İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.06.2010

Dünya Kupası Notları #2 : Yunan Usulü 4-3-3, Çalışılmış Bir Maradona Golü ve Robert Green




Günün ilk maçından başlayalım; Yunanistan ve Rehhagel'in futbolun değişen yapısından haberdar olmadıklarını düşünüyorum. Tamam, sıkıca kapanarak ve hemen her duran topu gole dönüştürmeyi bilerek 2004'te efsanevi bir şampiyonluk kazandılar ancak günümüz futbolunda savunma anlayışı değişti, artık Vyntra-Papadopoulos tandemiyle değil turu geçmek, maç dahi kazanamazsınız. Biz dahi öğrendik, top karşı takımda olduğu vakit takımın nasıl konumlanacağını, nasıl alan daraltılacağını, takım savunmasının nasıl örgütleneceğini... Siz hala Vyntra'nın fiziki üstünlüğüyle rakip santraforu korkutmayı deneyin. Söz Vyntra'ya gelmişken; Panathinaikos'lu stoper sahanın açık ara en kötüsüydü. Samaras, ondan sol açık yaratmaya çalışan hocası kadar suçlu olamaz fakat yine de sahanın en kötülerindendi. Karagounis kötüydü, yerine giren Katsouranis daha da kötüydü. İsim isim gidersek Yunanistan'ı bitiremeyiz. Sadece, acilen 4-3-3'ü terk etmeleri gerektiğini söyleyelim. Orta sahada topa biraz daha fazla olmadan gol dahi atamazlar. Bunun için tek alternatifleri Siena'lı Tziolis'e daha fazla güvenmek ve belki de Ninnis'in çabukluğundan orta alanda faydalanmak olabilir. Zira öbür türlü, yarı alanı geçtikten hemen sonra, topu ceza alanına şişirmekten başka yapabilecekleri hiçbir şey olmuyor.

G.Kore, tertip ve disiplin açısından şimdiye kadar izlediğimiz en iyi takımdı. Hemen her oyuncusu çabuk, çok iyi alan kapatıyorlar ve Yunanistan gibi bir takıma neredeyse hiç hava topu bırakmadılar. Üstelik ilk golleri bir duran toptan geldi. Rakibini en güvendiği silahıyla yıkmak çok eşsiz bir duygu olsa gerek. Kore'nin Yunanistan sınavını geçtikten sonra Nijerya önünde zorlanacağını söylemek de gerçekçi olmayacaktır. Zira her iki ceza sahasında da Yunanistan'a üstün gelebildilerse, Nijerya'nın görece fiziki üstünlüğü de onlar için çok bir şey ifade etmeyecektir. Önleri açık, Park Ji-Sung ve Park Chu-Yong formda. Freiburg'lu Cha Du Ri turnuvaya çok iyi başladı.

Kaybedenden devam edelim; Nijerya hakkında ne kadar iyi şeyler söylenebilir ki? Organizasyon fakiri, top tekniği düşük, sürate ve fiziki üstünlüğe dayalı bir takım görünümünde "Kartallar". Kesinlikle hevesliler ancak mental anlamda turnuvanın en yoksul ekiplerinden biri olduklarına şüphe yok. Acele vuruşlar, "timing" hataları, hatalı paslar ve pas tercihleri, basit pozisyon hataları, hepsini gördük. İyi bir şey yok mu? Var tabii, Martins, Yakubu ve Obasi oyuna katkıları ne olursa olsun, hırslılar. Bu turnuvayı önemsedikleri belli. Çok ciddi bir seyirci avantajları var. Topla arası iyi olan tek isim Odemwingie daha fazla yer almalı.

Maradonayı eleştirebilirsiniz. Oyuncu tercihlerini ve oyun şablonunu da eleştireblirsiniz. Ancak bugün gördük ki; teknik yönden bizlerin eleştiremeyeceği kadar bilgi sahibi. Golü kesinlikle çalışılmış. Söz konusu kornerden önce, saha içindeki ve yedek kulübesindeki tüm Arjantinli'ler o topun gol olacağını biliyorlardı sanki. Hedef adam da Heinze idi. Kimi ceza alanını karıştırdı, kimi rakibe hareket imkanı tanımadı ve Heinze zor bir kafa vuruşu yaparak ülkesini öne geçirdi. Bunun dışında, Di Maria ve Veron halen aksıyor. Gutierrez -bence- esas olarak bek değil. Messi turnuvaya iyi başladı. Maradona, 86'daki misyonunu doğrudan Messi'ye yüklemiş durumda. Turnuva boyunca onu kanada hapsolmuş olarak izlemeyeceğimiz kesin. Daha çok gezecektir. Ancak burada ki mesele Higuain ve Tevez'in ilk maç itibariyle gösterdikleri kötü performans. Gerçi Arjantin için bu hiç sorun değil. Agüero ve Milito her daim hazır olarak bekliyorlar. Sözün özü, Arjantin kötüydü; savunmada organize olamadılar, çok pas hatası yaptılar, çok gol kaçırdılar, fakat ibre hala onlardan yana.

İngilizler beraberliği Green'in hatasına bağlasalar da durumun iç açıcı olmadığı ortada. Aslında gayet iyi başlamışlardı ve Heskey'in muhteşem asistinde kaptan Gerrard şık dokunuşuyla henüz 4. dakikada durumu ülkesi lehine çevirmişti. Bu noktada, Heskey'in kapalı savunmalarda çok işe yarayacağından söz edebiliriz. Heskey, Capello için stratejik bir öneme sahip ve adeta planlarının başrolünde yer alır vaziyette. Nitekim, Gerrard'ın golü Capello'nun planladığı golün somut haliydi. Turnuva boyunca Gerrard'dan buna benzer goller, Heskey'den de buna benzer asistler bekleyebiliriz. Bu arada bir tahmin: Heskey turnuvanın asist kralı olabilir! Savunmaya dönersek; Ferdinand kaybının yara açacağı belliydi de herhalde kimse King'den bu kadar sönük bir performans beklemiyordu. Capello da King ve türevleri konumundaki Upson ve Dawson'a olan inancını kaybetmiş olacak ki yedek sağ bek olarak değerlendireceğini düşündüğümüz Carragher'i ikinci yarıda sahaya stoper olarak sürdü. Aslında İngiltere'nin temel problemi yapısal değil, hatta bizzat Barry'nin yokluğuyla ilgili. Yerine düşünülen Milner de sakatlandı. Elde bir tek Carrick kaldı. Carrick bu sezonki performansıyla bu yükü taşıyamaz.

A.B.D'nin belki de tek sempatik tarafı futbol takımı. Dempsey, Donovan ve Bradley gibi isimler oldukça yetenekliler. Özellikle Dempsey çok ayrı bir futbolcu. Kimi futbolcular özellikleri sıradan olsa dahi gol atma konusunda diğer meslektaşlarından daha başarılı ve şanslılardır. Bu türün en iyi örneklerini de Solskjaer, Inzaghi ve Forlan oluştururlar. İşte Dempsey de onlardan biri. An itibariyle, A.B.D'nin gruptan çıkma ihitmali İngiltere'ninkinden bile fazladır kanaatimce. Kaleci Howard'ın takım arkadaşlarına verdiği güvenin onda birini Green kendi takım arkadaşlarına verebilseydi maç daha farklı noktalanabilirdi. Gecenin sonunda orta ya çıkan tablo ise şu şekilde oldu: A.B.D her alanda olduğu gibi futbolda da "yolunu bulmakta"...
Devamı - Dünya Kupası Notları #2 : Yunan Usulü 4-3-3, Çalışılmış Bir Maradona Golü ve Robert Green

3.05.2010

Ada'da Seçimler ve Değişim (!)


