Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.08.2010


"Hiç kimse geçilmez değildir. Ben bir gün onlardan daha iyi olacağım ve o gün geç değil çok yakın."

Nevin Yanıt, bundan 1,5 sene önce verdiği röportajda bunu söylüyordu. Bugün Nevin, Avrupa'nın en iyisi oldu. Kazandığı başarı ayrıca Türkiye tarihinde de bir ilk: coğrafi yapısı ve spor kültürü orta ve uzun mesafe koşulara uygun bir ülkede, kısa mesafenin bence en zor dalı olan engelli yarışta bir şampiyon çıkarıyoruz.

Nevin'in doğup büyüdüğü kent Mersin, tıpkı şampiyon olduğu Barselona gibi; nüfusları aynı, ikisi de Akdeniz'in önemli bir liman kenti ve yüzden de bölgenin en önemli ticaret merkezlerinden biri. Fakat Mersin ile Barselona'nın benzerliği buraya kadar: 1992 Olimpiyatları öncesinde yaşanan büyük inşaat hamlesi sayesinde, gerek profesyonel gerek amatör sporculara kent alanı içinde yeterli tesis ve imkanı sağlayan Barselona kenti, 1992'den beridir Olimpiyat dışında sayısız spor etkinliğine ve Nevin gibi sayısız şampiyona ev sahipliği yaparken, Mersinimiz, kendi kızına bir tartan pist bile bulamıyor. Nevin şu anda Fenerbahçe klübünün sporcusu, şartları herhalde ilk gençlik yıllarına göre daha iyidir ama o zamanlarda her gün en yakın tartan pistin bulunduğu kent olan Adana'ya 70 km mesafeyi gitmek zorunda kalıyormuş. Fakat sonra Nevin'in alt branşlardaki başarı ve rekorları (ve diğer Mersinli atletlerin de çabalarıyla) yetkilileri harekete geçirmiş ve geç de olsa Mersin tartan bir piste kavuşmuş.

Nevin bugünün kahramanı, herkes onu bir süreliğine hatırlayacak. Sonra tekrar bir başarı kazanacak ve toplum olarak onu tekrar hatırlayacağız. Fakat bu arada, birileri bu başarıdan nemalanmak adına, yetenekli sporcuların bulunduğu bölgeler başta olmak üzere ülkedeki bütün kentlere en temel spor tesislerini inşa etse, Nevin gibi şampiyonların başarıları sadece kendisinin değil, onun gibi nice gencin önünü açar.
Devamı -

12.06.2010

Dünya Kupası: Güney Kore 2 - Yunanistan 0





1994 felaketinden sonra, bu turnuva Yunanistan bir temize çekilecek dünya kupası tarihinin başlangıç paragrafı olabilirdi. Hem 94'ten beridir köprünün altından çok sular akmıştı: Yunan halkı dışında pek kimsenin hatırlamak istemediği bir Avrupa Şampiyonluğu vardı araya sıkıştırdıkları. Bu sefer, turnuva şanssızlıklarını kırmak, gol atmak, hatta galip gelmek istiyorlardı. Güney Kore maçı bütün bunlar için en ideal başlangıçtı zira Koreliler ne Arjantinliler gibi üst düzey tekniğe, ne de Nijeryalılar gibi baskıcı bir fiziğe sahiptiler. 


Yunanistan'ın ve Otto Rehhagel'in atladığı ufak bir nokta vardı: çocukluğumdan beri izlediğim her turnuvaya katılan Güney Kore, rakibine göre ciddi bir tecrübe avantajına sahipti. Ayrıca özellikle Hiddink döneminde, sınırlı teknik kapasiteleri ve fizik güçlerini akıllıca kullanmayı öğrendiler ve bunu maç boyunca sürdürme konusunda ciddi yol katettiler. Yunanistan ise klasik düşük tempolu oyunu ile rakibini önce defansta sönümleyip, sonra Charisteas gibi pivot forvetlerle bitirmeyi düşünüyordu. Yunanistan'ın artık modası geçmiş taktiği bugün Kore karşısında patladı. Tam Türk tipi, yan topta adam kaçırarak yenilen golden sonra, Rehhagel'in taktiği iflas etti. Düşük tempo ile hücum etmeye çalışan Yunanistan, defansını ileri çıkaran Kore takımı tarafından hemen orta sahanın  önünde durduruldu. Rakiplerinin aksine tek top ve hızlı tempo ile oynayan Kore, kontra-ataklarla rakibinin ceza sahasında ciddi tehlikeler oluşturdu. 






FUTBOLUN AFFEDİLMEZİ: DÜŞÜK TEMPO

Günümüz futbolunda, hemen her eksikliği kapatacak bir merhem tipi oyun planı mevcut. Kısa oyuncular, hızla ara paslarla, fizikli oyuncular tam saha presle, güçlü yönlerini vurgulayıp, eksik yönlerini kapatan futbolu sahaya yerleştirebiliyorlar. Günümüz futbolunun affetmediği tek şey ise düşük tempo. Gerçekten de düşük tempoya merhem olacak bir oyun planı yok ve tempolu rakipler bu eksikliği hiç affetmiyorlar. Yunanistan bu ağır tempo ile oynamaya devam ederse, Dünya kupalarında değil galibiyet, gol bile atamaz. 


Kore futbolunun 2002'den beridir yaşadığı gelişim inanılmaz. Artık Avrupalı nispeten zayıf takımları -Yunanistan, Slovakya vb- rahatça yenebilecek duruma gelmişler. Maç öncesi herkesin sıkıcı ve temposuz olacağını düşündüğü bir maçı, neredeyse tek taraflı gayretleri ile bu turnuvaya yakışacak bir düzeye getirdiler. Bu başarıda Hiddink'in payı büyük olsa da, bu ne tek adamla, ne de tek başına milli takımla başarılacak bir şey: açıkçası son 10 senede gösterdikleri uluslararası performans, Avrupa'nın büyük takımlarında oynayan yıldız oyuncuları, Kıta Avrupası'nı örnek alan taktiksel dağılımları ile Güney Kore, şu an tartışmasız Asya kıtasının en büyük futbol takımı ve futbol ülkesi olmuş durumda. Japonya başta olmak üzere diğer kıtasal rakiplerinin, Kore'nin seviyesine ulaşması için daha çok fırın ekmek yemesi gerekiyor. 


Yunanistan içinse diyebileceğim tek şey, ülkece iyi bir sene geçirmedikleri. Futbol ekonomik krize merhem olmasa bile, olası başarılar kötü günler geçiren Yunan halkı için moral olacaktı, ne yazık ki olmadı. Bu oyun ile Nijerya ve Arjantin karşısında varlık gösteremezler. Aslında turnuva Ege karşısı için çoktan bitmiş bile olabilir. 
Devamı - Dünya Kupası: Güney Kore 2 - Yunanistan 0

7.06.2010

Amerikalı'nın Futboldan Anladığı

TIME takip ettiğim dergiler arasında değildir. Yine de, raflarda dergilere göz gezdirirken, kapağında güzel bir ilüstrasyonla dosya konusunu futbola -daha doğrusu Dünya Kupası'na- ayıran son sayısı ilgimi çekti ve aldım. Nerdeyse 30 sayfa futbol ve dünya kupası hakkında bilgi veren dergi ana okuyucu kitlesi futboldan uzak Amerikalılar olduğu için bu blogu takip eden pek çoğumuz için bayat ve genel geçer bilgiler vermekten öteye gidememiş. Fakat işin asıl ilginç yanı, futbol gibi Amerika'nın belki de göreceli en iddiasız sayıldığı spor alanında bile, futbol cahili Amerikalılar'ın kafasını karıştıracak denli şovenist davranışlara girmişler. 

