Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.05.2010

Ve Yılın Transferi Gerçekleşti: David Villa Barcelona'da


David Villa transferi tarih olarak sezonun ilk ve büyük olasılıkla en büyük transferi olarak gözüküyor. Oysa ki, aslında Barcelona için 2009-2010 sezonunun resmen kapanması bir anlamda... Aslında Villa 2009 yazında Barcelona yolunu tutacaktı, zaten finansal krizle boğuşan Valencia bütün oyuncularının satılmasına yeşil ışık yakmıştı. Liverpool, Real Madrid ve Barcelona'nın çok istediği Villa'nın da gönlü açıkçası Barça'dan yanaydı. Fakat ne olduysa, bu transfer gerçekleşmedi, Guardiola İbrahimovic'in yeterli bir transfer olduğunu düşündü ve yaklaşık 35-40 milyon avro bonservis istenen Villa'dan vazgeçildi. 

Fakat İbrahimoviç bu sezon İnter'deki günlerinden uzak olunca ibre yine Villa'ya döndü. The Guardian'ın haberine göre taraflar bu sabah (19 Mayıs) 40 milyon avroluk bonservis bedelinde anlaşmaya vardılar. Resmi izma töreni de sağlık kontrollerinden sonra yapılacak. 

Villa transferi ile Henry ve İbrahimoviç ikilisinden birinin gitmesi olası gözüküyor. Şimdilik Barcelona yönetimi iki oyuncusundan da memnun olduğunu açıklasa da, foma savaşında Guardiola'nın ilk alternatifi safkan bir La Liga golcüsü olan Villa olacakmış gibi gözüküyor. 28 yaşındaki oyuncunun La Liga'da Valencia forması ile 166 maçta 107 golü bulunuyor ve İspanya Milli Takımı'nın da Torres ile birlikte en önemli gol silahı. 

Bu transfer ile birlikte geçen sezondan bu zamanlara sarkan Villa defteri kapanırken, bu sezonun asıl yeni transferi için de yeşil ışık yakılmış durumda: eğer işler Barcelona yönetiminin umduğu gibi giderse Fabregas da yıllar sonra evine geri dönecek gibi gözüküyor. Fabregas'ın gelmesi ile ilk 11'den kim kesilir merak ediyorum, belki de Kaiowas'ın dediği gibi İniesta artık daha az süre almaya başlayacaktır. 

Barcelona geçen sezonun aksine transfere hızlı bir giriş yaptı. Bakalım rakipleri neler yapacak... 

Haberin kaynağı ve fotoğraflar için: http://www.guardian.co.uk/football/2010/may/19/david-villa-valencia-barcelona-arsenal
Devamı - Ve Yılın Transferi Gerçekleşti: David Villa Barcelona'da

6.05.2010

Kaptanın İntiharı


Kaptan nasıl bir hırs yaptıyla, yaradana sığınmış basmış tekmeyi Balotelli'ye! Karşı takımın günah keçisine saldırdığı için olaylar çok da büyümemiş ama aynısını misal Zanetti'ye yapsa herhalde sahada kan gövdeyi götürürdü.


Totti bu hareketi niye yaptı, açıkçası maçın hepsini izlemediğim için bir fikrim yok. Yalnız, İtalya'da kendi şehri Roma'da bile üstün zekasından parıltılar(!) gösteren Totti fıkraları pek meşhur. Kaptan iyi futbolcu, yetenekli ve karizmatik fakat sanırım göründüğü kadar zeki değil. Zaten bu Totti'nin yediği ne ilk ne de son halt.


Roma'nın ve Totti'nin kazanacakları bir şampiyonluk bu gece Balotelli'nin baldırlarında sona erdi. Kaptan gayet Roma tarzına uygun şekilde, kendi gladio'sunun üstünde intihar etti.


Devamı - Kaptanın İntiharı

5.05.2010

Johan Cruijff: Mourinho is a bad example


Barcelona's honorary president Johan Cruyff has blasted Internazionale boss Jose Mourinho. The Dutch legend said he would not have enjoyed playing for the Portuguese manager. "I would not have wanted him as my coach," said Cruyff. "He is a great coach but a bad example. "When you join a certain status, you have more responsibility to win games only. Football is more than the simple result, it is to teach young people behavior and respect." "I'm a bigger fan of coaches like (Frank) Riijkaard, (Barcelona's Pep) Guardiola -- gentlemen. I think this sport is about something more than just winning."
Devamı - Johan Cruijff: Mourinho is a bad example

29.04.2010

Muro di Gloria (Non-Epic Inter)

Oyuna 2 uç nokta yaklaşımın savaşı oldu; Hollanda imzalı ‘pas futbolu’, ve tabir-i caizse Italyan ‘watchball’u. Pilot kamera tüm ilk yarı boyunca 30 derece sağa, ikinci yarı boyunca 30 derece sola dönük bir şekilde pas tuttu. Futbol tarihinde bir takımın rakibini üst düzey bir mücadelede topa sahip olma konusunda bu kadar ezdiği bir maç pek az görülmüştür. 10 kişi kalınmasına rağmen maçı almasını, az once Inter’li bir arkadaşımın elime tutuşturduğu La Gazetta della Sport, 3. sayfasında ‘Epik Inter’ olarak ifade etmiş. Inter, değil 10;14-15 kişi oynasa bile maçın Barca’nın üçüncü, Inter’in 1. bölgesine sıkışarak geçeceği zaten bekleniyordu. O yüzden ‘epik’ ten çok, Plevne savunması kıvamında bir futbol vasıtası ile, manşetteki ‘Muro di Gloria’ (Zafer Duvarı) tamlamasını hakeden bir mücadele sergilediler. Yüzde yüz defansif mantalitenin, yüzde yüz hücuma kafa tuttuğu bir maç oldu. Interliler’in Barca’yı tuttuğunu iddia ettiği hakem son dakikada, ele çarpma pozisyonuna devam dese dün gece Milano sokaklarındaki klakson sesleri, yerini sessizliğe bırakacak, Barselona -kendi futbol zevkime gore- hakettiği yeri, finali bulacaktı. Bunun üzerine birçok skor yazarı, son dakikada yazdıklarını çöpe atacak, Barca’nın bir sağa bir sola yapılan, ancak dün itibariyle ceza sahasına giremediği için hiçbir anlam içermeyen paslaşmalarına methiyeler düzeceklerdi.