Ada'da önemli gelişmeler yaşanıyor,yaşanacak da...Bahsettiğim,Liverpool'un ruhsuz futbolu,Chelsea'nin şampiyonluğu ya da United'in son hafta inadı değil.6 Mayıs'ta ülke seçime gidecek ve büyük ihtimalle 13 yıllık İşçi Partisi iktidarı sona erecek.Küresel kriz öncesinden beri yaşanan sıkıntılardan bu yana bir takım değişimler yaşanmıştı.Kuşkusuz bu değişimlerin,siyasi ve iktisadi tesirlerinin dışında her türlü sosyal alana yansıdığını da söyleyebiliriz.Bugün gazeteler yazdı,mesela İngiliz futbolunun son Şampiyonlar Ligi'nde yarı finalist dahi çıkaramaması ya da kulüplerin birer birer borç batağına saplanmaları birer tesadüf müdür?Her köşeye sıkıştığımızda -haklı olarak- futbolun artık endüstriyel,küresel bir olgu haline geldiğinden söz ediyorsak,bu gelişmelerin,siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişmelerin birer yansıması olduğunu kabul etmeliyiz.

Muhafazakarların son zaferinin üstünden (1992) 18 sene geçmiş.Ardından 1997'de İşçi Partisi (Tony Blair) iktidara gelmiş.Tabii burada,İşçi Partisi'ni daha yakından tanımak için öncelikle Batılı işçilerin nerede durduklarını iyi bilmek gerekir.Yani,Thatcher dönemindeki direnişleri ve grevleri saymazsak,son yıllarda Batılı işçinin siyasi serüvenininde elde ettiği kazanımları,belirli bir demokratik çerçeve etrafında kazanılmış belli anayasal haklar ve mevcut sistem içi bir sendikacılık geleneğinden ibaret olarak değerlendirebiliriz.Dolayısıyla,İşçi Partisi pek tabii,umud edilen değişimler bir yana artan bütçe açıkları,artan yoksulluk ve Irak ve Afganistan gibi yaralar açarak çekiliyor Ada'nın siyasetinden.

İşçi Partisi'nin en sadık destekçilerinden biri olan Guardian dahi son seçimlerde Gordon Brown'un arkasında olmadığını bildirdi.İngiltere'nin Obama'sı,Liberal Demokrat Nick Clegg'i destekleyeceklermiş.Gerek seçim sistemindeki reformlar için gerekse azınlık sorunları,sosyal adaletsizlikler gibi konularda değişime daha hevesli olarak görünüyormuş Clegg.Böyle konularda Liberal Demokrasi ne ölçüde bir çözüm getirebilir tartışılır.Ancak ilginç olan,geldiğimiz noktada giderek güçlenen Muhafazakarlar ve Liberal Demokratlar mevcutken,İşçi Partisi'ne ait desteği giderek kaybolmasıdır.Adı üstünde Muhafazakar Parti'nin,ana sloganının "değişim" olması da bir başka ironidir.Ancak asıl değişimi gerçekleştirmesi gerekenlerin küresel resesyonlardan ve siyasi buhranlardan etkilenip edilgen hale gelmesi tüm muhalefet için böyle bir sloganı zaruri kılmıştır.

Britanya'nın mevcut seçim sistemindeki(sadece genel hatlarıyla bildiğim için detaylandıramayacağım) çarpıklıklar sebebiyle İşçi Partisi hala parlementoda en çok sandalyeyle temsil edilme şansı olan parti.Ancak anketlerde,Muhafazakar Parti'nin gerisinde,Liberal Demokratlar ile yarışır bir vaziyette.Çok temsilcinin çıkarıldığı küçük bölgelerde İşçi Partisi'nin önde olması sandalye yarışında daha avantajlı bir noktaya taşıyor Brown'u.Fakat seçim büyük ihtimalle koalisyonla sonuçlanacaktır.Peki,İşçi Partisi iktidarı sona erince sorunlar çözülecek midir?Obama Amerika'sında ne kadar çözüldüyse,o kadar çözülecektir.

Sosyalistler her zamanki gibi en arkada,seçim sisteminin onları yok saydığı yerde,usulca tarihin onları haklı çıkaracağı günü bekliyorlar.Zira ne acıdır ki herhangi bir müsibet yaşamadıkça onlara kulak vermek,dinlemek pek adetimiz değil.Yine sandalyesiz kalacaklar ve siyasi mücadelelerini legal platformlarda yürütmediklerine dair eleştiriler alacaklar.

6 Mayıs'ta İngiltere,Galler,İskoçya ve Kuzey İrlanda yöneticilerini seçecek,ancak durumun diğer seçimlerden daha vahim olduğunu belirtelim.Çoğu Avrupa ülkesi gibi Britanya'da,Yunanistan ve Portekiz gibi ciddi ekonomik bunalımların içerisinde.Tabii bunun etkileri kısa sürede diğer alanlara da yayılmakta.Kısacası 7 Mayıs sabahı Britanya Adası yeni bir siyasi iktidarla uyanmış olsa da ne bütçe açıklarının ne fütursuz borçlanmaların ne ayrımcılıkların ne de batak veren İngiliz futbolunun halinde bir değişme olacaktır.
Devamı - Ada'da Seçimler ve Değişim (!)

28.04.2010

Castrol Rankings Dünya Kupası Favorilerini Açıkladı

Castrol desteği ile kurulan Castrol Rankings sitesi, 5 büyük ligdeki oyuncuların performanslarını istatistik ve saha içi katkılarını birlikte hesaplayarak değerlendiren, böylece oyuncuların farklı liglerde bile olsalar, karşılaştırmalı performanslarını ölçmeye çalışan bir değerlendirme sitesi. Futbolda, Amerikan temelli sporların aksine istatistikler tek başına oyuncu performansını değerlendirmek için yeterli olmuyor. Hatta futbolda, kariyerini topsuz oyun becerisi ve pasif dağılımdaki rolleri üzerinden kuran onlarca yıldız oyuncu var. Bu sitede geliştirdikleri algoritma işin bu bölümünü de istatistiklerle harmanlamaya çalışıyor. Kişisel kanaatim, yaptıklarının öncü ve farklı biri çalışma olduğu yönünde fakat futbolcuyu değerlendirmek için tek ve mutlak metod olmaktan da bir o kadar uzak bir yöntem, zaten tahminimce futbol hiç bir zaman ESPN ekran altı istatistiklerine indirgenemeyecek bir oyun olarak kalacak. 

Aynı sitede benzer bir çalışma da 2010 Dünya Kupası'na katılan takımlar için yapılmış. Her takımın sırayla, gruptan çıkma, çeyrek final, yarı final ve şampiyonluk şansları hesaplanmış. Ben hepsine bakmadım sadece daha önce bu kupayı kazanmış takımların şanslarını inceledim.

