Güney Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.06.2010

Dünya Kupası Notları #6 : Isla-Sanchez, Hittzfeld ve Forlan


Dünya kupasının 6. gününe geldiğimizde, seyir zevkinin yavaş yavaş da olsa belli standartların üstüne çıktığını görüyoruz. Honduras-Şili karşılaşması bu açıdan önemli idi. Maç Şili'nin 0-1 üstünlüğüyle sona erdi ancak maçın temposunu düşündüğümüzde yalnızca 1 golün vuku bulması izleyenleri pek de rahatsız etmedi sanıyorum.

Şili hakkında herkesin ezber ettiği ilk ve en önemli bilgi Güney Amerika eleme gruplarından Brezilya'nın ardından ikinci çıkmış olduğu gerçeğiydi. Benimse, Şili ile ilgili hatırladığım ilk sahne Fransa 98'e dayanıyor. Grup maçlarında kimseye yenilmeyerek dikkat çeken bu "uzun ince" ülke, topladığı 3 puanla B Grubu'nu İtalya'nın ardından ikinci olarak bitirmiş, ikinci tur mücadelelerinde Brezilya'nın rakibi olmuştu. O zaman, daha ikinci turda Brezilya ile eşleşmeleri talihsizlik olarak nitelendirilmişti. Yine aynı tablo gerçekleşebilir. Dilerim Şili aynı talihsizliği bir kez daha yaşamaz ve çeyrek finale ulaşabilir. Bunu hakediyorlar zira... Alexis Sanchez- Mauricio Isla ikilisi, Lahm-Müller ikilisiyle birlikte turnuvada izlediğim en iyi arkalı-önlü hücum organizasyonlarını oluşturdular. Şili'nin çok teknik ismi var fakat İspanya'nın başına gelen onların da başına gelebilir, İsviçre savunmasını açmakta zorlanacakları açık. Öte yandan, Honduras'ın ciddi tecrübe eksikliği göze çarpıyor. Böylesi büyük turnuvalara pek sık katılamıyor oluşları, hücumlarının cılız kalmasına, son vuruşlarda beceriksizliklere yol açıyor. Buna karşın mücadeleci bir takım. Oynayacakları hiç bir maçta rakiplerine ezilmezler.

İspanya-İsviçre karşılaşmasında beklediğim sürpriz gerçekleşti. İsviçre'nin bu turnuvada bir umudu varsa tamamını Hittzfeld'e borçludur. Bir teknik direktör takımının başarısında ne kadar etkilidir sorusunun cevabını en iyi Hittzfeld'e bakarak cevaplayabiliriz. Eğer Hittzfeld gibi bir teknik adamınız varsa, rakibiniz ne kadar iyi paslaşırsa paslaşsın istediği pozisyonları yaratamayabilir ve siz gol bulmak için rakibinizin savunmada bıraktığı boşluklardan faydalanabilirsiniz. Sanıyorum iki ya da üç pozisyon buldu İsviçre. Biri gol oldu. İspanya, turnuvanın ilk günü Meksika'nın yakalandığı tuzakla karşı karşıya kaldı. Topa hakim olmak bir süre sonra beyhude top çevirişlere, açık arama oyununa dönüştü. Dediğim gibi, Hittzfeld İsviçre'ye ikinci tur umudu getirdi. Bakalım Şili karşısında ne yapacaklar?