KUPAYI KAZANMA ŞANSI OLAN ABD!

İlk olarak bu kupanın izlenmesi gereken yıldızlarını saymışlar: listede 7 oyuncu var ve 6 tanesi Messi, Ronaldo, Maicon, Rooney, Casillas, Eto'o gibi gerçek anlamda yıldız oyuncular. Fakat hınzır Time editörleri biraz da rayting kaygısı ile araya 7. olarak ABD takımından Clint Dempsey'i yerleştirmişler. Bu listeye bakan bir garibim Amerikalı, ya kendi oyuncusunu Maicon, Rooney klasında sanır. Yetmemiş, bir sonraki sayfada "Kupayı Kazanabilecek 7 Takım" listesi yapmışlar. Brezilya, İspanya, Arjantin, İngiltere, Hollanda ve İtalya'nın yanında bilin bakalım kim var? 60-1 şans verdikleri (ama listeye de soktukları!) ABD... Kazanabilecek 7 ülke arasında Almanya'nın sayılmaması da başka bir tartışma konusu... 

Yetmemiş, Dünya Kupası'nda başarı elde etmiş ülkeler arasına ABD'yi koymak için 3.leri de içeren garip bir "kazananlar" listesi yapmışlar. 1930'da kazandıkları bronz ile ABD sıralamaya girerken, 2002'de üçüncü olan Türkiye bu kazananlar listesinde yok. Listenin Amerika-Avrupa mücadelesini ortaya koymak için yapılması durumu daha da vahim hale getiriyor. 

Son olarak bir de dikkatle izlenmesi gereken 4 oyuncu belirlemişler. Bu sefer, birileri evsahibi ülkeyi hatırlamış da listeye Pienaar'ı koymuş. David Villa ve Buffon'un olduğu listenin 4. oyuncusu ise Tim Howard! Bu arada, Amerikan takımının gerçek starı Landon Donovan'dan ise kapak konusunda değil, bir sonraki yazıda "kısaca" değiniyorlar. 

Not: Aldığım derginin Amerikan iç pazarı için üretilen edisyonu değil, Avrupa edisyonu olduğunu da belirtmeliyim. 
Devamı - Amerikalı'nın Futboldan Anladığı

22.05.2010

Karşıyaka'nın Bahtsızlığı

Perşembe akşamı arkadaşlarla beraber Karşıyaka tribünlerindeydik. İzmirle bir alakam olmamasına rağmen, Karşıyaka ve Göztepe takımlarının oluşturduğu lokal rekabeti her zaman takdir etmişimdir. İzmir'in takımlarından bu sene en bahtlısı kuşkusuz Bucaspor. Bucalılar tarihlerinde ilk kez Süperlig'e çıkarlarken, Süperlig'in (Eski adıyla Birinci Lig) eski gediklilerinden Karşıyaka ve Altay da yükselme grubunda Süperlig'e kalan son bileti kapmak için kıyasıya bir mücadeleye girdiler.

Karşıyaka son yıllarda sık sık Süperlig'in kapısını çalıyor fakat bir türlü istenen, özlenen Süperlig Karşıyakalılara kısmet olmuyordu. Perşembe akşamı da benzer bir durum yaşandı; Ziya Doğan'ın yönetiminde tam bir "Mahmutpaşa kesimi Lucescu futbolu" oynayan Konyaspor, tek şut ve tek golle maçı aldı. Karşıyaka adına ilk yarıda sahada hiç bir şey yoktu. Konyaspor çok sakin bir oyun ve sıkı alan savunması ile Karşıyaka ortasahasını sindirdi. Arada da kanattan bindirmeler ile gol aramaya çalıştı. Konyaspor'da Ziya Doğan'ın çanta oyuncularından  Celalettin Koçak gibi fuleli açıkların olmayışı Karşıyaka için olumlu bir durumdu; defansı ağır olan Karşıyaka kalesinde daha fazla gol görebilirdi.

İkinci yarıda ise, özellikle de taraftarın desteği ile Karşıyaka oyunun hakimi oldu. Fakat ortasahada Kıvanç Karakaş dışında ayağına top yakışan ve iyi top dağıtan oyuncu yok. Bu arada Kıvanç için ayrı bir paragraf açmak lazım, kendisi 1985 Üsküdar doğumlu ve bu sezonki performansı ile pek çok Süperlig ekibinin ilgisini çekiyor. Bu maçta da, Karşıyaka adına kritik pas ve şutların çoğu onun ayağından çıktı. Onu yakında başka bir takımda görebiliriz.



Erdoğan Arıca, Ziya Doğan'dan önceki Anadolu takımı hocası neslini temsil ediyor. Ziya Doğan ve benzerleri Lucescu başta olmak üzere İtalyan ve Doğu Avrupa futbol ekollerinden etkilenirken, Arıca ve nesildaşları daha çok uzun toplar ve doldur-boşaltlar ile rakibin üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Açıkçası bu sistem bana artık eskimiş ve geçerliliğini çoktan yitirmiş bir sistem gibi geliyor. Zaten Ziya Doğan'ın fizik gücü kuvvetli takımı karşısında yüksek topların çoğu geri döndü, 2. yarı Karşıyaka dominasyonu ile geçmiş gibi görünse de aslında topu topu birkaç ciddi pozisyon yaratılabildi.

Karşıyaka'nın aslında bu futbol anlayışı ile buraya kadar bile gelmesi mucize ..... dememek lazım çünkü bunun arkasında bence tek bir cevap var: Reha Kapsal. Reha hoca -ki kendisi Rıdvan Şimşek gibi bir yıldızı  da futbolumuza kazandırmıştır- geçen sezon adeta yeni baştan kurduğu takımla ve dar bütçeyle büyük başarı elde etti. Kurduğu bu kadro, kendisi klüpten ayrılsa da yine de aynı sinerji ile devam etti ve bugünlere geldi. Reha Hoca ilginç bir kişilik, takım kurma ve genç oyuncu bulma özellikleri ile bana Ersun Yanal'ı hatırlatıyor. Ersun Hoca'nın kurduğu Manisa ve Trabzon takımları kendisinden sonra gelenler tarafından korundu ve çeşitli başarılara ulaştılar. "Takım  kuran hoca" ile "Takım yöneten hoca" farklı şeyler gibi, bazen ikisi birden yürümeyebiliyor, sizin kurduğunuz takımı başkaları alıp başarıya ulaştırıyor. Umarım Reha Hoca zamanla sadece takım kuran değil, kurduğu takımla Süperlig'e çıkan hocalardan olur zira onun gibi yetenekli hocalara ne kadar ihtiyacımız olduğunu bu sezon hepimiz Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam örneğinde gördük.