ALMANYA (1954-1974-1990)


İNGİLTERE (1966)

İTALYA (1934-1938-1982-2006)

BREZİLYA (1958-1962-1970-1994-2002)


URUGUAY (1930-1950)



ARJANTİN (1978-1986)


FRANSA (1998)




Görüldüğü gibi kupayı daha önce kazanan ağır toplara -Brezilya dışında- pek şans verilmemiş. Hatta daha 10 sene öncesinin en güçlüsü Fransa'nın değil final, gruplardan çıkma şansı bile sadece %59. Niye mi dersiniz? Bu turnuvada hiç başarısı olmayan ama bu senenin gizli favorisi sayılan İspanya yüzünden olmasın? 

Devamı - Castrol Rankings Dünya Kupası Favorilerini Açıkladı

13.04.2010

Halen Kurtarılabilecek Birkaç Çuval İncir Var (Galatasaray - Leeds Utd Retrospektif & Outrospektif)


10 sene önce yaklaşık bugünler... Leeds United’ın 2 taraftarının (Chris Loftus ve Kevin Speight) yaptığı münferit provokasyonlar ile ilk adımı atılan bir olay, daha sonra çığ gibi büyüyen, camiaları, hatta halkları karşı karşıya getiren ithamlarla sonuçlanan yansımalar...


Olaydan 2 gün sonraki Galatasaray-Leeds United maçında, her hafta olduğu gibi, Kapalı tribünün Eski Açık tarafındaki, deplasman seyircisine yakın bölgesindeki yerimi almıştım. Galatasaray tarafında kafalar sadece maçtaydı, takım inanılmaz bir ivme ile daha önce gelinmemiş bir noktadaydı. Rakip de o sezonlarda Avrupa’nın takım oyununu en iyi oynayan kulüplerindendi. Buna rağmen maç öncesi Leeds tarafında matem havası vardı, siyah bayraklar, başları öne eğik seyirciler... Takımlarını desteklemek için İstanbul’a gelmişlerdi, daha sonrası ise bilindik hikaye. Maç öncesinde şaşırmıştım, hangi merciin kararıydı hatırlamıyorum, ancak saygı duruşu yapılmayacaktı. Beklentim, herkesin gözü önündeki olayı örtbas etmek değil; orada olacağı öngörülen, ama talihsiz bir olay sonucunda orada olamayan 2 taraftar için, sanki maç için İstanbul’a gelip bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş gibi, kısa süreli bir saygı duruşunda bulunmaktı. İngilizler, bunu protesto amaçlı arkalarını döndüler ve bir süre maçı öyle takip ettiler.

Eski Açık'taki Leeds taraftarlarının protestosu

Son derece saf bir beklentiydi aslında benimkisi, o günkü maçla direkt ilgisi olan 2 kişi hayatını kaybetmişti. Hatta, Türk Lirası’nı yakıp bayrağı çeşitli yerlerine sürdüğü söylenen bu 2 yabancı için saygımı kaybetmiş bile olsam, kaybedilmiş 2 hayat ve arkasında kalan yüzlerce tanıdık/arkadaş/renkdaş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Yapılması gereken arkada kalanlara empati göstermeye çalışmaktı belki de, medyamızda ‘Two size’ manşeti atanların varlığına rağmen.

Bıçaklama olaylarına karışanlara verilen cezalar şu şekildeydi: Ali Ümit Demir - 15 yıl hapis cezası (ağır provokasyondan ötürü 5 yıla indirildi) ve diğer 4 kişiye 4'er ay hapis. Zanlıların aileleri, kaba İngilizler'in davranışlarından ötürü kavganın parçası olan aile fertlerinin yaptıklarına destek çıktılar.

En yüksek cezayı alan şahıs Ali Ümit Demir

Olay üzerinden 10 sene geçti, bu olayı yaşamış olan Leeds United taraftarı, Elland Road önünde olayların 10. yıldönümünde saygı duruşunda bulunmuşlar. Başkan Bates ve Parlamento Üyesi Fabian Hamilton da hazır bulunmuş, ve bir konuşma yapmışlar. Hamilton’un konuşması, 10 sene önce gerçekleşen bu olayın faillerin hakettiği cezayı alması gerektiğini söyleyerek başlıyor, haklıdır. Ancak ayrıntılı bakacak olursanız, tartışma konunun kapsamını aşmış durumda. (Haber için) Fabian Hamilton’un açıklamalarına göre olması gereken, bu olayın faillerinin bulunmamasının, Türkiye’nin AB yolundaki engellerden biri görülmesi. Bir olayın üzerinden hukuk sisteminin kalitesi ve başarılı işleyip işlemediğine tümevarım ile ulaşabilirsiniz, o da doğru olabilir. Ancak burada konudan saptığı an, Türkiye’nin AB adaylığını bir koz olarak kullanması. Hamilton’ın, Türkiye’nin AB adaylık sürecinin doğruluğu hakkında her gün kafasını yorduğunu ve keşke Türkiye’nin hukuksal sorunları keşke bir çözülse de ben de kafamı yastığa rahatça koyabilsem dediğini sanmıyorum. Yapmaya çalıştığı, hem aba altından sopa göstermek, hem de kendi önyargılı tutumunu topluma yayabilmek için önüne açılan ortaya vole vurmaya çalışmak. Sonuç olarak, Hamilton’un yaklaşımı, ‘insanların desteğine sahip olmak için her yol mübahtır’ fikrini benimseyen ucuz, popülist lokal siyasetçi politikası.

Galatasaray tarafından ise hala geç olmadığını, özellikle böyle bir dönemde atılacak bir adımın çok büyük değerinin olacağını tahmin ediyorum. Belki yaralar tamamen sarılamayacak, ancak Leeds tarafından turun kaybedilmesinden daha önemli olarak hatırlanan bu olayın, en azından toplumlar arasını daha da açmasını engelleyecek, ve bundan sonraki muhtemel Türk-İngiliz takımlarının eşleşmesinde tansiyonu düşürecek bir girişim olacaktır.

Kulübü bağlayan bir olay olduğunu düşünmesem de, bir başsağlığı yazısı beklerdim Galatasaray kulübünden, bir özür yazısı değil, sadece zeytin dalı uzatma amaçlı, yaşamını kaybedenler kadar, onlar için arkalarından ağlayanlar için. Diğer tarafta, Leeds United başkanının sağduyulu bir konuşma yapmasını isterdim, kendi taraftarının hala burnundan soluyan halini yumuşatabilmek için. Nefreti kişilerden, kulüplerden daha da yüksek seviyeye, tüzel kişilikler üzerinden halkların arasında daha da aşılamamalarını beklerdim.


Olayın bir boyutu daha var... O günden sonra, Galatasaray kulübü (olay anıyla direkt ilgisi olmasa bile) ile Türkiye’nin adı maalesef ki lekelenmiştir. İngiliz basınının ve halkının diline düşmeyegörün, belki de dili en iyi kullanan, manipülatif yetenekleri en gelişmiş halktır dünya üzerinde. Futbolla yakından ilgilenen birçok kişinin izlediği ‘The Football Factory’deki Galatasaray taraftarı, Türk futbolu ile ilgili kısımdaki antagonist olmuştur, ki Galatasaray-Leeds maçına göndermeler yaparak maç öncesi filmi izleyenleri yönlendirmede son derece başarılıdır.

Bir elçi???

Bugün birkaç İngiliz taraftar forumuna girdim (en dikkat çekicisi West Ham forumu olmak üzere), ve yazıyı bu sayfalardan birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum, kişilerin düşüncesi ne olursa olsun, münferit bir olaya kişilerin ne kadar farklı yaklaşımlarının varolduğunun anlaşılabilmesi açısından... Birçoğu, bizim forumlarımızı çağrıştıran, bazıları soğukkanlılığı koruyan, bazıları paranoyayı ve nefreti ön plana çıkaran, bazıları ise gereğinden saf cümleler.