Günün son maçında sürpriz olmadı. Uruguay'ın G.Afrika'yı zorlanmadan yenebileceği belliydi fakat ev sahibinin turnuvanın açılış maçında Meksika karşısında gösterdiği direnç ve disiplin çoğumuzu şaşırtmıştı. İlk maçın yıldızlarından Tshabalala bu akşam ortada yoktu. Zaten Pienaar turnuvanın başından beri "yok". Bir tek poisyon dahi üretemedi G.Afrika. Bu anlamda, şimdiye kadar oynanan maçlar arasında bir tek pozisyon dahi yakalayamayan bir takım yoktur sanıyorum. O kadar kötüydüler. İlk maçın ardından Khune hakkında çok iddialı sözler sarfetmiştim. Kırmızı kart gördü. Yüksek ihtimalle turnuvayı kapattı. Onun gibi bir kaleciyi daha fazla izleme imkanına sahip olmak isterdim. Uruguay'da ilk maç hayal kırıklığı yaratan hücum ayakları Forlan ve Suarez bu akşam yanlarına Palermolu Cavani'yi de almışlardı. İlk dakikadan itibaren ölçülü de olsa pozisyon üretmeye, rakip kaleyi yoklamaya başladılar. Nhayetinde, Forlan rakibin sırtına çarpmış olsa da çok şık bir gole imza attı. İkinci yarı, maçın en hareketli ismi Suarez, Khune tarafından düşürüldü. Forlan riskli olsa da penaltının nasıl atılacağını gösterdi adeta. Öylesi bir vuruşun kaleciler tarafından kurtarılmasının imkanı yoktur. Maçın son dakikasında, düdük yerine, Suarez'in zarif ortasında Pereira'nın golü geldi. Forlan'ın kaydettiği iki gol ona gol krallığı yarışında çok büyük bir avantaj sağlayacaktır. En büyük rakipleri ise Podolski ve Klose olacaktır diye düşünüyorum.
Devamı - Dünya Kupası Notları #6 : Isla-Sanchez, Hittzfeld ve Forlan

12.06.2010

Dünya Kupası Notları #1 : C.Blanco, Tshabalala ve Khune


Açılış müsabakasında G.Afrika ile Meksika karşı karşıya geldi. Karşılaşma Meksika'nın mutlak hakimiyetiyle başladı. G.Afrika ise "ender gelişen" etkili ataklarıyla rakibine karşı koymaya çalıştı. Aguirre geldiğinden beri Meksika'nın oyun şablonunda ve temposunda gözle görülür bir değişim yaşanmıştı. Bu değişimi bu akşam da gözlemledik. Topa sürekli hakim olmayı ve oyunun kontrolünü elinde tutmayı seven bir takım yaratmış Aguirre. Bu sistemde en zorlanacağı ekip sahaya 4-5-1 şeklinde yayılan ve katı bir savunma anlayışına sahip G.Afrika olacaktı. Üstelik, kadrosunda Gaxa, Tshabalala, Masilela gibi kontra atak futboluna yatkın, süratli isimler bulunuyordu kadrolarında. Meksika ise sağ kanadı Aguillar ile oldukça etkili kullanıyordu. Ancak aynı şeyi sol kanattaki Vela için söyleyebilmek güç. Orta alanı ise Torrado-Juarez-dos Santos üçlüsüyle parsellemeyi planlamıştı Aguirre. Bu üçlü hem çok etkili biçimde pas yapabiliyor hem de Juarez ve Torrado'nun fiziki avantajları sayesinde top rakipteyken alan kapatıp, top kapma mücadelesine girebiliyordu. Ne var ki, özellikle ikinci yarıdan sonra, topun, başka hiçbir çaresi olmadığı için, adeta "mecburiyetten" Meksikalı'ların ayağında kaldığını gözlemledik. Nitekim bu dakikalarda, savunmanın arkasına sarkan Tshabalala, dar bir açıdan, enfes bir şut çıkarıyor ve 2010 Dünya Kupası'nın ilk golünü kaydediyordu.

Aguirre maça başladığı G.Franco-C.Vela ikilisinin yerine J.Hernandez-C.Blanco ikilisini sokmuştu. Bu dakikalarda oyuna giren Guardado'nun da dikine gitme çabalarıyla Meksika hücumlarına çeşitlilik kazandırdığını söyleyebiliriz. Ancak, Meksika adına asıl farklılığı 37'lik C.Blanco yaratıyordu. Halısaha maçlarındaki "göbekli amcaları" andıran Blanco tıpkı o göbekli amcalar gibi haddini bilerek aynı zamanda da tekniğini konuşturarak oynuyordu. O dakikadan sonra Meksika'nın beyhude top çevirişileri, Blanco'nun doğrudan ceza sahasına şişirdiği toplarla somut pozisyonlara dönüşüyordu. Bu pozisyonlardan birinde, Blanco, Guardado'ya kontrol edilmesi zor bir pas veriyordu, pası kontrol etmeyi başaran Guardado topu arka direkteki Marquez'e ortalayınca "El Tri" beraberliği yakalıyordu.