Dün ufak çaplı bir stratejist-sanatçı tartışması yaşamıştık. Mourinho, elinde dünyanın en iyi defansif oyuncularını içeren kadrosuna uygulatabileceği en başarılı strateji ile 2 maça çıktı. İlk maçta rakibin baş döndürücü paslaşmasını 2. bölgede keserken, Camp Nou’da hayata geçirilmesi imkansız olan bu ilk maç taktiğini, daha geride çakılı kalarak, kadrodaki uzun boylu ve yüksek kalitedeki defans oyuncularına ceza sahası içi ve önüne yığılmalarını emrederek 4-5-0 / 5-4-0 arası gidip gelen bir taktik ile uyguladı. Yine Inter’li bir arkadaşımın dediği gibi Barca, standart oyununu oynarken; Inter, kapasitesinin yüzde yüzellisini ortaya koyarak turu geçmeyi başardı. Inter’li taraftarların/teknik kadronun maça yaklaşımını, yaşadıkları haklı Barcelona korkusunu, ve rakibin gücünü kabullenmelerini herhalde en iyi şu 2 resim açıklar:

- Tüm maç çıt çıkarmadan izlenen, ancak Messi’nin ayağından her top alındığında ortalığı naralarla yıkan bir taraftar topluluğu.
- Çok daha zor mali koşullarda, Porto’yu Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaptığında bile yüzünden mutluluk ifadesi okunmayan Mourinho’nun, dün akşamki ‘Uçan Sabri Bey’ tarzındaki maç sonrası şovları

'Sabri' Mourinho

Dünkü mücadelenin Hollanda-İtalya 2000 Avrupa şampiyonası yarı final karşılaşmasını hatırlattığı kişiler olmuştur. 30. dakika civarlarında 10 kişi kalan İtalya, mucizevi şansının ve klasik muhteşem defans anlayışının sayesinde finale çıkan takım olmuştu. Başta bahsettiğim gibi, her ne kadar teknik direktörler ve oyuncular bahsedilen pasaportları taşımasa da, 2 ülkenin yerleşik olarak görüldüğü futbol kültürünün çatışmasında 'catenaccio', 'total''i yine yendi.

Tam istatistikleri bilmiyorum ancak matematiksel bir yaklaşımla bitirelim, topla oynama yüzdeleri üzerinden:

Barcelona - %80 --> 0.8 ≈ 1
Inter - %20 --> 0.2 ≈ 0

Ne diyelim, tarih, antipatik olsa da kazananları yazar...
Devamı - Muro di Gloria (Non-Epic Inter)

Barselona da Eziklik Yapar

Kendini tanrılarını yaratıp tapınanlar için olmasa da benim için çok güzel bir maçtı. Yazının başlığına değinmeden önce kısaca bir maça bakalım: Yarı Final serisinin ilk ayağında 3-1 galip gelmiş ve daha farklı bir skoru kaçırmış Inter Camp Nou'da sizin evinizdeyiz alın topla oynayın dedi Barselonalılara. Barça olayı yanlış anlamış olacak ki kendi kale önü ve orta sahada yaklaşık yüzde seksen bir topla oynama oranı tutturdu ve İnter de neredeyse güle oynaya turu atladı.

Uzun uzadıya yazılacak şeyleri bir çok arkadaş yazıyor zaten, benim için en büyük zevk Eto'o gibi bir adamın yaptığı savunma Milito gibi çoğumuzun burun kıvırabileceği bir adamın verdiği mücadeleyi izlemekti. Takım adeta birbirine bağlı gibi hareket etti sahada. Ha Barselona ne yaptı derseniz ben bir şey göremedim sahada, geçen seneki yarı final ikinci ayak mücadelesi gibi on iki kişi oynamaları dışında.

Gelelim yazının başlığına; maçın bitmesinin üstünden beş dakika geçmeden saha sulama sistemi fıskiyeleri açıldı otuz sekiz yıl sonra gelen finali kutlayan ve hakeden Interlilerin üzerine. Hadi biz de görmeye alışığız bu tip eziklikleri yok ışıkları söndürmeler, adam kovalamalar ama uzay takımına yakıştı mı bu eziklik. Bir de resmi siteden "çimlerin sulama zamanları çok hassas ve sistem otomatik çalışıyor"diye açıklama yaparlarsa tam bizden olurlar...


Devamı - Barselona da Eziklik Yapar

Barcelona - Inter Maçının Ardından: Galeri & Videolar

Tarihi zaferden bu akşamlık bulduğum fotoğraf ve videolardan oluşan ufak bir galeri hazırladım. Umarım bu sevinç, Barselona'dan sonra Madrid'de de devam eder. 

Sona eklediğim Mourinho sevinci bana bundan 13 yıl önce yine o statta yaşanan bir olayı hatırlattı. Onun da videosunu en sona koydum.

Fotoğraflar: BBC & Reuters









Devamı - Barcelona - Inter Maçının Ardından: Galeri & Videolar

Barcelona 1 - Inter 0 : 2. Şanlı Barselona Direnişi

İç savaştan beri Barselona kenti böyle bir direniş görmedi. 60 yıl önceki direnişten farklı olarak, bu sefer saldıranlar ile savunanların yer değiştirmişti. İç savaşa, Franco yanında giren, uçakları ile kentleri bombalayan İtalyanlar, bu sefer Katalanlara karşı kazandıkları mevzileri korumak zorundaydılar. Franco döneminin mazlumları, şimdinin ekonomik ve sportif süpergücü Katalanlar ise kendileri için ünvanlarını koruma maçına dönen bu mücadeleyi en az 2-0 ile kazanmak zorundaydılar. Bu şartlar altında herkes savunma ağırlıklı bir maç bekliyordu ama kimse 2. bir Barselona Direnişi'ni öngörmemişti. 