“Sorry if that is harsh, but If i want to remember the dead I think I can think of people far more deserving of my time.”
(Biraz sert olabilir, üzgünüm, ancak ölmüş birilerini hatırlayacaksam, üzerinde zamanımı harcamaya daha çok değecek kişilerin ölümünü anarım.)


“If 2 Millwall fans had been on Green Street pissed up ripping into west ham and covered in colours before we played teh Pikeys, would you be saying RIP if they got killed and never going to West Ham again?”
(2 Millwall taraftarı Green Street’te tüm agresifliğiyle, kendi renkleriyle bezenmiş şekilde West Ham derbisi once buraya doğru gelse, ve birileri onları bıçaklamış olsa, ‘huzur içinde yatın’ diyebilir miydiniz?)


“It was a Muslim country. They must have done something extremely serious in order for the locals to stray from their peace loving tendencies.”
(Müslüman bir ülke orası. Bizimkilerin inanılmaz ciddi birşey yapmış olması gerek ki, oranın halkını barışçıl yapılarından uzaklaştırmış olsunlar.)


“DONT BE NAIVE MATE..they hate us..end of. any excuse..thats why if west ham ever get in europe again..1st rule is stick together..no matter what...thugs or not..if you stick together you will be alright”

(Saf olma dostum. Onlar bizden nefret ediyor. Bu yüzden West Ham bir gün tekrar Avrupa’ya giderse, ilk kural birbirinden ayrılmamaktır, ne olursa olsun, hırsız ya da değil. Birbirinize bağlı kalırsanız başınıza birşey gelmez)


“I doubt very much the Leeds fans were 'doing nothing.”

(Leeds taraftarının ‘hiçbirşey yapmadığı’ndan emin değilim.)


“I stopped eating kebabs in the wake of this.”

(Bu olaydan sonra kebap yemeyi bıraktım.)


“Not only are you defending the Turks stabbing English fans, you're slagging off fellow West Ham as well.”
(Sadece İngilizler’i bıçaklayan Türkler’i savunmuyorsunuz, West Ham taraftarlarını da aşağılamış oluyorsunuz.” )


“I see they don't mind us when we are shipping millions of pounds over for their earthquakes.”

(Biz onların depremleri için milyonlarca Pound’u onlara yollarken onların bizi hiç takmadığını farkettim.)

“Speak truth, if you went to Turkey and you were falling and you were saved from your death by a Turkish man, would you be so critical of Turkish people?”
(Doğruyu söyle, Türkiye’ye gitseydin, düşerken bir Türk sana yardım edip seni ölümden kurtarsaydı, Türkler hakkında bu kadar tenkitçi olabilir miydin?)


“I hate the Norwich scum, but I'd never kill anyone. Modern society sucks and this is proof why.”
(Norwich pisliğinden nefret ediyorum, ama hiçbir şekilde kimseyi öldürmem. Modern toplum aşağılık bir halde ve bu olay da bunun kanıtıdır.)

Ve yazıyı şu diyalogla sonlandırmanın en uygunu olacağına inanıyorum…

"- I cannot believe you're defending the actions of the Turks.
- I cannot believe you cannot understand English. I not defending the Turks, I'm saying they are scum as was the West Ham that stabbed the Wall fan. You seem to think that our fans stabbing people is ok.
"
(- Türkler’in bu davranışlarını savunduğuna inanamıyorum.

- Ben de senin İngilizce anlamadığına inanamıyorum. Türkler’i savunmuyorum, onu yapanın Milwall taraftarını bıçaklayan West Ham taraftarı kadar değersiz olduğunu söylüyorum. Sana gore bizim taraftarımızın başkalarını bıçaklaması normal.)
Devamı - Halen Kurtarılabilecek Birkaç Çuval İncir Var (Galatasaray - Leeds Utd Retrospektif & Outrospektif)

12.04.2010

Laws,Gudjonsson ve Burnley


Kariyerinin ilk Premier Lig deneyimini yaşayan teknik direktör Brian Laws,göreve geldikten 3 gün sonra Lancashire ekibi evinde,Arsenal'i ağırlıyordu .1-1 biten karşılaşmanın sonunda Burnley lig sıralamasındaki 13.lüğünü koruyor,Laws da düşme hattından uzak olmanın verdiği rahatlıkla görevine başlıyordu.

Ne var ki Brian Laws'ın rahatlığı uzun sürmedi.Takımının 3 puan alabilmesi için tam 2 ay beklemesi gerekecekti.Göreve geldiğinden beri,7 maçta yalnızca 2 puan alabilmişti,yine de West Ham karşısında ilk kez kazandığı 3 puan dahi onları düşme hattının üstünde tutmaya yetiyordu.Ancak,güzel başlayan Şubat ayının devamını getirememiştiler.Tam iki aydır,3 puan alamıyorlardı ve bu 9 maçlık süreçte sadece 1 puan alabilmişlerdi.Özetle,Burnley'de işler yolunda gitmiyordu.

Geçtiğimiz hafta sonu Hull City'i deplasmanda 1-4 mağlup eden Bordo-Mavililerde işler hala yolunda gitmiyor.Haliyle,eleştirilenlerin başında da Brian Laws geliyor.Göreve geldikten sonra yalnızca iki maç kazanabilmiş olması da elinin güçlü olmadığının dolayısıyla kendini savunmakta zorluk çekeceğinin bir göstergesi gibi.Son olarak oyuncusunun gazabına uğramış Laws.Bu sezon kadroda pek şans bulamayan İzlandalı Joey Gudjonsson tüm takım arkadaşlarının hocasına olan güvenlerini kaybettiğini ve aslında hocanın maçları bir anlamda soyunma odasında kaybettiğini çünkü oyuncuları kendine inandıramadığını belirtmiş.İzlandalı bu açıklamayı 1-6'lık City hezimetinden sonra yapmış fakat Burnley yönetimi Gudjonsson'un açıklamaları hakkındaki soruşturma kararını 1-4'lük Hull galibiyetinin ardından alımış.Sezon sonu kontratı bitecek olan Gudjonsson'a kesilecek ceza henüz belli değil ama bundan daha da önemlisi,eğer geçtiğimiz hafta sonu Burnley Hull City karşısında galip gelemeseydi İzlandalıya aynı yaptırım uygulanır mıydı?Bu sorunun cevabı neredeyse Laws'ın geleceği kadar belirsiz...
Devamı - Laws,Gudjonsson ve Burnley