Açılış maçı, benim açımdan doyrurucuydu. Ancak maçı doyurucu kılan detaylardan en önemlisini halısaha topçusu tavırlarıyla Blanco, süratli ve akıllı futboluya Tshabalala ve topu oyuna hızlı ve etkili bir şekilde sokma yetisine sahip G.Afrikalı kaleci Itumeleng Khune oluşturuyorlardı. Açıkçası, Khune'yi ilk kez izledim. Ülkesinin en önemli takımlarından Kaiser Chiefs'te forma giyiyormuş. Çok atletik bir yapıya sahip ve topu oyuna çok iyi sokuyor. Bu turnuva boynca böyle oynamaya devam ederse, yaz sonu onu Avrupa'nın önemli kulüplerinden birinde görebiliriz diye düşünüyorum.

Urugay-Fransa maçının son yarım saatini izleyebildim. Dolayısıyla uzun uzadıya yorum yapmam doğru olmayacaktır. Fakat, Fransa'nın arka bölgesinin çok sağlam olduğunu söylemeliyim. Özellikle Toulalan-Diaby-Gourcuff üçlüsü turnuvanın en dominant üçlüsü olabilirler. Ne var ki, hücum hattındaki kara büyü sürmekte. Fransa için, bu hücum oyuncularıyla bu turnuva bitmez! Unutmadan, Govou'nun yerine derhal Malouda monte edilmelidir. Uruguay'ın futboluna oldum olası ısınamadım. Bunda, Forlan'ın, Suarez'in tarzını beğenmemem de etkilidir muhakkak. Sonuç olarak, 2010 Dünya Kupası'nın ilk gecesinden bizlere, biri Meksika, biri G.Afrika tarafından atılmış iki gol, Tshabalala, Khune ve C.Blanco'nun futbolu sevdiren çabaları kalıyordu.
Devamı - Dünya Kupası Notları #1 : C.Blanco, Tshabalala ve Khune

5.04.2010

Yeni Boer Hareketinden Dünya Kupasına Gelmeyin Çağrısı

Güney Afrika'nın yeni Boer hareketi sayılan AWB'nin lideri Eugene Terreblanche önceki gün feci şekilde öldürüldü. Her ne kadar bizim basın, AWB'yi beyaz üstünlüğünü savunan bir grup olarak gösterse de, aslında kendileri, "Boer" ismiyle anılan Kuze Avrupa/Flaman kökenli atalarının 120 yıl önce başlattığı ve başarısız olduğu isyanı (Boer Savaşları olarak bilinir) politik seviyeye taşımayı düşünen bir azınlık şiddet grubu. Kendilerini "Boer Ulusunun" bağımsızlık adayan bu insanlar, genel olarak büyük tarım arazilerine sahipler  ve buralarda siyahları düşük ücret ve kötü şartlar altında çalıştırıyorlar. Onlar için siyahlar kadar, uitlander'lar da (Boer kökenli olmayan ama Boer topraklarında yaşayan beyazlar) düşman sayılmakta.  

Terreblanche cinayeti üzerine, AWB'nin yaptığı açıklamada ülkenin kan gölüne döneceğinden bahsedilirken, Dünya Kupasına katılacak takımlara da alenen "gelmeyin" uyarısı yaptılar. Fakat nüfusun yaklaşık %10'nunu oluşturan beyaz nüfus içinde bile azınlık olan AWB'nin Boer eyaletleri sayılan Transvaal ve Natal dışında çok da gücü yok. Fakat turnuva esnasında, gerek beyaz, gerek siyah kökenli aşırı gruplar sırf güç gösterisi yapmak için çılgınca bir şey yapabilir. Boer savaşları sırasında, kendilerinden sayıca ve askeri donanımca üstün olan Britanya ordusuna karşı uzun yıllar savaşmışlar, pek çoğu öleceğini bilse bile kesin mağlubiyet şartları altında bile gerilla savaşına devam etmişlerdi. Britanya, Boerleri 2. Boer savaşında kesin yenilgiye uğratmak için tam yarım milyonluk askeri Transvaal eyaletine göndermek zorunda kalmıştı.  

Dünya kupasına geri sayım başlamışken umarız bizden binlerce kilometre uzaktaki bu sorunlu ülkede tansiyon daha da artmaz. 