Karşıyaka taraftarına değinmeden geçmemek lazım çünkü onlar gecenin gerçek şampiyonlarıydılar. Tribünlerde Konyalı ve Karşıyakalı taraftarlar nerdeyse eşit sayıda olmalarına rağmen (Karşıyaka biraz daha fazlaydı) organize şarkı ve tezahüratlarıyla rakip taraftarları susturdular. Konyalılar 80. dakikadan sonra biraz da umutları azalan Karşıyakalıların izin vermesiyle, seslerini duyurmaya başladılar. Sahada maçın hakimi ve galibi Konya, tribünlerde ise Karşıyaka idi.

Süperlig'e çıkmaya çok yaklaşan Konyaspor'a tebrikler, Karşıyaka'ya da geçmiş olsun....

Devamı - Karşıyaka'nın Bahtsızlığı

16.05.2010

Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

Sezonun son akşamı için alışılmadık derecede sessiz İstanbul sokakları. Kadıköy'de devam eden olayları saymazsak da bu gece kendi kişisel tarihimde ilk defa "Şampiyonluk Gecesi" İstanbulumun dışında yaşanıyor. Bizim gibi burada doğup büyüyenler için kupa, aslında hep evin içinde kalan ama durmadan da salondan yatak odasına oradan da başka bir odaya geçen sarı parlakça bir nesnedir. Normalde en fazla bir seneliğine kiralanan kupaya, İstanbul o kadar uzun süre el koydu ki, kupanın bir gün bize nanik yapıp evin dışına, başka ellere gideceğine kimse inanmadı, ta bu geceye kadar... 

1984'teki Trabzonspor şampiyonluğunda sadece 3 yaşındaydım, o yüzden yaşananlar hakkında bir hatıratım yok.   1996'da Trabzon'da oynanan maça,  Kocaelispor, Gaziantepspor ve en son geçen sene Sivasspor'un şampiyonluk deparlarına şahit oldum. Ne olduysa artık, son düzlükte bu takımların nefesi yetmedi ve kovaladıkları kupa yine bizim evde kaldı. Ama hınzır Bursalılar, bu akşam kupayı bizim alıp kapıp kaçtılar, ve bizim evde de yaşayan pek çok futbolseveri de gizliden gizliye mutlu ettiler. 

Sezon başı ve sezon ortası yazdığım Bursa yazılarında değindiğim bir konu vardı: Bursaspor zaten büyük bir camia ve geçen seneye göre kadrosunu en akıllıca güçlendiren takım. Şampiyonluğu kazanmaları bu büyüklüklerinin tescillenmesi anlamına geliyor. Fakat bu olayların bir yüzü, diğer taraftan bakınca Türk Futbolu için tarihin 2. büyük dönüm noktasında bulunuyor olabiliriz. Nasıl ki Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazanması takımlarımız için bir milat ve yeni bir -ve gayet yüksek- bir çıta olmuşsa, Bursaspor'un bu şampiyonluğu da ülke içindeki rekabet açısından benzer bir etki yaratacaktır. Bu akşam Bursa'nın sokaklarında karnaval yaşanırken, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde akşam yatağına girecek olan kulüp yöneticileri ve futbolcularının kafasında şu soru olacaktır: "Acaba biz de yapabilir miyiz?" 

Futbolu güzel kılan yegane şey tarihidir çünkü tarih anlatıldıkça abartılır, güzelleştirilir ve bir efsaneye dönüşür. Böyle efsane anlara çok fazla tanıklık edilmez. Kişisel futbol ajandamda, Bursaspor'un bu şampiyonluğu, 92'de Danimarka'nın ve 99'da Galatasaray'ın yaptığı ile aynı sayfaya yazılacak. Aynı sayfanın bir köşesinde şu not yer alacak: "Beşiktaş'tan zorla istifa ettirilen Ertuğrul Sağlam, başına geçtiği Bursaspor'u 1,5 senede şampiyonluk kazanan bir takım haline getirdi."

Bu haftayı Fulham'a ayırmayı düşünüyordum, artık Bursaspor ve Fulham'a ayıracağım. Yılın takımlarına gereken ilgi ve saygıyı göstermenin zamanı geldi de geçiyor. 

Tebrikler Bursa, tebrikler Bursaspor ve tebrikler "adam gibi adam" Ertuğrul Sağlam.
Devamı - Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

14.05.2010

Daltonlar


Jo Silva‚ izinsiz olarak ülkesine döndü.
Devamı - Daltonlar

12.05.2010

Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

Mayıs ayında güneş gibi parlamaya devam ediyor Fenerbahçe Spor Kulübü. Voleyboldan sonra Kadın Basketbol takımı da sezonu şampiyon tamamladı. Futboldaki kaotik ortama rağmen sadece futbola değil spora gönül vermiş Fenerbahçe taraftarları mutlu mutlu izliyorlar yazın gelişini. Bu süreçte belki de tek üzücü ama aynı zamanda gurur verici olan kaçırılan Avrupa Kupası oldu.

Genelde hep hatırladığımız, özellikle kötü sonuçlar sonrası dile getirdiğimiz İslam Çupi'nin sözünü tekrar etmeye gerek yok, ama son yıllarda Fenerbahçe büyüklüğü bir çok dalda şampiyonluk ve kupa büyüklüğü olarak önümüzde dimdik duruyor...

Flying Dutchman'in organize ettiği Amsterdam buluşmasında Fırat blogunda düzenlediği Türk Futbolunun En Nefret Edilen Figürü oylamasında Aziz Yıldırım'ın neden en üstlerde olduğunu anlamadığını söylemişti. Rakip takım taraftarlarını anlayabiliyorum, kendi yönetimlerine olan kırgınlıklarından ve kızgınlıklarından doğan nefreti Aziz Yıldırım üzerinden çıkarıyorlar. Ben de demiştim ki Fırat'a ben Fenerbahçe'li olarak ne sevmek zorundayım kendisini ne nefret etmek. Hayat görüşlerimizle hiç bağdaşmayan bir tek adam olabilir, egosu dünyada ender görülen bir yükseklikte olabilir ama bu adam Fenerbahçe'yi bir spor kulübü yaptı. Tek bu neden bile benim Aziz Yıldırıma'a sempati ve daha önemlisi saygı duymam için fazlasıyla yeterli. Futbolda başarısız deniyor ona da katılmıyorum, ben çocukluktan gençliğe geçerken 'acıların takımı' ile büyüdüm her sene ilk ikiye giren Avrupa'da eh işte kendine göre birşeyler yapan Fenerbahçe Futbol Şubesi de başarılıdır gözümde.

Sonuç olarak güzel günler yaşıyoruz, tadını çıkara çıkara, gülümseye gülümseye... Tebrikler ve Teşekkürler Fenerbahçe...