8.03.2010

Wes Brown ve Ryan Shawcross



İngilizler bu tip oyunculara "versatile"(çok yönlü) diyorlar ki Brown hakkında en doğru tanımlama da bu olsa gerek.Stoper olarak da oynayabilir sağ bek olarak da.Hiç birinde sırıtmaz ancak,hiç birinde parlayamaz da.Yine de,stoperde genç "yıldız" Evans'ı görmeye alışmış bünyelere göre Brown ilaç gibidir o bölgede.Ferguson,onu bu sene genellikle Evans'ın partneri olarak kullandı ama Vidic ve Ferdinand gelince sağa kaydırmak durumunda kaldı.Malum,O'Shea sene başından beri sakat,Neville ve Rafael'in performansı ise çok yetersiz.İşte böyle bir durumda,İskoç teknik adam şampiyonluk açısından son derece büyük önem taşıyan Wolves maçında sağ bek mevkiinde Brown ile başladı.Ancak,Brown ilk yarı biter bitmez kenara alındı Ferguson tarafından.Hepimiz tüm takım gibi Brown'un da etkisiz kaldığını,bu yüzden kenara alındığını düşündük(ki yerine giren Neville'nin bu sezonki performansı hakkında bilgi vermeye gerek yok sanırım),çünkü Ferguson'un skoru değiştirmek adına yaptığı hamleler diğer teknik adamların yaptığı,forvetleri değiştirmek veya hücum hattını yenilemek gibi hamlelerle sınırlı kalmıyor,çoğu zaman bek veya orta alan oyuncularını değiştirebilecek(bu değişiklikler skora oyunun hakimiyetinin ele geçirilmesi yoluyla etki ediyordu) ölçüde çeşitlilik barındırıyordu.Fakat gerçek bu değilmiş,Brown'un sol ayak tarak kemiğinde kırık tespit edilmiş.Tabii bu durum halihazırda defans hattını oluşturmakta zorlanan Ferguson için çok acı olsa da,olayın bir de İngiltere Milli Takımı için oluşturacağı sonuçlar mevcut.

Capello ilk olarak Ashley Cole'nin sakatlığıyla sarsılmıştı,ardından Terry skandalı ve onun ekseninde gelişen Bridge'nin milli takımdan affını isteme kararı gelmişti.Bunun üstüne bir de Brown'un olası yokluğu düşünülünce,İngiltere'nin kadroyu kurmakta zorlanacağı gerçeği ortaya çıkıyor.Capello mevcut kadrosunda Brown'u sağ bek olarak kullanıyordu.Zaten bir diğer alternatif Liverpool'lu Glen Johnson hala sakat.Sağ bek oynayabilen bir diğer isim Carragher'in de daha Capello gelmeden milli takımdan emekli olması,İngilizleri sol bek krizinden sonra bir de sağ bek krizine sokuyor.Ancak tüm bu tartışmaların ötesinde,bu sakatlıkların belki de tek olumlu yanı,bu sayede kendini gösterebilecek olan Ryan Shawcross'un kadroya çağırılacak olması.Bundan iki hafta önce,Arsenal'e karşı oynarken genç Ramsey'in ayağını kıran Shawcross o gün ilk milli davetini almıştı ama Ramsey'e öyle bir kötülük yapmıştı ki ilk milli davetine sevinememişti bile.Bu kez de Brown'un ayağındaki kırık sayesinde İngiltere'yi Güney Afrika'da temsil etme şansı bulacak.Brown'un Güney Afrika'ya yetişip yetişemeyeceği önümüzdeki hafta netleşecek.Yetişememesi halinde,Shawcross'un Güney Afrika'daki yeri bir anlamda kesinleşirken,ayrıca bir sağ bek daha aranacak ki aklıma Villa'lı Luke Young veya sakatlıktan henü kurtulan Jagielka'dan başka bir isim gelmiyor.
Devamı - Wes Brown ve Ryan Shawcross

20.02.2010

İki Dehanın Mücadelesi: Moyes vs. Ferguson


Henüz geçen hafta Everton'un yükselen formuna şurada değinmiştim.Ancak,United de son 10 maçında yalnız bir kez mağlup olmuştu,bu,karşılaşmayı çok daha heyecanlı kılıyordu.Bunun yanında,Everton'un Premier League tarihinde United'a şansının pek tutmadığını da eklemeliyiz sanıyorum.Bu yüzden,gerek usta-çırak ilişkisi kapsamında Ferguson-Moyes ikilisinin mücadelesi,gerekse de iki formda takımın karşılaşacak olması bakımından özel bir maçtı.

Moyes tam ideal orta sahasına kavuşmuşken,bu kez de Fellaini'yi kaybetmişti.Moyes'in sahip olduğu kadro derinliğini düşündüğümüzde,Fellaini'nin neredeyse alternatifsiz olduğunu söyleyebiliriz.Bu yüzden,orta alanda,bir orta alan oyuncusundan beklenebilecek teknik kapasiteden çok daha fazlasına sahip olan iki oyuncuyu(Osman ve Arteta) kullanmıştı.Bu tercih doğal olarak orta sahadaki fizik gücünü United'in lehine çeviriyordu.Ve fakat,Arteta-Osman ikilisinin topu kullanma becerileri Fletcher-Carrick ikilisinden yüksek olduğu için,toplu oyunda orta saha hakimiyeti,dolayısıyla da oyunun hakimiyeti Everton'un oluyordu.Bu anlamda,Ferguson'un,son maçlarda orta alanın hakimiyetini ele almak için kullandığı klasik üçlüden(Scholes-Carrick-Fletcher) vazgeçmenin bedelini ödedğini söyleyebiliriz.Çünkü bu üçlü Manchester City,Arsenal ve Milan gibi daha teknik orta sahalara sahip takımlara karşı galibiyetleri getiren çok önemli bir etmen olarak göze çarpmışlardı.Ancak,bu maç Ferguson belki de skoru daha rahat bulmak adına Scholes'i kulübeye çekip,Berbatov'u Rooney'in yanına monte ediyordu.

Maçın başlamasıyla birlikte Manchester'in gol yollarında yarattığı hareketliliğin bedelinin arkadan açık vermesi olduğunu Ferguson dahil herkes gözlemledi.Carrick ve Fletcher yine sahada basılmadık yer bırakmıyodu ancak karşılarındaki Arteta-Osman ikilisinin topu kullanabilme kabiliyetinden dolayı,yaptıkları işlerin hiç bir değeri kalmıyordu.Yine de,maçın ilk çeyreğinde Manchester'in klasik,soğukkanlı oyun sisteminin işlemeye başladığını gördük.Orta sahadan çıkartılan toplar Valencia'yla buluşturuluyor ardından,Valencia'nın kestiği toplarda Manchester en iyi yaptığı işi yapıp,tüm isimleriyle ceza sahasına yığılıyordu.Ardından,pek tabii,pozisyon türetebiliyorlardı.Zaten ilk gol de henüz 13. dakikada aynen bu şekilde geldi.Rooney'nin kendi yarı sahasına kadar gelerek aldığı topu sert bir şekilde Valencia'ya aktarışı,ardından Valencia'nın her biri birbirinden naif ama isabetli ortalarından birini daha açması ve Berbatov'un kalenin hemen dibinde topu kaldırarak yaptığı harika vuruşla öne geçiyordu United.Fakat gol iki takımın oyun sistemine de en ufak bir etkide bulunmadı,bulunamadı.Hemen iki dakika sonra,genç stoper Evans'ın sektirdiği topa Bilyaletdinov son derece isabetli ve sert bir şekilde vurup skoru eşitledi.Öyle bir goldü ki,van der Sar topa uçmayı bile düşünemedi...

Eşitliğin ardından United'ın o hemen her maçta gördüğümüz ve takdir ettiğimiz soğukkanlı yapısı,skoru nasıl olursa olsun bulacağına dair inançlarına dayanan kontrollü oyunu bozuldu.Özellikle ilk yarının sonlarına doğru,United orta sahasının gardı tamamen düştü.Bu arada,Everton'un sıklaşan ataklarının da bu dakikalara denk geldiğini gördük.Oyunun seyri 60'lı dakikalara kadar pek değişmedi ancak Ferguson'un 67'de yaptığı Scholes-Berbatov değişikliği her şeyi anlatıyordu:Ferguson eski sistemine dönüp,Rooney'i ileride tek bırakıp,orta sahanın kontrolünü ele geçirmek ve bu sayede Rooney'i beslemek istiyordu.Fakat tüm bu denemelere rağmen United'ın maç boyunca neredeyse hiç set oyunu yapamadığını gördük.