Devamı - Yeni Boer Hareketinden Dünya Kupasına Gelmeyin Çağrısı

9.01.2010

Sana Dünya Kupası Yolları, Bana Kurşunlar


Togolu futbolcuların otobüsüne ateş açılmış; aslında haber değeri olmasının tek sebebi Adebayor'un da aynı araçta bulunması. Afrika ile ilgili haberler, belgeseller ya da filmler artık Batı'nın ekseninde çok da değer teşkil etmiyor: bir "Hotel Rwanda" ya da "Blood Diamond" çıkıyor arada o da politik doğruculuğundan yenmeyen Holywood'un vicdan hesabını, gişe hesabıyla denkleştirmeye çalışmasından beyhude bir çaba değil.


Angola, güvensiz bir ülke... Portekiz'den bağımsızlığı kazandığı günden beri aralıksız 25 yıl süren bir iç savaş savaş yaşadı. Ülkeyi mahveden bu savaşa, Varşova Paktı'nın ve kapitalist dünyanın bütün ordu ve istihbarat birimleri de katıldı. Batı, komünist hükümete karşı, bölgenin en "beyaz" ülkesi Güney Afrika'yı maşa olarak kullandı. O zamanlar apartheid rejimi ile yönetilen Güney Afrika da sağolsun, ordusunu ve özel kuvvetlerini Angola'nın üzerine saldı; topraklarını fiilen işgal etti, kalıcı garnizonlar kurdu.


Güney Afrika, Angola'dan 1984'te fiilen çekilse de, ülkeyi karıştırmaya devam etti. Apartheid rejiminin devamı için Angola ve devamındaki Namibya'da çıkan olaylar ciddi birer katalizör görevi gördüler. Sonrasındaki hikaye ise malumunuz: Soğuk Savaş sona erince, iki paktın dünyayı paylaşma savaşı da sona erdi. Angola meselesi hasır altı edildi, Angolalılar birbirlerini öldürmeye devam ettiler. Bu arada, Batı'nın işine artık yaramayan apartheid'in sonu geldi: Mandela hapisten çıkar çıkmaz devletin başına geçti. Beyazlar, zengin mahallerine geri döndüler, gel zaman git zaman bir zamanların "tu kaka" devleti Güney Afrika Dünya Kupası'nı düzenlemeye aday oldu. Fifa'nın nicedir devam eden futbol ekonomisini bütün kıtalara yayma planına uygun bir davranıştı bu, ödülü de 2010 Dünya Kupası oldu.


Zamanın işgalcisi, ırk ayrımcısı ülke, Soğuk Savaş sonrasında nasıl bir role büründüyse, geçmişini bir çırpıda temizleyip, uluslararası spor organizasyonlarına imza atmaya başladı. Komşusu sayılan, bir zamanlar topraklarını iğfal ettiği ülke hala 30 yıllık bunalımından kurtulabilmiş değil. Togolular, Angola topraklarında şut yerine kurşun yerken, birkaç yüz kilometre aşağıda, kanlı geçmişini bunlardan ayırmış bir ülke (ki Executive Outcomes* hala devam ediyor), barış şarkıları ve vuvuzelalar eşliğinde yazın gelecek misafirlerini beklemeye şimdiden başlamış bile...


* Executive Outcomes: Dünya'nın bir dönem en büyük paralı ordusuna sahip olan Güney Afrika kökenli güvenlik şirketi. Afrika'daki pek çok savaşta aktif rol alan, eski G.Afrika özel kuvvetleri askerlerinden oluşmuş bu organizasyon, devletin girmek istemidiği pek çok kirli işi üstlenmesiyle tanınmaktadır.

Devamı - Sana Dünya Kupası Yolları, Bana Kurşunlar

14.06.2009

Konfederasyon Kupası Yayın Programı - 14 Haziran

Maçların yayın hakkı TRT'de, onlar da sağolsunlar bizleri bu kupadan mahrum etmiyorlar. Bugün başlayacak turnuvanın ilk maçları ve yayın saatleri şöyle:

A GRUBU Güney Afrika Cumhuriyeti - Irak (Açılış Karşılaşması)
Yer: Johannesburg
Stadyum: Ellis Park
Maç Saati: 16:00 (YSİ) / 17:00 (TSİ)
Yayınlayan Kanal: TRT 1

B GRUBU Yeni Zellanda - İspanya
Yer: Rustenburg
Stadyum: Royal Bakofeng
Maç Saati: 20:30 (YSİ) / 21:30
Yayınlayan Kanal: TRT 1


*TSİ: Türkiye Saati ile *YSİ: Yerel Saat ile


Fotoğraf: Ellis Park Stadı, Johannesburg





Devamı - Konfederasyon Kupası Yayın Programı - 14 Haziran

13.06.2009

Tam Zamanında Yetiştiniz: Konfederasyonlar Kupası Başlıyor

Kimilerine göre gazozuna turnuva, hatta yapılmasa daha iyi olur. Kimilerine göre, FİFA'nın para kazanmak için icat ettiği yeni oyuncağı. Kimilerine göre de, milli takımları genç oyuncularını denemesi için bulunmaz fırsat. Transfer dedikodularından bunalan bizler için ise yeni meşgalemiz. Konfederesyonlar Kupası 2009, yarın başlıyor. Başlamadan önce sizlere önemli birkaç not.