Sahada bugün futbol yoktu, onun yerine savaş vardı ve her savaş gibi bu da, sayısal üstünlük ya da teknikle değil, akılla ve psikolojik saldırılarla kazanıldı. Motta'nın oyundan atılması maçın kırılma noktasıydı. Her kırılma noktası aynı zamanda bir lidere kendini kanıtlama fırsatı verilen anlardandır. Mourinho takımı 10 kişi kalınca, gururu bir kenara bıraktı ve ölümüne bir savunmaya girişti. Görüntüde Barcelona'yı oyunun mutlak hakimi gibi gösterip, içten içe yaptığı direnişle morallerini ve inançlarını kırdı. Aslında bu strateji iki yönlü ve uzun vadeli bir plandı, zaten Mourinho'yu da deha yapan özellikleri bunlar. Birincisi, oyuna Barça hakimmiş gibi göstererek rakibinin psikolojik üstünlüğünü kırdı, Barça her an gol atabileceğini düşündü, maçın son 10 dakikasına kadar da bu ruh hali devam etti. İkincisi, Barça'nın bu üstün oyunu ile es kaza 2-0 yenilseler bile, özrü çoktan hazırdı: kendilerinden üstün bir takıma, hem de deplasmanda, 10 kişi ile aslanlar gibi mücadele etmişler ama işte birileri -hakem, UEFA, Katalan lobisi, siz seçin birini- Inter'in ipini maç başlamadan önce çekmişlerdi, zaten Barcelona dünyanın en iyi takımı değil miydi, ona kim 10 kişi 70 dakika dayanabilirdi ki? 



Mourinho'nun bu kazan-kazan stratejisi bugün işe yaradı. Sahadaki en ilginç an, iki takımın da aynı anda liberolu sisteme geçmesiydi. Yalnız ufak bir fark vardı; Inter'de Lucio dörtlü savunmanın arkasına geçerken, Barcelona'da kaleci Viktor Valdes liberoya geçmişti. Bu kadar ciddi baskıya rağmen, Barcelona'nın son dakikalara kadar uzaktan şut bulamaması, Inter'in kademe derinliğini nasıl başarılı yaptığının kanıtıdır. Barcelona golü ya uzak bir şuttan ya da sürpriz bir golcüden bulacaktı, Pique geldi. Pique, Beckanbauer'den beri gelişen topla ileri çıkabilen defans oyuncusu tipinin günümüzdeki bayraktarı. Barcelona'nın en etkili ismi, hatta kanımca Iniesta-Xavi'den bile daha fazla katkısı var takıma. Bu akşam da gemisini kurtaran kaptan olmasına az kalmıştı fakat yetmedi. Kendisi bu arada Manchester United'tan ayrılıp kariyeri daha iyi noktaya gelen çok az oyuncudan biri, bunu da bir kenara not etmekte fayda var. (Bir diğeri de Forlan)


Barselona takımına açıkçası üzülmüyorum. Açık alanda bozkır savaşçılarının hilal taktiği ile ilk defa karşılaşan Haçlı ordusu gibiydiler: ağır ağır İnter'in göbeğine kadar girdiler, bu arda Inter'in forvetleri bile onları arkadan sarmıştı. Guardiola herhalde forvetsiz bir oyun beklemiyordu Mourinho'dan, bu da onun ölümcül hatası oldu. 70 dakika boyunca Barcelonalılar orta saha çizgisi ile Inter ceza sahası arasında hiç bir şey yapamadan top çevirdiler. Bu arada topla oynama oranları %75'lere dayandı. Fakat Pique'de hedefi biraz ıskalamış olan Sir Ferguson istatistiklerde hiç yanılmamıştı: oranlara bakan sahadan tarihi farkla ayrılacak bir Barça beklerdi, fakat mini etek bu, her şeyi gösterip, asıl gözükmesi gerekeni göstermiyor yani Mourinho'nun deha planını...

Hem Barcelona'yı hem de Inter'i çalıştırmış olan Helenio Herrera bu akşamki maçı görse sanırım Inter'i tutardı.  Catenaccio'nun mucidi ve bir anlamda da İtalyan Futbolu'na ana karakterini veren Herrera'nın mirasını bugün Milanolılar taşıyordu. Sahada sadece catenaccio yoktu, çok farklı savunma taktikleri adeta bir satranç oyunu gibi iki hoca tarafından titizlikle uygulanmaya çalışıldı. Mesela, İlker Yasin-Hikmet Karaman ikilisinin ısrarla anlamak istemediği şey Toure'nin Barça adına ön savunma hattını nerdeyse tek başına kurmasıydı. Bu ikili tarafından oyunu yavaşlattığı söylenen Toure'nin bu konuda yapacağı bir şey yoktu aslında. Messi gibi oynadığı her maçta oyunun vitesini elinde tutan bir oyuncu bile peygamber vitesinden çıkamadı. Sahada Mourinho ve Guardiola gibi hocalar varken, kimse darılmasın ama insan TV'nin başında da kendi ülkesinin en bilgili spiker ve yorumcularını görmek istiyor. Star TV, rating'i garanti olan bu maçlar için tek maçlık Fatih Terim ya da Mustafa Denizli gibi hocalarla anlaşamaz mıydı?

Maçın adamı ise fıskiyelerdi... Kullanım zamanlarındaki fark bile iki takım ve iki hoca arasındaki farkı gösteriyordu: Eğer bu maç Milano'da olsaydı, gol yememek için her şeyi yapacak Mourinho fıskiyeleri maç sonunda değil, maç öncesinde açtırır, sahayı iyice ağırlaştırırdı. Fakat, Mourinho'nun hareketini hazmedemeyen  Barçalılar, sahadan Interlileri kovmak için fıskiyeleri açtılar. Mourinho'nun hareketine gelirsek, burada da Kurt Hoca istediğini aldı. Bizim spikerler olaya duygusal açıdan yaklaşmaya çalışsalar da burada iki mesaj vardı: sahadaki tek general benim ve Madrid'e gidişim kalıcı olabilir...

Fotoğraflar: The Guardian / Getty İmages
Devamı - Barcelona 1 - Inter 0 : 2. Şanlı Barselona Direnişi

28.04.2010

Bir FM Efsanesi Daha Gerçekleşti: Ricardo Moniz

Genç oyuncuları erken yaşta keşfetmesiyle ün yapan CM/FM menejerlik serilerinde bu sefer yetenekli bir koç önceden keşfedilmiş. Hamburg'un Hollandalı teknik koçu Ricardo Moniz, Bruno Labbadia'nın yerine geçici olarak Hamburg'un başına geçti. Normalde bakıp geçeceğim bu haberin benim için önemli yanı, kovulan Labbadia değil, Hamburg'un düşündüğü isimler arasında olan Fatih Terim hiç değil: bu mülayim suratlı Portekiz isimli Hollandalı koç! Kendisi yıllardır FM serilerinde vazgeçmediğim, tabiri caizse "para mühim değil, yeter ki gel" diyerek gittiğim her takıma da yanımda götürdüğüm Ricardo'm... Hatta kimi zaman asistanım bile yapmışlığım vardır çünkü hem taktik bilgisi hem de oyuncu raporlaması üst düzey olan bir koçtur.