İlerleyen dakikalarda her iki takımında oyundan düştüğünü gördük.Bu sayede,her iki takımda hızlıca atağa çıkabiliyor ancak arkasında da çokça boş alan bırakıyordu.Bu dakikalarda Moyes maçı Everton'a getirecek hamleyi yapmıştı bile:19 yaşındaki Dan Gosling oyundan düşen Bilyaletdinov'un yerine oyuna dahil oluyordu ve o dakikadan itibaren,Everton topu daha çok Gosling'in kullandığı sağ kanata taşıyordu.Burada Gosling hakkında da bir kaç söz etmek gerekir.Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Gosling,Premier League'ye damgasını vuracak sayılı oyuncuların başında olacaktır.Sakin oyun karakteri,dayanıklılığı ve isabetli paslarıyla çağdaş bir orta saha oyuncusu görünümü çiziyor.Bunun yanı sıra,sağ bek oynadığını da belirtelim.Gosling'in yüksek oyun zekası çok geçmeden kendini gösteriyordu ve Donovan önderliğinde gelişen atakta Piennar'ın güzelce içeriye gönderdiği topa dokunan Gosling,bitime beş dakika kala takımını öne taşıyordu.O dakikadan itibaren Manchester'in saha içinde hiç bir etkinliği kalmamıştı,zira,hemen ardından bir başka genç oyuncu,Everton alt yapısından yetişen Rodwell,Evans'ı peşine takarak çok şık bir vuruşla skoru 3-1'e getiriyordu.

Moyes'in Ferguson'u mağlup etmesi çok şaşırılacak bir olay değildir.Yine de,Moyes'in bu galibiyeti fizik gücü düşük,defansif anlayışı yoksun bir orta sahayla ve hemen ardından oyuna soktuğu genç oyuncularla aldığını düşünürsek,Moyes'i takdir etmemiz gerekecektir.Daha önce de sürekli değindiğim üzere,Everton gerçekten bu performansıyla Avrupa kupalarına kalmayı hakediyor.Bunun dışında,bu sene Distin ve Donovan'ın takıma katkıları inanılmaz.Donovan kendisinden yıllardır beklenen patlamayı Everton'la gerçekleştirmiş durumda.Donovan'ın kariyerine Everton'da devam etmesi her iki taraf için hayırlı olur.


Everton - Manchester United:3-1

Devamı - İki Dehanın Mücadelesi: Moyes vs. Ferguson

30.01.2010

Fletcher-Scholes-Carrick Orta Sahasının Büyüsü ya da Wenger'in Fletcher Korkusu


Manchester United yarın Emirates'e gidecek...Ferguson'a göre yarın akşam Manchester açısından sezonun en önemli maçı oynanacak.İki takımın da oynadıkları maç sayısı eşit,puanlarda ise Manchester'in 1 puan fazlası var.Bunun dışında,Manchester son lig maçında Hull'a 4 gol birden atarken,Arsenal Hull'dan çok daha iyi bir durumda olan Villa ile 0-0 berabere kaldı.

Bunlar maçın önemini anlatmak için verilmiş bilgiler.Bu bilgilerin ötesinde,yarın akşamki maçın rekabetini kızıştıran en önemli etken,araları zaten pek iyi olmayan iki hocanın maç öncesi demeçleriydi...Ferguson henüz hafta içi Manchester City'e karşı Rooney'nin arkasında Fletcher-Scholes-Carrick üçlüsünü kullanmış(ki üçünü birlikte kullanmak pek adeti değildir.) ve belki de tamamen bu hamlesi sayesinde turu United'a getirmişti.O gün,Scholes ve Carrick birer gol atmış Fletcher ise Carrick'in golünün hazırlayıcısı olmuştu...Zaten halihazırda,başlı başına bir tartışma konusu olabilecek potansiyele sahip oyuncular Carrick veya Fletcher(Scholes'u burada yaşı ve tecrübesi sebebiyle tartışmanın dışında bırakmayı doğru buluyorum).Fletcher'ın 16 yaşından beri United altyapısında olduğunu ve o günden beri Ferguson'un "prens"lerinden biri olduğunu biliyoruz.Aynı şekilde,Ferguson Carrick içinde göünü karartmış ve yanılmıyorsam onu getirebilmek için Tottenham'a 17 milyon pound gibi bir bedel ödemişti.Carrick geldiği günden beri sorgulanır,tartışılır oldu sürekli.Hatta,Türkiye'den bakacak olursak;Güntekin Onay'ın dahi Carrick hakkında,17 milyonluk bir adam olmadığı,yalnızca topu sağdan alıp-sola aktarmak gibi basit,işlevsiz işler yaptığı yönündeki yorumlarını çok net hatırlıyorum ki Güntekin Onay bildiğiniz gibi,bir pozitif futbol aşığıdır.Bu yüzden,bu tip oyuncuların Manchester United gibi büyük takımların bürünmesi gereken oyun anlayışına ters düştüğüne inanmaktadır.Ancak burada,daha önce de tartıştığım,"pozitif futbol","total futbol" gibi kavramların aslında neye işaret ettiğini iyi tahlil etmenin önemi ortaya çıkmaktadır.Yani,Carrick'in tüm oyun vizyonunu,oyunun akışını ters-düz eden "diagonal" paslarını,sakin ,güçlü oyun yapısını sırf Iniesta'nınki gibi yeteneklerle donanmadığı için kaldırıp çöpe atmak kuşkusuz ne total futbola ne de bizlere bir şey kazandırmayacaktır.Tam burada,asıl tartışmaya geçmeden önce,ne yazık ki ülkemizde "total veya pozitif" futbol kavramlarının gerekli altyapıdan yoksun olduğunu söylemek gerekir diye düşünüyorum.Türkiye sınırları içerisinde,total futbol,pozitif futbol kesinlikle bir masaldan,bir efsaneden öte bir şey değildir.Yoksa herkesin ağzında bu kadar şekil değiştiremezdi kuşkusuz...

Kendi ülkemizde süregelen bu saplantının ötesinde,total futbol ve onun ekseninde ortaya çıkan "anti-futbol" kavramının da tartışılır olduğunu gördük Arsene Wenger sayesinde.Wenger yarınki büyük maç öncesi "anti futbol" eleştirisini Manchester United üzerinden,Fletcher özelinde yapmış durumda.Ona göre Fletcher,rakibin pas trafiğini engellemeye yönelik,çirkin-kaba müdahelelerde bulunan ve oyunun kalitesi açısından büyük bir takoz görevi görmekte imiş.Bu noktada,Wenger'in kendi kadrosuna bakmadan,rakiplerinin mevcut olanaklarıyla ilgili tespit veya eleştirilerini Stoke City'nin taç atışlarına yönelik kışkırtıcı ve yıkıcı yorumlarıyla örneklendirebiliriz(Stoke City hakkındaki yorumunun üstünden çok geçmeden,Stoke karşısında taç atışından bir gol yediğini ve maçı 3-1 kaybettiğini belirtelim.).Yani,Wenger'in 15-16 yaşlarındaki safi yetenekleri,milyonlarca paralarla,çeşitli ülkelerden getirip oluşturduğu haksız rekabet yeri geldiğinde daha çok bir idealizm,taktiksel deha olarak adlandırılıyor ama 31 yaşındaki,teknik kapasitesi gayet sınırlı fakat uzun taç atışları atabilen bir oyuncuyu kırk yılın başıneda gelebilecek bir gol için sahada tutmak çaresizliği "anti futbol" olarak nitelendirilebiliyor.Wenger'in son yıllardaki yontulmamış,süzgeçten geçirilmemiş,karşısındakini provoke etmekten başka bir amaç taşımayan yorumları veya eleştirilerini yıllardır beklediği başarının bir türlü gelmemesinin verdiği strese bağlamak istiyorum yoksa durum çok daha vahimdir,pek yakında ikinci bir Mourinho'muz olacak demektir.