BÖLÜM 1 - GÜNEY AFRİKA & FUTBOLU

CM serisinin en komik isimli takımları, Orlando Pirates, Kaizer Chiefs ve Mamelodi Sundowns'un memleketi Güney Afrika en sonunda uluslararası futbolun ağırlık merkezini Afrika'ya taşıyor. 2009 Konfederasyonlar Kupası ve 2010 Dünya Kupası'nın evsahibi olan Güney Afrika'ya bu turnuvaların verilmesinde önemli iki sebep var: FİFA artık risk alarak, futbolu iki kıtanın hakimiyetinden çıkarıp global bir sanayiye çevirmek istiyor. ABD'94, çok eleştirilmesine ve beklenen ilgiyi görmemesine rağmen bu sürecin ilk adımıydı. Bir turnuva atlayarak, 2002 yılında da kupa Asya'ya taşındı. Uzakdoğunun yükselen futbol değerleri Japonya ve Güney Kore ortak turnuvanın, geçmişe dayanan husumetlerini bir kenara bırakıp başarıyla üstesinden geldiler. Sonra kupa yine bir Avrupa molası verdi, moral ve destek yakıtını doldurdu ve bu sefer de Afrika'nın yolunu tuttu.

Afrika'nın yeteneklerinin sömürülmesine iyi bir örnek: Eusebio

Sanayi devrimi nasıl Afrika'nın doğal kaynaklarını sömürdüyse, futboldaki endüstriyel devrim de, Afrika'nın yetenekli gençlerini Avrupa futboluna devşirdi. Portekiz'de Eusebio ile başlayan bu süreç, Avrupalılaşmış Afrikalıları dünyanın tanıdığı yıldızlara dönüştürdü. Vatandaşı olan binlercesi kaçak olarak Avrupa'nın pekçok ülkesinde yaşama tutunmaya çalışırken, Afrikalı futbolcular yetenekleri sayesinde, dedelerini sömüren kıtada, saygı gören torunlar olarak ligden lige, takımdan takıma dolaşarak fink attılar. Gariptir, Avrupa'nın Afrika ile olan futbol ilişkisi, yine sömürge - sömüren ülke ilişkisi üzerinden başladı: Portekizliler, Mozambik ve Angola'ya, Fransızlar Gana, Fildişi Sahili başta olmak üzere kendi kolonilerine dadandılar, şanssız İspanyol, İtalyan ve Almanlar Afrika kökenli oyuncularla o yüzden daha geç tanıştılar. Belki de o yüzden ırkçılığın sahalarda en fazla görüldüğü ülkeler bu son üçlü olmaktadır hala. Aragones'in milli maç öncesi Henry hakkında yaptığı hakaretler unutulmadı, İtalya'da Lazio'nun ve onun insan suretine bürünmüş hali olan Di Canio'nun faşist eğilimleri herkesçe biliniyor zaten, Almanya'da ise ilk kez siyahi bir oyuncu milli olduğu zaman çıkan kıyamet de buna iyi bir örnek olur. Sonuçta öyle ya da böyle, Avrupa ülkeleri, Güney Amerika'nın yerel futbolcu kaynaklarıyla rekabeti sürdürebilmek için, sık sık Afrika'daki "eski dostlarından" destek aldılar. Brezilya'yı dağıtan 98 kadrosunda Fransızlar adeta bir dünya karması oluşturmuşlardı; 4 farklı kıtadan gelen oyuncular Fransa Bayrağı altında, Le Pen'in bütün itirazlarına rağmen, oynayıp Fransa'ya tarihlerindeki en büyük futbol başarısını armağan ettiler.