Devamı - Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

11.05.2010

Doğadan Çaldığın Yeter - Doğa İçin Çal (2)


Divane Bir Aşık Gibi'den sonra şimdi de Aşık Veysel'den Uzun İnce Bir Yoldayım, 91 sanatçı doğa için çalmış. Çok çok güzel olmuş yine...

http://www.dogaicincal.com/


Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim - official video from Doga icin cal on Vimeo.

Devamı - Doğadan Çaldığın Yeter - Doğa İçin Çal (2)

7.05.2010

Futbol Blogları Amsterdam'da Toplanıyor


Flying Dutchman'ın organize ettiği "FD Avrupa Organizasyonu" kapsamında bu cumartesi akşamı Amsterdam'da buluşuyoruz. Sanırım şu an altı blogger geliyor ve FD ilgili yazısında katılmak isteyen olursa rezervasyonda boşluk olduğunu söylüyor. Heyecanlı ve güzel bir gün olacak...
Devamı - Futbol Blogları Amsterdam'da Toplanıyor

6.05.2010

Kaptanın İntiharı


Kaptan nasıl bir hırs yaptıyla, yaradana sığınmış basmış tekmeyi Balotelli'ye! Karşı takımın günah keçisine saldırdığı için olaylar çok da büyümemiş ama aynısını misal Zanetti'ye yapsa herhalde sahada kan gövdeyi götürürdü.


Totti bu hareketi niye yaptı, açıkçası maçın hepsini izlemediğim için bir fikrim yok. Yalnız, İtalya'da kendi şehri Roma'da bile üstün zekasından parıltılar(!) gösteren Totti fıkraları pek meşhur. Kaptan iyi futbolcu, yetenekli ve karizmatik fakat sanırım göründüğü kadar zeki değil. Zaten bu Totti'nin yediği ne ilk ne de son halt.


Roma'nın ve Totti'nin kazanacakları bir şampiyonluk bu gece Balotelli'nin baldırlarında sona erdi. Kaptan gayet Roma tarzına uygun şekilde, kendi gladio'sunun üstünde intihar etti.


Devamı - Kaptanın İntiharı

5.05.2010

ÜLKÜCÜ GENÇLİK SAHAYA İNDİ

Günün en önemli haberi "Türkgücü Ülküspor"un kurulması. Futbol tarihimizde benzer bir örneği var mı diye bakıyorum ama bulamıyorum. Amatör bir spor klübü olarak kalırlarsa bence bir problem yok, sporcu etiği ve ahlakına uygun davrandıkları sürece tabii ki... 

Fakat işleri ilerletip, profesyonel liglerde hatta üst liglerde oynamaya başlarlarsa o zaman işin rengi değişir. Siyasi bir parti ile açıkça ilişkisi bulunan bir takımın yaptığı her maç aynı zamanda  politik mücadele olarak algılanacaktır, işin içine girecek futbol-dışı tartışma ve spekülasyonları düşünmek istemiyorum bile. 

Olumlu ya da olumsuz görüşlerden bağımsız olarak, Türkgücü Ülküspor'un kurulması haliyle diğer siyasi fikir ve partilerin de benzer takımlar kurmasının yolunu açmıştır. Bu yoldan devam etmek isteyenler olur mu bilinmez ama,  açıkçası bir futbolsever olarak siyasetin futbola asgari düzeyde temas etmesini savunuyorum. Nizam-ı alem gençliği, TKP'liler, AKP'liler ya da BDP'liler takım kurmaya kalkarsa sonumuz ne olur bilmiyorum. 

"Ülkücü gençleri sokak kavgalarından uzak tutmak için, “silah değil bilgisayar kullanın” çağrısı yapan MHP Genel BaşkanıDevlet Bahçeli, bu konuda yeni bir adım attı. Bahçeli, ülkücü gençler için, “Türkgücü Ülküspor” adında bir spor kulübü kurdurdu. 
Bahçeli, ülkücü gençlerin spor sahalarına ineceğini, kurdukları spor kulübünün adının Türkgücü Ülküspor olduğunu belirterek, “Kulübün adında Türk kelimesinin geçmesi konusunda İçişleri Bakanlığı’ndan bir mütalaa bekleniyordu. Olumlu yanıt geldi. Artık gençlerimiz için bir spor kulübü kurmuş bulunuyoruz” diye konuştu.
Kulübün beş ana dalda mücadele edeceğini kaydeden Bahçeli, bunları; “futbol, basketbol, voleybol, tekvando ve aikido” olarak sıraladı.

Atıcılık yok
Bahçeli, kulüpte atıcılık spor dalının olup olmayacağı konusunda şunları söyledi: “Atıcılık spor dalı olmayacak. Farklı şekilde ilişkilendirme yapılması ve yanlış yorumlar çıkarılmasını istemiyoruz. Bu nedenle atıcılık spor dalı olmayacak. Beş ana dalla yetineceğiz. Şimdilik yönetim kurulu oluşuyor. Sonra spor dallarının yönetimleri ve direktörleri belirlenecek.
 Şu an hocalarla temaslar sağlanıyor. Alanında profesyonel isimlerle görüşülüyor. Herhalde ilk olarak futbol takımında hızla yol alacağız. Bu takımlarımız amatör kümede rahatlıkla mücadele edebilecek seviyeye gelecek. Daha da ilerlemelerini arzu ediyoruz.”

Amblemi bozkurt
Bahçeli, kulübün ambleminin küçük bir bozkurt resmi olduğunu belirterek, “Kırmızı beyaz rekli Selçuklu motifinin ortasında, ay yıldız ve küçük bir bozkurt resmi bulunuyor” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Daha önce gençlerin sokakta kavga değil, eğitimlerinin gelişen dünyaya ayak uydurmasını istemiştik. Bu yönde başarılı da olundu. Şimdi gençlerimizin enerjilerini sokaklarda değil, sahalarda harcamaları için girişim başlattık. Bu konuda da başarıya ulaşacağımız kanaatindeyim” diye kornuştu."



Kaynak: Milliyet Web Sitesi
Devamı - ÜLKÜCÜ GENÇLİK SAHAYA İNDİ

3.05.2010

Anelka'nın Aziz Başkan'dan Ricası


Malumunuz Fenerbahçe finansal gücüyle kalecileri ve takımları dize getirmeye devam ediyor. Son dedikodular ise kulislere bomba gibi düştü. Çarşamba günü özel uçakla gizlice İstanbul'a gelen Anelka Aziz Yıldırım'la Paper Moon'da bir yemek yedi. Hasret gidilen ikili yemekten sonra geçtiğimiz hafta sonu oynanan Liverpool Chelsea maçı hakkında konuşurken Anelka'nın ilginç ricasını Aziz Yıldırım gülümseyerek karşıladı ve eski futbolcusunu kırmadı. Şampiyonluk yolunda Manchester United ile kapışan Chelsea'nın önündeki en önemli engel olan Liverpool'un kaptanı Gerrard'ı cepten arayan Aziz Başkan EPL şampiyonluk yarışına da bu şekilde karıştı. Gerrard'ın buna karşılık olarak: "Başkanım zaten Manchester şampiyonluk sayısında bizi geçmesin diye yatacağız biz ama seni mi kıracağım imzayı ben atarım" dediği öğrenildi. Bunlar olurken Aziz Başkan'nın Anelka'yla Paris aksanıyla Fransızca Gerrard ile espirili bir İngilizce konuşması dikkat çekti.