Wenger'in Fletcher hakkındaki "tespitleri" Ferguson'u kızdırmış olacak ki hemen Fletcher'ın meziyetlerini saymaya başlamış.Halbuki,sistemimin sürekli işler hale gelmesi için kullandığım bir figür dese çok daha makul olabilirdi.Çünkü Fletcher gibi bir oyuncunun,bir "anti-futbol" temsilcisi haline gelmesine izin vermek en baştan yanlıştır.Öncelikle Fabregas'ı tamamen ayrı bir yerde tutarak,Diaby'nin de gelişimini bu düzeyde devam ettireceğini düşünürsek,henüz Arsenal orta sahasında topa Fletcher kadar çabuk basabilen,başarılı müdaheleler yapabilen,topu saklayabilen,sanılanın aksine başarılı bir şekilde taşıyabilen ve nihayet hemen her pasında isabet elde edebilen bir oyuncu olmadığını görebiliriz.Eğer burada,sorun Fletcher'ın göze hoş gelen yeteneklerden yoksun olduğu konusu ise tartışma anlamsız bir hal alacaktır.Çünkü,Fabregas,Iniesta,Gerrard gibi isimlerin dışında,orta sahanın göbeğinde çok yetenekli futbolculara sahip olduğumuz veya olmamız gerektiği düşüncesi tam bir safsatadır.Wenger'in ısrarla uyguladığı,bol paslı,bol ataklı,tekniksel kapasite ile doğrudan bağlantılı oyun yapısını takdir ediyorum ancak Ferguson'un yıllarca uğraş verdiği ve nihayetinde bu sezon Ronaldo'nun da gidişiyle daha görünür bir hal alan,orta sahayı Scholes-Carrick-Fletcher gibi mental yönü kuvvetli isimlerle kontrol altına alma düşüncesine yönelik eleştirilerini anlamsız buluyorum.Sonuç olarak,Frguson ve Wenger'in orta sahada kontrolü ele almak için kullandıkları yöntemler farklıdır biri tekniği kullanarak oyunun hakimiyetini ele almak isterken,öteki mental özellikleri kuvvetli,güçlü futbolcularla oyunu kontrol altına almak istemektedir.

Yazıyı bitirirken ,ön liberoların ya da orta saha futbolcularının işe yaramaz,yetenek fakiri futbolcular olarak görülmelerine karşın Maradona'dan örnek vermek yararlı olacaktır diye düşünüyorum.Maradona küçükken en çok oynamak istediği mevkiinin libero mevkii olduğunu çünkü sahanın tümüne hakim olduğunuzu ve oyunu sizin yönlendirebildiğinizi söylemiş.Ancak zamanla kendisinin o mevkide oynayamayacak kadar teknik olduğunu ve bir anlamda da oyunu geriden kurma ve okuma konusunda eksik olduğunu farkettiğinden hücumda oynamaya başlamış.O zamanın liberosunun yükümlülüklerinin değişerek günümüz ön liberolarına geçtiğini düşünürsek,Fletcher,Carrick ve Scholes gibi isimlerin oyun içinde oynadığı rol çok daha açıkça ortaya çıkacaktır.Oyunu okuyabilme,yönetebilme,topu doğru yerlere aktarabilme meziyetleri ciddi bir vizyon gerektirir ve Ferguson bu vizyonda tam 3 oyuncuya sahiptir eğer bunları kullanmak bir "anti-futbol" aracıysa,rahatlıkla bir anti-futbolist olduğumu söyleyebilirim.

Devamı - Fletcher-Scholes-Carrick Orta Sahasının Büyüsü ya da Wenger'in Fletcher Korkusu

27.01.2010

Ada'dan Son Gelişmeler


*Gudjohnsen,Romario,Ronaldo ve Kezman gibi yıldızları parlatıp futbol piyasasına süren PSV Eindhoven ekolünün son temsilcilerindendi...Bu anlamda,Eindhoven fabrikasının son ürünü olan ve geleceğinin öncüllerinden farklı olmayacağı düşünülen 20'lik Brezilyalı Jonathan Reis geçen günlerde kanında uyuşturucu madde bulunduğu gerekçesiyle kulüpten gönderimişti.Eindhoven'li yetkililer Reis'in giderek zayıfladığını ve kamplara katılmadığını söylemişler.Böylelikle Kezman fiyaskosuyla zayıflayan PSV efsanesinin Reis'in de yok oluşuyla tamamiyle son bulduğunu söyleyebiliriz.Bu arada geçen sezon transferin son günlerinde Monaco'ya geçen Gudjohnsen yeniden Ada'nın yolunu tutacakmış.31 yaşındaki İzlandalıyı Redknapp ve Zola'nın istediği biliniyor.Gudjohnsen ise Chelsea yıllarında birlikte oynadığı Zola'nın takımı West Ham'a daha yakın.Muhtemelen ilerleyen günlerde onu West Ham formasıyla izleyeceğiz.Zaten Premier League'de kendini kabul ettirebilmiş bir isim.Bu yüzden,Carlton Cole'nin olmadığı ve Parker'in olası transferinden sonra orta sahada veya hücumda etkili bir alternatif olacaktır.

*İkinci haber Christopher Smalling ile ilgili...Genç stoper bu sene ilk kez Chelsea karşısında Premier League'ye çıkmıştı ve beklenen tüm "debut"lardan çok daha iyisini sergiledi o gün.Smalling'in performansı Ferguson'un gözünden kaçmamış olacak ki genç stoperi önümüzdeki sene United forması altında izleyeceğimiz haberleri ortaya çıktı.Transfer 7 milyon pound karşılığında gerçekleşmiş.Smalling potansiyelinde biri için az bile sayılır.United bir kez daha çok faydalı bir transfer yapmış durumda.Özellikle bu sene savunmada yaşadığı sakatlıkları düşündüğümüzde(Kimi zaman Fletcher sağ bek,Carrick stoper oynamak zorunda kalmıştı) Smalling'in Manchester için ne denli yararlı olacağını anlayabiliriz.Bir de,sık sakatlanan Ferguson,İspanya'ya gideceği konuşulan Vidic gibi isimlerin yokluğu düşünülürse bu sene gerçek anlamda parlayan iki genç stoper Evans ve Smalling'in oluşturacağı tandem,yaşından daha olgun futbol oynayan iki stoperi izlemek için iyi bir fırsat olacaktır.