Kaderin cilvesi işte, FM'den yıllar önce keşfettiğim bu koç, Hamburg'a kısa ama son derece kritik bir dönemde hocalık yapacak. 29 Nisan akşamı, Hamburg için tarihi bir akşam: 30 küsür yıl sonra ilk kez Avrupa Kupalarında final oynayabilirler, tabi Hodgson'ın Fulham'ını geçebilirlerse.

Bir tarafta, son gerçek İngiliz takımı Fulham, öbür tarafta da FM'den artık iş ortağım gibi hissettiğim Ricardo'm... Hangi tarafı tutacağıma karar veremiyorum.

Devamı - Bir FM Efsanesi Daha Gerçekleşti: Ricardo Moniz

Mourinho'dan "Savaş Sanatı"

"Barcelona için Londra, Roma ya da Paris'te bir final oynamak gerçekleşebilen bir hayal olabilir. Ama konu Madrid'te final oynamaya gelince, Barcelonalılar bu konuda saplantılılar. Onlar için Bernabau'da Barcelona ve Katalan bayrakları açmak bir saplantı, bir anti-Madridlilik saplantısı, bunu başarmak için de herşeyi yapacaklardır. O yüzden de özellikle bu akşam hakemin son derece dikkatli olması lazım."
Jose Mourinho, 2010

"Bütün mücadeleler (savaşlar) aldatma üzerine kuruludur"
Sun Tzu, "Savaş Sanatı Bölüm 1"

Bu akşam bir sanatçı ile bir generalin mücadelesine tanık olacağız. Stratejik akıl mı, yoksa estetik akıl mı kazanacak hep beraber göreceğiz. Maçı StarTV'nin yayınlacağı söyleniyor. Umarım son dakika sürprizi olmaz da, yılın maçını rahatça seyredebiliriz. İlk maç için tahminim tutmuştu, umarım ikinci maç için de tahminim tutar da, bence yılın en başarılı takımı olan Inter, hakettiği finale çıkar. 


Devamı - Mourinho'dan "Savaş Sanatı"

23.04.2010

Karayolu Futbola Yaramiyor

Son uc gunde Sampiyonlar Ligi'nde ve Avrupa Ligi'nde uc ust duzey mac seyrettim. Yanardag patlamasi sonucu alt ust olan Avrupa hava trafiginden dolayi, uc deplasman takimi da binlerce kilometre kara yolculugu yaptiktan sonra bu maclara ciktilar. Ilginc bir sekilde uc takim da yenildi. Maglubiyeti bir tek yol yorgunluguna baglamak dogru olmaz belki... Ama sonucu etkilemedigini soylemek de biraz saflik olur. Futbolda fiziksel hazirligin ne kadar onemli oldugunu herkes biliyor. Otobusde, trende en az 10 saat yolculuk yapan futbolcunun oynama kapasitesinde eminim bir degisiklik olacaktir. Hava trafigi simdilik normale dondugune gore bu haftanin evsahibi takimlari haftaya ucaklariyla rahat rahat deplasmana gidecekler. Barcelona, Lyon, ve Liverpool da tarihe 2010 senesinin Eyjafjallajokull magdurlari olarak gececekler.
Devamı - Karayolu Futbola Yaramiyor

14.04.2010

Hitler Ronaldo'nun Real Madrid'e Gidisini Yorumluyor

Gormeyenler icin:

Devamı - Hitler Ronaldo'nun Real Madrid'e Gidisini Yorumluyor

13.04.2010

"EL CLASICO"

Devamı - "EL CLASICO"

12.04.2010

Laws,Gudjonsson ve Burnley


Kariyerinin ilk Premier Lig deneyimini yaşayan teknik direktör Brian Laws,göreve geldikten 3 gün sonra Lancashire ekibi evinde,Arsenal'i ağırlıyordu .1-1 biten karşılaşmanın sonunda Burnley lig sıralamasındaki 13.lüğünü koruyor,Laws da düşme hattından uzak olmanın verdiği rahatlıkla görevine başlıyordu.

Ne var ki Brian Laws'ın rahatlığı uzun sürmedi.Takımının 3 puan alabilmesi için tam 2 ay beklemesi gerekecekti.Göreve geldiğinden beri,7 maçta yalnızca 2 puan alabilmişti,yine de West Ham karşısında ilk kez kazandığı 3 puan dahi onları düşme hattının üstünde tutmaya yetiyordu.Ancak,güzel başlayan Şubat ayının devamını getirememiştiler.Tam iki aydır,3 puan alamıyorlardı ve bu 9 maçlık süreçte sadece 1 puan alabilmişlerdi.Özetle,Burnley'de işler yolunda gitmiyordu.

Geçtiğimiz hafta sonu Hull City'i deplasmanda 1-4 mağlup eden Bordo-Mavililerde işler hala yolunda gitmiyor.Haliyle,eleştirilenlerin başında da Brian Laws geliyor.Göreve geldikten sonra yalnızca iki maç kazanabilmiş olması da elinin güçlü olmadığının dolayısıyla kendini savunmakta zorluk çekeceğinin bir göstergesi gibi.Son olarak oyuncusunun gazabına uğramış Laws.Bu sezon kadroda pek şans bulamayan İzlandalı Joey Gudjonsson tüm takım arkadaşlarının hocasına olan güvenlerini kaybettiğini ve aslında hocanın maçları bir anlamda soyunma odasında kaybettiğini çünkü oyuncuları kendine inandıramadığını belirtmiş.İzlandalı bu açıklamayı 1-6'lık City hezimetinden sonra yapmış fakat Burnley yönetimi Gudjonsson'un açıklamaları hakkındaki soruşturma kararını 1-4'lük Hull galibiyetinin ardından alımış.Sezon sonu kontratı bitecek olan Gudjonsson'a kesilecek ceza henüz belli değil ama bundan daha da önemlisi,eğer geçtiğimiz hafta sonu Burnley Hull City karşısında galip gelemeseydi İzlandalıya aynı yaptırım uygulanır mıydı?Bu sorunun cevabı neredeyse Laws'ın geleceği kadar belirsiz...
Devamı - Laws,Gudjonsson ve Burnley

Real Madrid 0 - Barcelona 2



Ordaydim...
Devamı - Real Madrid 0 - Barcelona 2

11.04.2010

Real Madrid 0 - FC Barcelona 2 : Hierro'yu Aramak

Barcelona'nın niye yendiğinden çok, Real Madrid'in niye kaybettiğini merak ediyorum. Defansa bakıyorum, takımın aradan neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen Hierro gibi bir lideri bulamadığını görüyorum. Sergio Ramos bu bölgede tek başına oyunu topla katılmaya çalışıyor fakat çizgi adamı olduğundan etkinlik alanı sınırlı kalıyor. Zaten ikinci yarıda, Guardiola Puyol'u kenara çekti Ramos'un koridorunu da, hayatını da kararttı. Stoperler, ortalamanın biraz üstü oyuncular, fakat değil Hierro, Rafael Alkorta düzeyine bile çıkmamış oyunları. Zaten topla da oyuna katılımları sıfıra yakın... 