Dün oynanan maçta Gerrard kırılma noktasında Drogba'ya inanılmaz bir ara pası atarak takımının mağlubiyetide baş rolü oynamıştı...

Çivili Krampon Haber - Amsterdam
Devamı - Anelka'nın Aziz Başkan'dan Ricası

Ada'da Seçimler ve Değişim (!)


Ada'da önemli gelişmeler yaşanıyor,yaşanacak da...Bahsettiğim,Liverpool'un ruhsuz futbolu,Chelsea'nin şampiyonluğu ya da United'in son hafta inadı değil.6 Mayıs'ta ülke seçime gidecek ve büyük ihtimalle 13 yıllık İşçi Partisi iktidarı sona erecek.Küresel kriz öncesinden beri yaşanan sıkıntılardan bu yana bir takım değişimler yaşanmıştı.Kuşkusuz bu değişimlerin,siyasi ve iktisadi tesirlerinin dışında her türlü sosyal alana yansıdığını da söyleyebiliriz.Bugün gazeteler yazdı,mesela İngiliz futbolunun son Şampiyonlar Ligi'nde yarı finalist dahi çıkaramaması ya da kulüplerin birer birer borç batağına saplanmaları birer tesadüf müdür?Her köşeye sıkıştığımızda -haklı olarak- futbolun artık endüstriyel,küresel bir olgu haline geldiğinden söz ediyorsak,bu gelişmelerin,siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişmelerin birer yansıması olduğunu kabul etmeliyiz.

Muhafazakarların son zaferinin üstünden (1992) 18 sene geçmiş.Ardından 1997'de İşçi Partisi (Tony Blair) iktidara gelmiş.Tabii burada,İşçi Partisi'ni daha yakından tanımak için öncelikle Batılı işçilerin nerede durduklarını iyi bilmek gerekir.Yani,Thatcher dönemindeki direnişleri ve grevleri saymazsak,son yıllarda Batılı işçinin siyasi serüvenininde elde ettiği kazanımları,belirli bir demokratik çerçeve etrafında kazanılmış belli anayasal haklar ve mevcut sistem içi bir sendikacılık geleneğinden ibaret olarak değerlendirebiliriz.Dolayısıyla,İşçi Partisi pek tabii,umud edilen değişimler bir yana artan bütçe açıkları,artan yoksulluk ve Irak ve Afganistan gibi yaralar açarak çekiliyor Ada'nın siyasetinden.

İşçi Partisi'nin en sadık destekçilerinden biri olan Guardian dahi son seçimlerde Gordon Brown'un arkasında olmadığını bildirdi.İngiltere'nin Obama'sı,Liberal Demokrat Nick Clegg'i destekleyeceklermiş.Gerek seçim sistemindeki reformlar için gerekse azınlık sorunları,sosyal adaletsizlikler gibi konularda değişime daha hevesli olarak görünüyormuş Clegg.Böyle konularda Liberal Demokrasi ne ölçüde bir çözüm getirebilir tartışılır.Ancak ilginç olan,geldiğimiz noktada giderek güçlenen Muhafazakarlar ve Liberal Demokratlar mevcutken,İşçi Partisi'ne ait desteği giderek kaybolmasıdır.Adı üstünde Muhafazakar Parti'nin,ana sloganının "değişim" olması da bir başka ironidir.Ancak asıl değişimi gerçekleştirmesi gerekenlerin küresel resesyonlardan ve siyasi buhranlardan etkilenip edilgen hale gelmesi tüm muhalefet için böyle bir sloganı zaruri kılmıştır.

Britanya'nın mevcut seçim sistemindeki(sadece genel hatlarıyla bildiğim için detaylandıramayacağım) çarpıklıklar sebebiyle İşçi Partisi hala parlementoda en çok sandalyeyle temsil edilme şansı olan parti.Ancak anketlerde,Muhafazakar Parti'nin gerisinde,Liberal Demokratlar ile yarışır bir vaziyette.Çok temsilcinin çıkarıldığı küçük bölgelerde İşçi Partisi'nin önde olması sandalye yarışında daha avantajlı bir noktaya taşıyor Brown'u.Fakat seçim büyük ihtimalle koalisyonla sonuçlanacaktır.Peki,İşçi Partisi iktidarı sona erince sorunlar çözülecek midir?Obama Amerika'sında ne kadar çözüldüyse,o kadar çözülecektir.

Sosyalistler her zamanki gibi en arkada,seçim sisteminin onları yok saydığı yerde,usulca tarihin onları haklı çıkaracağı günü bekliyorlar.Zira ne acıdır ki herhangi bir müsibet yaşamadıkça onlara kulak vermek,dinlemek pek adetimiz değil.Yine sandalyesiz kalacaklar ve siyasi mücadelelerini legal platformlarda yürütmediklerine dair eleştiriler alacaklar.

6 Mayıs'ta İngiltere,Galler,İskoçya ve Kuzey İrlanda yöneticilerini seçecek,ancak durumun diğer seçimlerden daha vahim olduğunu belirtelim.Çoğu Avrupa ülkesi gibi Britanya'da,Yunanistan ve Portekiz gibi ciddi ekonomik bunalımların içerisinde.Tabii bunun etkileri kısa sürede diğer alanlara da yayılmakta.Kısacası 7 Mayıs sabahı Britanya Adası yeni bir siyasi iktidarla uyanmış olsa da ne bütçe açıklarının ne fütursuz borçlanmaların ne ayrımcılıkların ne de batak veren İngiliz futbolunun halinde bir değişme olacaktır.
Devamı - Ada'da Seçimler ve Değişim (!)

1.05.2010

ES-ES - A.C. Milan İşbirliği

Bir süredir konuşulan Eskişehirspor-A.C. Milan işbirliği nihayet bir protokolle resmiyet kazanmış. Türk futbolu ve Eskişehirspor için faydalı olacağını düşündüğümüz bir işbirliğinde iki takıma da yarayacak çeşitli ortak çalışmalar var:

- Eskişehirspor Kulübü A takım ve altyapı teknik direktörlerimiz AC Milan kulübü tesislerinde kalarak onların tecrübelerinden faydalanacaklar
- Eskişehirspor Kulüp doktoru dünyanın en önemli sporcu sağlık merkezi Milan Lab’de eğitim alacaklar
- Eskişehirspor Altyapı oyuncuları AC Milan kulübü altyapısında eğitim alabilecek
- AC Milan altyapı teknik direktörleri Eskişehirspor Kulübü’ne gelerek gerekli eğitimleri verecekler
- AC Milan, Eskişehirspor Kulübü A takımına iki kulübün üzerinde anlaştığı oyuncuları verebilecek
- İki kulüp programları doğrultusunda belirlenecek şehirde dostluk maçı yapacak ve geliri hayır kuruluşlarına bağışlanacak
- İki kulüp bu işbirliğini sembolize eden ürünler üretecek ve taraftar mağazalarında satışa sunulacak
- AC Milan kulübü Eskişehirde ortak bir futbol okulu açacaktır.