Steve Biko - Güney Afrikalı Siyahların Kahramanı

Afrika kıtası'nın adı sömürge ile anılmıyor sadece. Apartheid, yani ayrı ayrı gelişim politikası kıtanın bir başka ayıbıydı. Güney Afrika'nın beyaz yönetici eliti'nin ülkelerinin dünya arenasından tecritini göze alarak bu politikayı yıllarca uygulamaya devam etti. Buna karşı çıkanlardan, Steve Biko genç yaşta sorgu sırasında "ölüverdi", Nelson Mandela ve dava arkadaşları ise yıllarca hapis yattılar. Beyaz Afrikalılar tecriti umursamıyordu çünkü ellerinde müthiş bir kaynak vardı: elmas... De Beers öncülüğünde, Dünya elmas piyasasının hakimi aslında Güney Afrika Cumhuriyeti idi. Kazanılan paraların bir bölümüyle, kıtanın diğer bölgelerindeki elmas yataklarını da ele geçirme amaçlı askeri operasyonlar bile düzenlediler. Pek kimsenin bilmediği, fakat Afrika'nın gizli ordusu olarak kabul edilen EXECUTIVE OUTCOMES'da bu süreçte doğdu. ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra ortaya çıkan, Blackwater başta olmak üzere özel güvenlik şirketlerinin ilk öncüsü olan Executive Outcomes, ordudan ayrılan özel kuvvet askerlerini, gizli operasyonlarda kullanarak, Sahara altı bölgelerdeki devletleri, kabileleri ya da isyancıları kendi çıkarları doğrultusunda destekledi. Bizim medyamızda çok da yer bulmayan Angola'nın işgali zamanlarında, Güney Afrika "Bush War" denilen düşük yoğunluklu çatışmalarda, dönemin Varşova Paktı ülkelerinin, SSCB'nin ve Küba'nın en iyi özel birliklerine karşı başarıyla çarpıştı. Bu savaşlardan kazanılan tecrübeler de, emekli olan özel kuvvet mensupları sayesinde Executive Outcomes'un taktiksel envanterine eklendi. Elmas, askeri güç ve soğuk savaş destekli beyaz hükümet üçgeni de apartheid rejimini Berlin Duvarı'nın yıkılışına kadar ayakta tutmayı başardı.

Uğruna şarkılar yapılan Madida
döneminin en önemli yabancı
oyuncuları arasındaydı.


Beyazların siyahları yok sayamadığı alanların biri de futboldu. Güney Afrika, eski İngiliz Kolonileri arasında herhalde futbolun en çok sevildiği ülkedir. Milli takımı da, birkaç istisna hariç, tamamen siyah oyunculardan kuruluydu. Fakat ülkenin bir futbol ülkesi olarak tanınırlığına, uygulamada olan ırkçı rejim ket vuruyordu. Mandela'nın başa geçip, ırkçı rejimin resmen sona ermesinden sonra ise, Güney Afrika futbolu patlama yaşadı. Daha öncesinde, Avrupa'da sadece Britanya futbolunda kısıtlı yer bulan Güney Afrikalı futbolcular, İtalya, İspanya ve Alman liglerine de transfer oldular. Bu süreçte, uyanık menejer ve klüp başkanları sayesinde ciddi sayıda Güney Afrikalı bizim ligimizde de oynamaya başladı. Bu oyunculardan ikisi, Fani Madida ve John Leshiba Mosheu oynadıkları büyük takımlarda pek çok başarıya da imza attılar. Bu arada da pek sık olmayan bir olay da yaşandı, ülkemizden bir teknik direktör Muhsin Ertuğral da Afrika'nın en büyük klüplerinden Kaizer Chiefs'in başına geçti. Bütün bu transferlere rağmen, günümüze kadar iki ülkenin ortak paylaşım alanı pek de artmadı. Afrika, özellikle de müslüman olmayan bölgeleri, bizim ilgi alanımızın dışında kaldığı için, oradaki futbol ve spor kültürü hakkındaki bilgi ve ilgimiz hep sınırlı kaldı. Ta ki bugüne kadar, çünkü yarından itibaren iki sene boyunca Güney Afrika iki büyük uluslararası turnuvaya evsahipliği yapacak. Biraz uzayan yazımızın ikinci bölümünde, turnuvaya katılan takımlardan kısaca bahsedeceğiz.
Devamı - Tam Zamanında Yetiştiniz: Konfederasyonlar Kupası Başlıyor