Ortada Gago var, Redondo çakması diyebiliriz kendisine. Fakat Redondo ile tek ortak yanları aynı pasaportu taşımaları. Orta sahada herşey Alonso'ya bağlı aslında; hücumda etkinliğini tek başına o koordine ediyor. Marcelo ne yaptı onu da çok anlayamadım, oyun temposu takımın genelinden farklı o yüzden de hücumda attığı toplar ve boşa kaçmalarında hep bir metronom uyumsuzluğu var.

Real Madrid'de sezon sonuna geldikçe, başarısızlıklar artıyor ve problemler ortaya çıkmaya başlıyor. Ronaldo bugün çok kötüydü, bunun da tek sebebi kafa olarak maça hazır olmamasıydı. İşte, böyle maçlarda Alex Ferguson'un farkını anlıyoruz: kendisinin ne sihirli bir antrenman programı var, ne de başka bir galaksiden futbolcu getiriyor. Bu oyuncuları alıp, birer yıldız haline getiren o ve onun beyin yıkama taktikleri. Anlaşılan Fergusonsuz Ronaldo, Real'e sürülen Beckham gibi; yetenekli, heyecanlı ama odaklanmaktan ve liderlik etmekten uzak.. Son iki sene içinde, Messi'nin katettiği gelişme ile kendisinin katettiği gelişme kıyaslanınca durum daha net şekilde ortaya çıkıyor. Maçı uzaklarda bir yerde evinden sakız çiğneyerek izleyen Sir Ferguson da eminim Ronaldo'nun bu haline gülüyordur.


Çok transfer yapan takımların uyum problemi olacağı doğrudur ama Madrid'in durumunda problem transfer sayısından çok daha derinde zihinlerde. Takıma liderlik yapacak bir oyuncu yok. Eskiden Raul vardı, Guti vardı. Şimdi ise: hala Raul var, hala Guti var! Harcanan o kadar paraya rağmen, -bakın bu uyum sorunu değil daha da ötesi- ortada ezeli rakiplerine 2-0 yenilirken, arkadaşlarını gaza getirecek, toparlayacak, onlara liderlik edecek bir oyuncu yok. Ronaldo ve Kaka müthiş becerilerine rağmen bu yetenekten yoksun oyuncular. Ronaldo, bir kuşak öncesinin Figo'sundan çok daha teknik fakat Figo'nun başardığı kadar oyunu kenardan domine etmeyi başaramıyor. Bunu en iyi yapan oyuncu, doğal bir kanat oyuncusu olmayan rakibi Messi... Maç 2-0 olmuş, o kadar transfer yapan takım, kurtarıcı olarak iki yaşlı kurdu, hem de altyapıdan yetişen kendi çocukları Guti ve Raul'u alıyor. Demek ki, yapılan transferlerde popülerlik kadar liderlik olgusu düşünülmemiş. Bugün sahada Zidane ve Figo'nun mirasını devralanlar, Kastilyalılar değil, Katalanlardı. Messi, Figo gibiydi; Xavi de Zidane... NTV'deki canlı yayında durmadan Messi övüldü de, iki golün de mimarı Xavi'den nedense pek bahsedilmedi; attığı her iki pas da adrese teslimdi, Pedro ve Messi de bu pozisyonları affetmeyecek kadar iyi oyunculardı. Herkesin durdurulamaz dediği Messi'nin niye Milli Takım'da aynı performansı gösteremediğinin de cevabı gibiydi Xavi'nin ayağından çıkan toplar. 


Real Madrid, daha maç başlamadan Barcelona'nın üstünlüğünü kabul etmiş. Barcelona karşısında büyük takım gibi oynamadılar, hatta çoğu maçlarına göre son derece acemi bir görüntü sergilediler. Barcelona ya da Messi durdurulamaz değil, bilakis durdurma formülü de gayet açık: önce topa sahip ol, sonra kanatları kullan. Fakat, Sun Tzu'nun dediği gibi savaş kafada yaşanan ve biten bir şey, eller ve ayaklar ise sadece angaryayı yapan taraf. Madrid'de bu akşam, daha maç başlamadan kafalarda maç da skor da çoktan belliymiş, biz boşu boşuna 90 dakika beklemişiz sonucu öğrenmek için. 

Fotoğraflar: BBC Sport & the Guardian web sitelerinden
Devamı - Real Madrid 0 - FC Barcelona 2 : Hierro'yu Aramak

9.04.2010

Hagi ve Lineker'den El Classico Anıları


El Classico öncesi biz de ev ödevimizi yapalım dedik. Biraz geçmişe gidip, eski yıldızlar bu maçlarda neler yapmışlar, maçlar hakkında neler söylemişler diye araştırınca ilginç şeyler bulduk.
BBC eski Real Madridli ve Barcelonalı yıldızlara El Classico'yu sormuş. Bakın aldıkları cevaplar:

Gary Lineker (Barcelona 86-89)
"Benim de kendime ait birkaç güzel anım var Real Madrid maçlarından kalan... İlk oynadığım Madrid maçında, Camp Nou'da hat-trick yapmayı başarmıştım. Sonra evimizde oynadığımız iki maçta da galibiyeti getiren golleri ben atmıştım. "

"Bu maçlara dünya çapında ilgi olması son derece doğal çünkü dünyanın en büyük iki klüp yapısının mücadelesi. Döneminin en büyük yıldızları, mutlaka iki klüpten birine giderler zaten..."