Görüldüğü gibi, sırf Pilot Takım - Ana Takım ilişkisinin ötesinde, iki takıma da faydalar sağlayabilecek çok boyutu olan bir antlaşmadan bahsediyoruz. A.C. Milan ürünleri Eskişehirspor sayesinde özellikle kentte (ve kısmen Türkiye genelinde) satış patlaması yaşayacaktır. Hala dünyanın en iyi altyapılarından birine sahip olan A.C. Milan klübünün altyapı tecrübesinden faydalanmak, Eskişehir camiası için adeta altın tepside gelen fırsattır, umarım bunu çok iyi değerlendirirler. 

Taraftar forumlarında bu işbirliği ciddi bir heyecan yaratmış durumda. Türkiye'nin belki de takımına en bilinçli sahip çıkan taraftar profili de burada kendini gösteriyor, takımlarının bu işbirliğinden öğrenecek çok şeyi olduğuna inanan Es-Es'li taraftarlar, sağlık yönetimi ve ürün pazarlaması konusunda Milan'ın örnek alınması gerektiğinde hemfikirler. 

Blog yazarımız Eren Belçika'da yaşadığı dönemde bizlere İngiliz takımları ile Belçikalı takımlar arasındaki işbirliğinden bahsetmişti. Oradaki uygulamalarla kıyaslandığında, Eskişehir-Milan işbirliği iki takım için de çok daha fazla potansiyel vaat etmekte. Şimdi Eren Milano'ya yerleşti, gerçi daha çok Curva Nord ile takılsa da, oradan bizlere bu işbirliği ile ilgili yaşanacak gelişmeleri haber vereceğine eminim. (Böylece bu işi de ona paslamış oldum, rahatladım) 

Son olarak şunu belirtmek lazım, bu işbirliği Türk futbolu için önemli bir kilometre taşıdır. Başarılı olmasını bir kenara bırakın, artık Anadolu'daki camiaların, kendi potansiyellerini aşmak için uluslararası işbirliklerine gitmesi gerektiğinin, bunun -en azından kağıt üzerinde- çok da imkansız olmadığının kanıtıdır bütün bu yapılanlar. Pastası paylaşılmış Türk pazarından yeterince beslenemeyen Anadolu takımları için her türlü uluslarası işbirliği hayati derecede önemlidir. Bunu ilk farkeden Gençlerbirliği olmuştu; zamanında Belçika üzerinden yürüttüğü ortak çalışmalarla takımına ve Türk futboluna pek çok oyuncu (Eskişehirspor'da da oynayan Youla gibi) kazandırmıştı. Eskişehirspor camia olarak çok daha büyük bir potansiyele sahip, Gençler'in açtığı bu yolda daha da büyük adımlar atacaklarına eminim. Darısı, hala takımlarını esnaf mantığı ile yönetilendiğer Anadolu takımlarının başına... 

Not: Keşke Ümit Karan forması yerine, özel yapım bir Fethi Heper forması verselermiş Milan yetkililerine. 
Devamı - ES-ES - A.C. Milan İşbirliği

30.04.2010

Yarın Kadıköy'den Bir Rıza Efendi Geçecek


Yarın benim için tek takım var: Rıza Efendi'nin takımı... Kaderin cilvesi mi dersiniz, ilahi adalete mi bağlarsınız ama lebi-deryaSuadiye Apartmanları sakinlerinin basireti geldi 2 ekmek 1 süt almaya gönderdikleri Rıza Efendi'ye bağlandı.

Bu haftasonu 8 maç oynanacak, yine maç öncesi sonrası ortalık toz duman olacak. Birileri diğerlerine sataşacak, başkaları öbürlerine Bizans diyecek, şike söylentilerinin ardı arkası kesilmeyecek. Bütün o toz dumanın altında birisi sessizce hani hep o kapıcı dairelerini koydugumuz yeraltından, zengin apartmanları ile çevrelenmiş Kadıköy Stadı'na çıkacak. Karşısında o sevmeyen, büyük olasılıkla küçük gören binlerce taraftar olacak. Olsun diyecek, başkalarının sözlerine kulak assaydım ben bu işi 14'ünde bırakırdım diye kendi kendine düşünecek. Çocuklara son talimatları verdikten sonra, rakibinin patronunun elini sıkacak -eski hocasının- ve yerine oturacak. Maç sırasında kah üzülecek, kah hayıflanacak, kah sevinecek. Bazen kenarda takımını izlerken, hayallere dalacak, kendi gençliğini düşünecek. Taşla dolu fulya stadını, kömür karşılığı yapılan hazırlık maçlarını, ilk profesyonel takıma çıktığı gün hissettiklerini, sonra ilk sözleşmesini imzalarken Başkanı'nın gözlerinin içine bakamayışını hatırlayacak. Sonra bir pozisyon kaçacak, hayallerden uyanacak, oyuncusuna kızacak ama kıracak kadar değil, tam ayarında... Maçın temposu düştükçe, kimbilir belki yine düşüncelere dalacak bizim kapıcı çocuğu. Çocukluğu aklına gelecek,  Sivastan İstanbul'a taşan çocukluğu, hep çalışmak zorunda olması, babasına yardım etmediği zamanlarda hınzırca top oynaması. Topa değdikçe, hayata da dokunması ve sonra altyapıya girişiyle beraber taş sahalarda bitmeyen idmanlar, Serpil Hamdi Hocası'ndan ilk dersler, sonra sırasıyla Milic, Stankovic ve Milne... Once yavastan A takıma girmek, sonra takımın vazgeçilmezi olmak ve en sonunda da bütün o okumus havalı çocukların kaptanı olmak: yakışıklı Ali'nin, asi Metin'in ve çapkın Feyyaz'ın ve nice diğerlerinin... Sürekli büyümek ama büyürken de "Rıza Efendiliği" bırakmamak, sahada da saha dışında da ona  bu imkanları sunanlar için hafif bir mahçubiyetle elinden geleni ardına koymamak. Önce asker postalının, sonra serbest piyasaların ezip geçtiği değer dünyamızdan kalan değerlere sıkıca sarılmıştı Rıza Efendi: aslında çalışarak -çok da yetenekli olmasanız da- bir yerlere gelebilmenin, rüşvet ve üç kağıda gerek kalmadan adam gibi kalıp da başarılı olunabileceğinin yegane kanıtıydı  Dönemin 12 Eylül'e en geniş tabanlı meydan okuması olan Beşiktaş 82-92 takımının da simgesiydi Rıza Efendi. Televizyonlardan da "serbest piyasa" pompalandıkça, Beşiktaş kendi öz kaynaklarına döndü, "serbest ithalat" dendikçe yerli oyunculara daha fazla ağırlık verildi. "Benim memurum yolunu bilir" diyenlere inat "şerefli ikincilikler" ile yetinmeyi bildi koca bir camia yıllar boyunca. İşte Rıza da, tıpkı takım arkadaşları gibi böyle bir ortamda takımının kaptanı oldu. Başka bir dünyası yoktu, burada büyümüş, burada kaptan olmuş, burada kupayı kaldırmıştı. İşte kadıköy taraflarında, 2 ekmek 1 süt almaya gönderilen Rıza Efendi, bizim oralarda zaten hep kapıcı çocuğu idi, onu bu yüzden sevmiştik. İçimizden gelen, bizim gibi olan, sokakta top oynayan bir kuşağın son temsilcisiydi. İnsanların fakirlikten değil, çalışmamaktan utandığı, emeğe değer veren bir kuşağın son temsilcisi. Kadıköy'e o pankartı aşan ve büyük olasılıkla Özal döneminin bütün nimetlerinden fazlasıyla faydalanmış bir güruhun asla anlayamacağı, hatta dalga geçeceği bir kuşağın son üyesi... 

