını faz farkıyla tekrar eden takımsa Ajax’tı. PSV dinlenirken üstüste Ajax, Ajax dinlenirken üstüste PSV şampiyon oluyordu. Diğer yandan, bu iki büyük bir dönem kazanıp bir dönem kaybederken, bir de hiç dinlenmeyen ama sürekli kaybedenler vardı Hollanda’nın güneyinde. Bütçesi en az bu iki tam kadar kuvvetli olan, ülkenin en büyük taraftar ve sponsor potansiyeline sahip takımı Feyenoord son 30 yıla sadece 3 şampiyonluk sığdırabilmişti. Herbiri neredeyse 10’ar yıl arayla.

PSV ve Ajax her iniş döneminde anlık sportif başarılardan feragat ediyor, yerine altyapıdan gelen gençlere ve potansiyel sahibi yabancılara yatırım yapıyordu. Çıkış döneminde ise bu oyuncuları rekor bedellerle İspanya ve Ingiltere’ye gönderiyordu. Diğer yandan yenilgiye ve başarısızlığa tahammülsüzlük yüzünden, Rotterdam şehrinin kendisi gibi futbol takımı da Türkiye’den manzaralar sergiliyordu. Fanatik seyircilerin gönlünü alacak, başarısızlıkları unutturacak pozisyon doldurmaya yönelik geçici transferler sonrasında her sene zirveden uzak kalıyordu Feyenoord. Başarıdan uzak kaldıkça, Dirk Kuyt ve Robin Van Persie gibi yıldızlarını Klas-Jan Huntelaar’ın neredeyse onda biri bonservis bedeliyle uğurluyor, yerlerini ise Van Bronckhorst ve Roy Makaay ile dolduruyordu.

Aradaki farkın sırrı, bu iniş ve çıkışları yönetebilmekteki marifetle açıklanabilir. Her sezon tüm kaynaklarını harcamaktansa, bazı dönemler kaynaklar yaratıp, bazı dönemlerde birikimleri harcamak. En azından kaynak sıkıntısı çeken, daha doğrusu futboldan elde edebileceği en büyük gelir kaynağı kendi yetiştirdiği oyuncusunun bonservis bedeli olan takımlar için bu böyle. Aslında bu iniş çıkışlar sadece büyük liglere oyuncu yetiştiren Hollanda ligine ait değil. Bu kadar şiddetli olmasa da dünyanin en büyük klupleri bile ara ara çöküş dönemlerine giriyorlar. Önemli olan bu bocalama dönemlerinde üzerine yatırım yapılacak bir ya da iki oyuncu çıkarabilmek. Ronaldo’lu Barcelona’nın son şampiyonluğu ile günümüz Barcelona’sının ilk şampiyonluğu arasında tam 6 yıl var. Xavi, Puyol, Iniesta’nın ilk forma şansı bulduğu 6 yıl.

İşte bu yüzden cok sevinçliydi konuştuğum PSV taraftarı. Takımının bir düşüş döneminde olduğunu kabul ediyor ama taraftardan yöneticisine herkesin bunun farkında olduğunu ve klubün doğru adımları atmakta geç kalmadığını söylüyordu. Tabi kendileri düşüş dönemindeyken şampiyonluğun rakip şehir Rotterdam’a değil, kuzeydeki ufak şehir Alkmaar’a gitmesinin de payı vardı. Ne yazıkki, ancak bu son nedeni söylediğinde aklıma geldi, şampiyonluk yarışında ezeli rakibi Beşiktas yerine Sivas’ı tercih eden Fenerbahçe ve Galatasaray.


Devamı - Endüstriyel Futbol Çağında Hollanda Ligi: PSV Nasıl Kurtulur?