Bunu Lineker'den daha iyi bilecek biri yoktur herhalde. 1986'da, İngiltere'de ve Everton'da zaten efsane iken, bütün bunları bırakıp Barcelona'ya gitti. Kendisinden yaklaşık 20 yıl sonra ise, İngiltere'de ve ülkesi Fransa'da zaten yaşayan efsane konumundaki Henry de herşeyi bırakıp, Katalanya'nın yolunu tuttu. İki takımın da yıldızları çekme konusunda gerçekten de rakip tanımaz bir başarısı var.

Rafael Martin Vasquez: (Real Madrid 83-90 & 93-95)
"Benim aklıma öne çıkan bir El Classico maçı gelmiyor çünkü her biri birbirinden özel ve tarihi maçlardı."

"Fakat yine de bir tanesinden bahsetmem gerekirse, 3-0 kazandığımız, benim de gayet iyi oynadığım fakat teknik direktörümüz Molowny'nin atıldığı maç aklıma geliyor."

"O maçların bazılarında Guardiola'ya karşı da oynamıştım. Kendisi o zamandan beri bize karşı bir kazanma geleneğine sahiptir. Sanırım klübünün ve bu maçların ne anlam ifade ettiğini en iyi bilenlerden biridir."

Bir de masanın iki tarafında da yer almış, sonra da yetmemiş Türkiye'ye gelip bi de bizim gönlümüzü almış Hagi'den dinleyelim el Classico'yu:

Gheorge Hagi (Real Madrid 92-94 / Barcelona 94-96)
"Bu derbilerde oynamak ve iki takım için de ter dökmek benim için onur verici bir olaydı. El Classico'dan bahsedince dünya üzerinde oynanan en büyük maçtan bahsediyoruz."
"İlk kez bu derbilerden birinde oynadığımda, İspanya Süper Kupası Finali'ydi ve son dakikalarda Michel'in yerine oyuna girmiştim. Benim için çok önemli bir ilk andı ve böyle anlar asla unutulmaz aksine bir yaşam boyu hatırlanır."
"Her iki ekipte de iki yıl geçirdim ve dünyanın en iyileri ile beraber oynadım. Ayrıca, çalıştığım en önemli teknik direktör olan Johan Cruyff'dan da çok şey öğrendim."

Uzun olan yazının hepsini buraya koymadık, merak edenler BBC'nin yazısına buradan ulaşabilirler. Yazının sonuna da "geçmiş zaman olur ki" temalı Lineker'in bahsettiği maçın gollerini içeren bir videoyu koyduk:

Devamı - Hagi ve Lineker'den El Classico Anıları

8.04.2010

Adaletspor 2 - Manchester United 0


Beşiktaş taraftarının da kısacık göründüğü MasterCard reklamında, 1999 finalinde United'lı taraftar arasında kalıp da sevinemeyen Bayern'li taraftara çok üzülmüştüm. Hiçbir zaman Bayern Münih sempatizanı olmadım, hatta dönem dönem Bundesliga'yı Bayernliga'ya çevirdikleri için de kızarım onlara ama 1999'da başlarına gelen de insanı isyan ettirir de be arkadaş! O gün, 2,5 dakikada kıtanın en büyük kupası ellerinden kayıp gitti...


"Futbolun adaleti yoktur!" derler ya, aslında futbolla hayatın benzeştiği bir başka yön de bu adalet duygusu. Futbolda da, hayatta da adalet var, fakat kısasa kısas olarak işlemiyor ve hemen de tecelli etmiyor. Finalin üstünden 11 yıl geçti, dün akşam iki takım bu sefer yarı  finale çıkmak için karşılaştılar ve Bayern, hem de deplasmanda 3-2 yenildiği halde, 3-0 geriden gelerek Ferguson ve ekibini yarışın dışına attı. Maçın yorumunu yapmayacağım uzun uzadıya, sadece Robben'in attığı golün de "Adaletspor" adına atılan ikinci gol olduğunu söylemek istiyorum. Messi'nin parladığı dün akşamdan sonra, bugünün gölgede kalan karşılaşmasında, Hollandalı öyle bir gol attı ki, kendini ve takımını uzun süreden sonra yine gündemimize (ve gönlümüze) taşıdı.


Robben'i ilk kez, yıllar önce milli takım maçında görmüştüm. Açıkçası topa bu kadar hakim olan ve şaka gibi adam geçen bir Hollandalı oyuncuyu daha önce görmemiştim. Stili, oynadığı ekolün ürünü değildi; bunun farkında olan Robben de sanki bu kuzey takımına yabancılık çeken ve o yüzden kimseye pas veremeyen diğer mahalleden gelen yeni çocuk gibiydi. İlk başlarda topla yaptığı hareketler sevimli gelse de, bir süre sonra  topu çok sevdiğini o yüzden de kimseyle paylaşmak istemediğini fark ettim. Top tekniği ancak şu an oynayanlar arasından Messi ile karşılaştırılabilir, hatta bence adam geçmede daha da başarılıdır, fakat bencilliği ve sonrasında yaşadığı sakatlıklar bu yetenekli oyuncuya hep basiretsiz bir kariyer sundu. Real'de iken en büyük rakiplerinin yeniden doğuşuna şahit oldu, sonrasında Almanya'da bu sefer Bayern'in en kötü sezonlarından birinde takıma geldi. Bu gece kendisi ve takımı için bir süredir devam eden şanssızlık bulutları dağılmış gibi fakat finale ve kupaya uzanmaları için hala önlerinde maçlar, ciddi rakipler ve enselerinde gezen bir Barcelona var.

Fakat bu gece adaletin terazileri şimdilik dengelendi...

Devamı - Adaletspor 2 - Manchester United 0

29.03.2010

LA LİGA'NIN HAZİN SONU



Real Madrid'in başlattığı çağımızın en büyük transfer harekatı, her şeyin başlangıcı ve sonu oldu. Real artık ezeli rakibi ile rekabet edebilecek konumda ve Barça-Real ikilisi şu an diğer bütün takımların kat be kat üzerinde yıldızlarda mücadele etmekteler. La Liga öldü, yaşasın yeni kral: El Classico! 

Madrid-Barcelona derbileri her zaman İspanyol futbolunun en önemli maç serisi olmuştur fakat son yıllarda bu maçların önemi sanki daha da arttı, zira artık İspanyol ligi yavaş yavaş iki kentin, iki takımın ve iki rakip kültürün hegemonyasına giriyor. Diğer maçların sonuçları hemen hemen önemsiz, arada hala güçlü ekipler bu ikiliden puan kapmaktalar ama uzun maratonda hiçbiri bu takımlara yaklaşamıyor. 