Yarın akşam Kadıköy'den Rıza Efendi geçecek. Kendisiyle dalga geçenlere efendiliği ile ders vererek hem de... 
Devamı - Yarın Kadıköy'den Bir Rıza Efendi Geçecek

29.04.2010

Gecenin Diğer Kaybedeni

Geçen sene sonunda yenilmez görünen Barcelona takımı THY yöneticileri için iyi bir reklam takımı olacaktı. Fakat hesaplanan olmadı, Barselona finale bile çıkamadı. "Globally Yours" mottosuyla iddialı reklam ve sponsorluk harekatına başlayan THY, dün akşamdan sonra Barcelona'nın iç hatlar sponsorluğu ile yetinmek zorunda kaldı. 
Devamı - Gecenin Diğer Kaybedeni

Chaos A.D.


Gençliğimizin efsanalerinden Brezilyalı grup Sepultura İstanbul'da geçtiğimiz günlerde bir konser verdi. Modern zaman efsanemiz Lugano da Sao Paulo günlerinden kankaları olan grubun yanında pogo yapıyordu... Büyüksün Tota...

Devamı - Chaos A.D.

Muro di Gloria (Non-Epic Inter)

Oyuna 2 uç nokta yaklaşımın savaşı oldu; Hollanda imzalı ‘pas futbolu’, ve tabir-i caizse Italyan ‘watchball’u. Pilot kamera tüm ilk yarı boyunca 30 derece sağa, ikinci yarı boyunca 30 derece sola dönük bir şekilde pas tuttu. Futbol tarihinde bir takımın rakibini üst düzey bir mücadelede topa sahip olma konusunda bu kadar ezdiği bir maç pek az görülmüştür. 10 kişi kalınmasına rağmen maçı almasını, az once Inter’li bir arkadaşımın elime tutuşturduğu La Gazetta della Sport, 3. sayfasında ‘Epik Inter’ olarak ifade etmiş. Inter, değil 10;14-15 kişi oynasa bile maçın Barca’nın üçüncü, Inter’in 1. bölgesine sıkışarak geçeceği zaten bekleniyordu. O yüzden ‘epik’ ten çok, Plevne savunması kıvamında bir futbol vasıtası ile, manşetteki ‘Muro di Gloria’ (Zafer Duvarı) tamlamasını hakeden bir mücadele sergilediler. Yüzde yüz defansif mantalitenin, yüzde yüz hücuma kafa tuttuğu bir maç oldu. Interliler’in Barca’yı tuttuğunu iddia ettiği hakem son dakikada, ele çarpma pozisyonuna devam dese dün gece Milano sokaklarındaki klakson sesleri, yerini sessizliğe bırakacak, Barselona -kendi futbol zevkime gore- hakettiği yeri, finali bulacaktı. Bunun üzerine birçok skor yazarı, son dakikada yazdıklarını çöpe atacak, Barca’nın bir sağa bir sola yapılan, ancak dün itibariyle ceza sahasına giremediği için hiçbir anlam içermeyen paslaşmalarına methiyeler düzeceklerdi.


Dün ufak çaplı bir stratejist-sanatçı tartışması yaşamıştık. Mourinho, elinde dünyanın en iyi defansif oyuncularını içeren kadrosuna uygulatabileceği en başarılı strateji ile 2 maça çıktı. İlk maçta rakibin baş döndürücü paslaşmasını 2. bölgede keserken, Camp Nou’da hayata geçirilmesi imkansız olan bu ilk maç taktiğini, daha geride çakılı kalarak, kadrodaki uzun boylu ve yüksek kalitedeki defans oyuncularına ceza sahası içi ve önüne yığılmalarını emrederek 4-5-0 / 5-4-0 arası gidip gelen bir taktik ile uyguladı. Yine Inter’li bir arkadaşımın dediği gibi Barca, standart oyununu oynarken; Inter, kapasitesinin yüzde yüzellisini ortaya koyarak turu geçmeyi başardı. Inter’li taraftarların/teknik kadronun maça yaklaşımını, yaşadıkları haklı Barcelona korkusunu, ve rakibin gücünü kabullenmelerini herhalde en iyi şu 2 resim açıklar:

- Tüm maç çıt çıkarmadan izlenen, ancak Messi’nin ayağından her top alındığında ortalığı naralarla yıkan bir taraftar topluluğu.
- Çok daha zor mali koşullarda, Porto’yu Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaptığında bile yüzünden mutluluk ifadesi okunmayan Mourinho’nun, dün akşamki ‘Uçan Sabri Bey’ tarzındaki maç sonrası şovları

'Sabri' Mourinho

Dünkü mücadelenin Hollanda-İtalya 2000 Avrupa şampiyonası yarı final karşılaşmasını hatırlattığı kişiler olmuştur. 30. dakika civarlarında 10 kişi kalan İtalya, mucizevi şansının ve klasik muhteşem defans anlayışının sayesinde finale çıkan takım olmuştu. Başta bahsettiğim gibi, her ne kadar teknik direktörler ve oyuncular bahsedilen pasaportları taşımasa da, 2 ülkenin yerleşik olarak görüldüğü futbol kültürünün çatışmasında 'catenaccio', 'total''i yine yendi.

Tam istatistikleri bilmiyorum ancak matematiksel bir yaklaşımla bitirelim, topla oynama yüzdeleri üzerinden:

Barcelona - %80 --> 0.8 ≈ 1
Inter - %20 --> 0.2 ≈ 0

Ne diyelim, tarih, antipatik olsa da kazananları yazar...
Devamı - Muro di Gloria (Non-Epic Inter)

Barcelona - Inter Maçının Ardından: Galeri & Videolar

Tarihi zaferden bu akşamlık bulduğum fotoğraf ve videolardan oluşan ufak bir galeri hazırladım. Umarım bu sevinç, Barselona'dan sonra Madrid'de de devam eder. 

Sona eklediğim Mourinho sevinci bana bundan 13 yıl önce yine o statta yaşanan bir olayı hatırlattı. Onun da videosunu en sona koydum.