İspanya Ligi hep böyle değildi. Real Madrid benim çocukluğuma denk gelen 80'lerde en güçlü klüptü ama bir sürü rakibi vardı. O zamanlar hala takımlarda yabancı sınırlaması olduğu için, Bilbao gibi takımlar da lig şampiyonluğuna oynayabiliyordu. Zaten futbol içindeki yabancı oyuncu trafiğini arttırdıkça, önce Bask takımları gitti: Bilbao'nun son şampiyonluğu 80'lerin başında yaşandı, Sociedad Nihat-Kovaçeviç ikilisi bir ara şampiyonluğa yaklaşır gibi oldu ama çöküşleri çok sert oldu: ikinci lige yuvarlandılar. Bask futbolu da, Katalanların aksine ligdeki başaltı iddiasını kaybetti, 17-7 arasına oynamaya başladılar. 


İkinci dalgada diğer büyük sayılabilecek iki takım: Atletico ve Deportivo da zamanla etkinliklerini yitirdiler. Bu iki takım da hala 3. sıraya oynayabilecek güçte fakat artık La Liga'da üç sıra demek, ikinciden en az 15 puan geride olmak anlamına gelmekte. 3. ve 4. sıradaki takımlar da Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazansalar da mali fark o kadar açıldı ki artık puan tablosuna yansıması en iyi ihtimal 15 puan fark oluyor. 

Başaltı takımlar olan Betis ve Valencia ise kötü mali yönetimleri yüzünden asla yakaladıkları başarıları uzun vadeye taşıyamadılar. Şu an Valencia'nın ligde 3. sırada olması bile, mali tablo göz önüne alındığında büyük başarı. Takımın bütün yıldızları satılık durumda ve gelecek sene kimler kalacak belli bile değil. Betis ise, Atletico Madrid ile beraber ligin en dengesiz takımı ünvanına oynar: ya 2. lige düşüyorlar, ya da ilk 8 mücadelesi veriyorlar. Fakat her düşüş, onlara en az 2 sezona maloluyor. 



Bu süreçte iyi şeyler olmuyor mu? Sevilla bu tablodaki tek olumlu takım. Sınırlı kaynaklarını başarılı altyapı politikası ile yıldız oyuncular yetiştirmeye harcadılar. Fakat bu bile uzun vadeli bir başarı için yeterli değil. Real Madrid - Barcelona altyapısının ortak üretimi, sadece bu iki takımı değil, Liga'daki pek çok takımı da beslemekte. Real ve Barça, bizdeki büyük takımların aksine, sadece üst takımda değil, altyapı ve genç oyuncu yetiştirmede de kendi ülkelerinin liderleri durumundalar. 

Biz kendi ligimizi eleştirirken, dünyanın en pahalı liglerinden olan Liga'da işler gittikçe ikili-dominasyona doğru gidiyor. Yakında tıpkı İskoç liginden aklımıza sadece Old Firm maçları geldiği gibi, Liga'dan da El Classico'lar gelecek, gerisi ise ancak "ender gelişen Osasuna atakları" kıvamında heyecan katabilecekler. 
Devamı - LA LİGA'NIN HAZİN SONU

21.01.2010

West Ham'in Gözü Yeni Olimpiyat Stadında




West Ham'ın yeni patronu David Sullivan, Londra'nın Yeni Olimpiyat Stadına gözünü dikmiş... Takımının Upton Park'dan 2012 Yaz Olimpiyatları için inşa edilen stadyuma geçmesi için çalışmalara başlarken, The Guardian'da sitesinde konuyla ilgili bir anket yapmakta. Şimdilik, oy verenlerin % 66'sı bu taşınmaya EVET demekte. 


Mimarları dünyaca ünlü spor tesislerini tasarlamakla tanınan Populous ve Archigram'ın efsanevi üyesi Sir Peter Cook olan yapı, 2011 yılında bitirilecek. Yapının 25.000 kişilik ana kapasitesine, olimpiyat döneminde kullanılmak üzere yapılan hafif strüktürden ek tribünlerle yaklaşık 55.000 kişi daha eklenecek. Olimpiyat sonrası ise 25.000 kişilik kapasiteye geri dönecek.

Aşağıdaki kesitte, bahsi geçen sabit tribün ile portatif tribünün ilişkisi görülmektedir.


Devamı - West Ham'in Gözü Yeni Olimpiyat Stadında

27.12.2009

"Genç" Zamora Güney Afrika'ya Gider mi?


Bobby Zamora ve Robert Earnshaw, artık futbolda olgunluk dönemine giren '81 kuşağının İngiltere alt ligler kategorisindeki en önemli yıldız adaylarıydı. Bunlardan, Earnshaw Cardiff City'de golcülüğü ile sivrilmiş fakat devamını getirememişti. En son, Nottingham Forest'a transfer olurken duyduk. Kendisi 10 yıldır hala beklenen patlamayı yapabilmiş durumda değil.

Zamora ise, açıkçası biraz da CM/FM serilerinin gözüme sokmasıyla ilgimi çeken bir oyuncu olmuştu. Sıkı bir West Ham taraftarı olan Zamora altyapı günlerini The Academy of Football'da (West Ham'in Altyapı Okulu) geçiren nadir şanslı oyunculardan biriydi. Lakin, West Ham'in altyapısı için İngiltere'nin Ajax'ı desek çok da abartmış sayılmayız. Fakat, altyapı günlerinin sonu ne yazık ki Zamora için iyi sonuçlanmadı: profesyonel olamadan West Ham'den ayrılmak zorunda kaldı.



1999-2000 sezonunda Bristol Rovers, Zamora'yı antremanlarına davet etti ve kısa süre sonra kendisi ile sözleşme imzaladı. Fakat, ilk 11 için yeterli düzeyde görülmeyen Zamora, gelişmesi için 2000 yılında kısa süreli olarak önce Bath City'e sonra da Brignhton H.A.'ya kiralık gitti. Özellikle, Brighton günlerindeki ilk 6 maçında attığı 6 gol ile kiralık gittiği bu takımda, bonservisi alınarak kalıcı bir yer edindi. Zamora'nın kariyerindeki ilk büyük çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Üç sezon kaldığı Brighton'da, 134 maçta 83 gol atan genç forvet böylelikle takımının üst üste iki lig şampiyonluğu kazanarak kendisini bir anda Championship'de bulmasında da başrolü oynadı. Aynı dönemde, İngiltere'nin U21 takımına da seçilen Zamora burada 6 kez milli formayı giydi.



Brighton'ın ve özellikle Zamora'nın bu başarısına Premier Lig'in büyük ekipleri kayıtsız kalmadı. Kendisini iki sezondur takip eden Glen Hoddle, Zamora'yı 2003 yılı başında 1,5 milyon sterline Tottenham Hotspur'e transfer etti. Hoddle, Zamora'dan umutluydu ve takımın önemli bir parçası olacağına inanıyordu fakat ufak bir problem vardı: yönetim Hoddle'dan bıkmıştı ve 2003-2004 sezonunda yapılan kötü başlangıç Hoddle'ın White Hart Lane günlerinin sonu oldu. Zamora da o sezonu pek parlak geçirmedi, çoğu sonradan oyuna girdiği 18 resmi maçta sadece 1 gol atabildi. Fakat o golü de bir zamanlar kendisini kapıya koyan West Ham United'a Carling Cup'da atmış, bu sefer de o, eski takımına güle güle demişti.



Zamora ile West Ham'in arasındaki aşk-nefret ilişkisi Carling Cup'da kalmamıştı. Kaderin bir cilvesi olarak, Zamora Tottenham'ın çok istediği Jermain Defoe'nin transferinde takas olarak kullanılmış, kendini eski aşkı West Ham'de bulmuştu. West Ham'deki dönemi 2004-2008 arasında uzunca bir süre devam etse de, bu transfer ile Zamora Premier Lig'den tekrar Championship'e dönmüştü. Kendini kanıtlaması beklenen bir yıldız adayı için bu resmen kariyer intiharı demekti. Neyse ki, West Ham'in Championship kariyeri kısa sürdü ve Zamora'nın dahil olduğu 2004-2005 sezonu sonunda tekrar Premier Lig'e katılmaya hak kazandılar.

Sonraki dönemde Zamora takımın en önemli gol silahı olmasa da, özellikle kupa maçlarında attığı kritik gollerle West Ham ve haliyle Premier Lig kariyerini sürdürdü. 2008 sonunda biten West Ham macerasında 152 resmi maçta 40 gol attı.



2008-2009 sezonu başında takım arkadaşı John Paintsil ile beraber 6.3 milyon sterline Fulham'a transfer oldu. Fulham'ın başında, kariyeri diğer İngiliz teknik adamlara göre çok daha uluslararası olan, son derece ilginç bir kişiliğe sahip teknik direktör Roy Hodgson vardı. Hodgson, Zamora'nın hala gerçek potansiyeline ulaşmamış bir yetenek olduğunu düşünüyordu. Fulham'daki ilk sezonu bu açıdan biraz tartışmalı geçti. Zamora, takım oyuncusu olarak önemli katkılar yapıyor fakat golcülük anlamında ciddi bir kısırlık yaşıyordu. Özellikle son vuruşları ve mental kapasitesi eleştirilen Zamora için 2008-2009 sezonu sadece iki golle tamamlandı. Yaz döneminde ligin yeni ekiplerinden Hull City, Fulham'a Zamora için tam 5,5 milyon sterlin önerdi fakat Zamora herkesi şaşırtarak bu teklifi geri çevirdi ve Fulham'da hala kanıtlaması gereken çok şey olduğunu söyledi.

2009-2010 sezonuna da bu hırsla başlayan Zamora, Brighton günlerine dönme sinyallerini verdi. Fulham'ın hem ligde hem de Avrupa'daki maçlarında çok iyi performans çıkartan Zamora, şu ana kadar 14 maçta 6 gole imza attı ve Fulham'ın ön cephesindeki Andrew Johnson ile iyi bir ikili oluşturmanın sinyallerini verdiler. Bu patlama sonrasında, başta Hodgson olmak üzere pek çok çevre Zamora'nın adını Capello'nun listesinde görmek isteklerini açık açık ifade etmeye başladı. Shearer sonrası dönemde, kronik forvet-eksikliği çeken İngilizler için Zamora, zayıf forvet hattında bir alternatif olabilir. Milli kariyerinde sadece İngiltere U21 tecrübesi olan Zamora, babası Trinidad-Tabago'lu olduğundan bu sezon başında bu ülkenin milli takımına çağrıldı. İngiltere formasının hayal olduğunu düşünen oyuncu da bu daveti kabul etti fakat o dönemde geçirdiği bir sakatlık T.Tabago forması giymesine engel oldu. Kaderin cilvesi diyebileceğimiz bu olay sayesinde belki de şimdi Zamora, İngiltere Milli Forması'na hiç olmadığı kadar yakın.



Peki Zamora nasıl bir oyuncu? Bu yazıya eklediğim eski videolardan da hemen anlaşılacağı gibi, öncelikle solak bir oyuncu! Sol ayağı son derece güçlü ve basında sanılanın aksine formunda olduğu zaman pek çok sol ayaklı futbolcu gibi sıradışı vuruşlara imza atıyor. Fakat sağ ayağının aksi derecede yetersiz oluşu da, Zamora'yı bazen çok basit pozisyonlarda inanılmaz sakar hallere sokuyor. Bunun yanı sıra, güçlü bir fiziğe sahip ve uzunca bir boyu var.(1.83) Bu sayede kafa toplarında da son derece etkili. Fakat bütün bu teknik özelliklerini sahaya her zaman yansıttığı söylenemez. Kariyerinde hiç bir zaman, üst düzey takımlardan birinde oynamadı ve mental olarak da her zaman üst düzeyde olduğu söylenemez. Bu da bizi, İngiltere Milli Takımı gibi rekabetin ve oyuncu kalitesinin son derece üst düzeyde olduğu bir takımda yapabilecekleri konusunda kuşkuya düşürmekte.

Zamora milli takıma seçilse bile, forvet hattı İngilizlerin hala en zayıf yeri olarak gözükmekte. Fakat şu "forvetsiz" haliyle bile favoriler arasında gösterilen İngiltere'nin kupa için bence düşük de olsa şansı var. 1998'de, bir başka nerdeyse forvetsiz takımın finalde 3-0 gibi net bir skorla kupayı aldığı düşünülürse, neden İngiltere'nin de benzer bir hikayesi olmasın? Ve hatta neden Bobby Zamora'nın da bu hikaye içinde ufak da olsa bir rolü bulunmasın?


Devamı - "Genç" Zamora Güney Afrika'ya Gider mi?