Fotoğraflar: BBC & Reuters









Devamı - Barcelona - Inter Maçının Ardından: Galeri & Videolar

Barcelona 1 - Inter 0 : 2. Şanlı Barselona Direnişi

İç savaştan beri Barselona kenti böyle bir direniş görmedi. 60 yıl önceki direnişten farklı olarak, bu sefer saldıranlar ile savunanların yer değiştirmişti. İç savaşa, Franco yanında giren, uçakları ile kentleri bombalayan İtalyanlar, bu sefer Katalanlara karşı kazandıkları mevzileri korumak zorundaydılar. Franco döneminin mazlumları, şimdinin ekonomik ve sportif süpergücü Katalanlar ise kendileri için ünvanlarını koruma maçına dönen bu mücadeleyi en az 2-0 ile kazanmak zorundaydılar. Bu şartlar altında herkes savunma ağırlıklı bir maç bekliyordu ama kimse 2. bir Barselona Direnişi'ni öngörmemişti. 

Sahada bugün futbol yoktu, onun yerine savaş vardı ve her savaş gibi bu da, sayısal üstünlük ya da teknikle değil, akılla ve psikolojik saldırılarla kazanıldı. Motta'nın oyundan atılması maçın kırılma noktasıydı. Her kırılma noktası aynı zamanda bir lidere kendini kanıtlama fırsatı verilen anlardandır. Mourinho takımı 10 kişi kalınca, gururu bir kenara bıraktı ve ölümüne bir savunmaya girişti. Görüntüde Barcelona'yı oyunun mutlak hakimi gibi gösterip, içten içe yaptığı direnişle morallerini ve inançlarını kırdı. Aslında bu strateji iki yönlü ve uzun vadeli bir plandı, zaten Mourinho'yu da deha yapan özellikleri bunlar. Birincisi, oyuna Barça hakimmiş gibi göstererek rakibinin psikolojik üstünlüğünü kırdı, Barça her an gol atabileceğini düşündü, maçın son 10 dakikasına kadar da bu ruh hali devam etti. İkincisi, Barça'nın bu üstün oyunu ile es kaza 2-0 yenilseler bile, özrü çoktan hazırdı: kendilerinden üstün bir takıma, hem de deplasmanda, 10 kişi ile aslanlar gibi mücadele etmişler ama işte birileri -hakem, UEFA, Katalan lobisi, siz seçin birini- Inter'in ipini maç başlamadan önce çekmişlerdi, zaten Barcelona dünyanın en iyi takımı değil miydi, ona kim 10 kişi 70 dakika dayanabilirdi ki? 



Mourinho'nun bu kazan-kazan stratejisi bugün işe yaradı. Sahadaki en ilginç an, iki takımın da aynı anda liberolu sisteme geçmesiydi. Yalnız ufak bir fark vardı; Inter'de Lucio dörtlü savunmanın arkasına geçerken, Barcelona'da kaleci Viktor Valdes liberoya geçmişti. Bu kadar ciddi baskıya rağmen, Barcelona'nın son dakikalara kadar uzaktan şut bulamaması, Inter'in kademe derinliğini nasıl başarılı yaptığının kanıtıdır. Barcelona golü ya uzak bir şuttan ya da sürpriz bir golcüden bulacaktı, Pique geldi. Pique, Beckanbauer'den beri gelişen topla ileri çıkabilen defans oyuncusu tipinin günümüzdeki bayraktarı. Barcelona'nın en etkili ismi, hatta kanımca Iniesta-Xavi'den bile daha fazla katkısı var takıma. Bu akşam da gemisini kurtaran kaptan olmasına az kalmıştı fakat yetmedi. Kendisi bu arada Manchester United'tan ayrılıp kariyeri daha iyi noktaya gelen çok az oyuncudan biri, bunu da bir kenara not etmekte fayda var. (Bir diğeri de Forlan)


Barselona takımına açıkçası üzülmüyorum. Açık alanda bozkır savaşçılarının hilal taktiği ile ilk defa karşılaşan Haçlı ordusu gibiydiler: ağır ağır İnter'in göbeğine kadar girdiler, bu arda Inter'in forvetleri bile onları arkadan sarmıştı. Guardiola herhalde forvetsiz bir oyun beklemiyordu Mourinho'dan, bu da onun ölümcül hatası oldu. 70 dakika boyunca Barcelonalılar orta saha çizgisi ile Inter ceza sahası arasında hiç bir şey yapamadan top çevirdiler. Bu arada topla oynama oranları %75'lere dayandı. Fakat Pique'de hedefi biraz ıskalamış olan Sir Ferguson istatistiklerde hiç yanılmamıştı: oranlara bakan sahadan tarihi farkla ayrılacak bir Barça beklerdi, fakat mini etek bu, her şeyi gösterip, asıl gözükmesi gerekeni göstermiyor yani Mourinho'nun deha planını...

Hem Barcelona'yı hem de Inter'i çalıştırmış olan Helenio Herrera bu akşamki maçı görse sanırım Inter'i tutardı.  Catenaccio'nun mucidi ve bir anlamda da İtalyan Futbolu'na ana karakterini veren Herrera'nın mirasını bugün Milanolılar taşıyordu. Sahada sadece catenaccio yoktu, çok farklı savunma taktikleri adeta bir satranç oyunu gibi iki hoca tarafından titizlikle uygulanmaya çalışıldı. Mesela, İlker Yasin-Hikmet Karaman ikilisinin ısrarla anlamak istemediği şey Toure'nin Barça adına ön savunma hattını nerdeyse tek başına kurmasıydı. Bu ikili tarafından oyunu yavaşlattığı söylenen Toure'nin bu konuda yapacağı bir şey yoktu aslında. Messi gibi oynadığı her maçta oyunun vitesini elinde tutan bir oyuncu bile peygamber vitesinden çıkamadı. Sahada Mourinho ve Guardiola gibi hocalar varken, kimse darılmasın ama insan TV'nin başında da kendi ülkesinin en bilgili spiker ve yorumcularını görmek istiyor. Star TV, rating'i garanti olan bu maçlar için tek maçlık Fatih Terim ya da Mustafa Denizli gibi hocalarla anlaşamaz mıydı?

Maçın adamı ise fıskiyelerdi... Kullanım zamanlarındaki fark bile iki takım ve iki hoca arasındaki farkı gösteriyordu: Eğer bu maç Milano'da olsaydı, gol yememek için her şeyi yapacak Mourinho fıskiyeleri maç sonunda değil, maç öncesinde açtırır, sahayı iyice ağırlaştırırdı. Fakat, Mourinho'nun hareketini hazmedemeyen  Barçalılar, sahadan Interlileri kovmak için fıskiyeleri açtılar. Mourinho'nun hareketine gelirsek, burada da Kurt Hoca istediğini aldı. Bizim spikerler olaya duygusal açıdan yaklaşmaya çalışsalar da burada iki mesaj vardı: sahadaki tek general benim ve Madrid'e gidişim kalıcı olabilir...

Fotoğraflar: The Guardian / Getty İmages
Devamı - Barcelona 1 - Inter 0 : 2. Şanlı Barselona Direnişi