*Owen Coyle Burnley'den Bolton'a geçmişti bilindiği gibi.Gelişinin etkisi hemen hissedilmeye başlandı.Dün ise Reebok Stadium'da Bolton-Burnley karşılaşması vardı.Coyle yeni takımıyla eski takımı Burnley karşısında 1988 doğumlu Lee Chung Young'un golüyle 1-0'lık bir galibiyet aldı.Bu galibiyetle Bolton Burnley'in üstüne çıktı ve 15.liğe kadar yükseldi.Burnley'de ise kötü gidiş devam ediyor...

*Her Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası'ndan önce aynı mırıltılar yükseliyor.Milli takım hocaları yedek kulübesinde kalan oyuncuları Milli Takımlara almayacaklarını söylüyor ve bu anlamda ulusal takımların hocaları transfer katalizörü olarak yer almaya başladı transfer piyasalarında.Bu transferlerin sonuncusu Senderos'la gerçekleşti.Ottma Hitzfeld İsviçre Milli Takımı'nda kendi kulübünde yedek kalan oyuncuları kullanmayacağını söyleyince,Moyes'in de stoper mevkiine geçici çözüm araması üzerine Senderos sezonun geri kalanını Everton'da geçirmeye karar verdi.Zaten Senderos'da Everton'a transferinde milli takımda oynama güdüsünün etkili olduğunu itiraf etmiş.Senderos her zaman için iyi bir geçici çözümdür.Moyes'in yönetimi altında kendisi hakkında oluşan olumsuz imajı yok etme açısından çok ciddi bir şans yakalamış bulunuyor.Umarım hem Everton'un hem de Senderos'un gelişimine olumlu katkıda bulunur bu transfer.

*Everton'da Tim Howard'ın hiç bir zaman tam olarak güven veren bir kaleci konumunda olmadığını biliyoruz.Howard'ın çok ciddi bir tehlike teşkil etmediğini fakat yine de çok başarılı olmadığını düşünüyorum.Moyes'de böyle düşünmüş olacak ki Slovak Milli Takımı'nın da kalesini koruyan Legia Warsaw'lı Jan Mucha ile önümüzdeki sezon için anlaşmış.Tabii transferin bedelsiz olarak gerçekleşeceğini bildirmek gerekir.ira Mucha'nın sözleşmesi bu sezon sonunda bitiyor.Bunun yanında bu sezon sözleşmesi bitecek younculardan Jermaine Beckford'un da sezon sonu Everton'a katılacağı söylentileri mevcut.Beckford Leeds forması altında önce Manchester United'a ardından da Tottenham'a gol atmayı başararak dikkatleri çekmişti.

Devamı - Ada'dan Son Gelişmeler

16.01.2010

Benitez Basiretsizliği


Benitez'e uygun çok sıfat aradım ama sanıyorum en uygun olanı "basiretsiz" olacaktır.Bunca zamandır Liverpool'un başında ve eminim ki kendisi de takımının bırakın bu seneyi,önümüzdeki 5yıl içinde dahi şampiyon olabileceğini düşünmüyordur.Benitez'in bu anlamda,şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratmadaki basiretsizliği gayet açıktır.Hangi transfer fiyaskosunu anlatsak?Aquillani en yenisi...İki sene boyunca Voronin'e şans vermemesi,onca para saçtığı Keane'yi sezonun ortasında Tottenham'a geri göndermesi...Daha önceki yıllarda Nunez,Josemi,Kromkamp gibi anlamsız isimlerle şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratabileceğini sanması...Henüz elinden çıkardığı başarısız Dossena transferi...Elindeki en kıymetli adamlardan biri olan Xabi'yi Barry uğruna gözden çıkaran,bunun sonunda Barry'yi de alamayan bir hoca.İngiltere'de yaklaşık 90 maç üst üste aynı 11'i oynatmamasıyla tarihe geçmişti.Bunca yıldır Ada'da,bırakın Moyes'i,Ferguson'u lige bu sene çıkan Birmingham'ın hocası McLeish'den bir şeyler öğrenebilmiş olsaydı,en azından istikrarlı bir takım kurmayı becerebilirdi.Benitez'in yaptıklarını ne taraftan değerlendirirsem değerlendireyim olmuyor...Dolayısıyla hakkında iyi bir şey söyleyebilmem zor.

Stoke karşısında,Britannia Stadium'a da ilgniç bir kadroyla çıktılar.Gerçi bu sefer haklı gerekçeleri vardı.Gerrard,Torres,Glen Johnson ve Benayoun sakattı.Babel'in Liverpool kariyerine artık bitti gözüyle bakabiliriz.Haliyle o da ilk 18'de yoktu.Böyle olunca sol kanatta Insua'nın önünde Aurelio'yu,sağ kanatta Carragher'in önünde Degen'i oynattı Rafa.Yani açık oyuncularının asıl mevkileri bek idi.Buna karşın,ileride sadece N'Gog'u düşünmüştü.Kuyt arkasında dolaşıyordu N'Gog'un.

Çömlekçiler(The Potteries) yine heyecanlıydı Britannia'da...Liverpool'dan puan alabileceklerinin farkındaydılar.Rafa bir yana,Pulis'de bildiğimiz Pulis'ti.Defans dörtlüsünün kanatları dahi stoperden bozma isimlerden oluşuyordu ve oyun anlayışı başta Delap'ın taçları olmak üzere,duran toplara dayalıydı.Delap oyunun ilk bölümlerinde sakatlanıp yerini Lawrence'ye bırakınca topu biraz daha yerde görebildik neyse ki.Oyunun son bölümlerine kadar ne Liverpool ne de Stoke organize bir atak geliştirebildi.Ancak yenik duruma düştükten sonra,özellikle son 10 dakikada Stoke'nin daha etkili olduğunu söyleyebilmek mümkün.Liverpool üst üste gelen kornerlere sonunda dayanamadı ve Stoke Huth'un dokunuşuyla eşitliği sağladı.Bu arada Liverpool'un golünün de duran toptan yine bir stoper tarafından kaydedildiğini belirtelim.Kygriakos bu sezon üçüncü kez ilk 11'de şans buluyordu ve bana Liverpool'un yeni Hyppia'sı olabileceği izlenimini verdi.Yedekte bekler,sonra bir gün topu ısrarla şişiren bir takıma karşı ona ihtiyacınız olur,onu koyarsınız ve tam verim elde edersiniz.1.93'lük Sidibe'ye neredeyse bir tane dahi kafa topu bırakmadı bugün.Stoke'nin oyun planını bozan belki de tek Liverpool'lu idi.Şöyle bir düşününce,Türkiye'nin Kygriakos'unun da Emre Aşık olduğu akıllara geliyor.Sizin ona güvendiğiniz hiç bir zaman sizin güveninizi boşa çıkarmaz ama sürekli kullanamazsınız tabii.

Pulis anti-futbol inadını Fuller'i oyuna alarak bırakmış oldu.Zaten Fuller'in oyuna girmesiyle iki takıma da hareket geldi.Ancak Gerrard ve Torres'siz bir Liverpool ne yazık ki rakipten bir fazla atma konusunda sürekli sorun yaşayacaktır.Maçın son saniyesinde Kuyt'un direkten dönen topu ise şansın da artık Rafa'nın yanında olmadığını belgeler gibiydi.Artık bazı şeyleri anlaması,kabul etmesi gerekir düye düşünüyorum.Yalnızca iyi bir ikinci adam olan Lucas'dan Xabi'nin yokluğunda yeni bir Xabi,Gerrard'ın yokluğunda yeni bir Gerrard yaratma çabası gibi beyhude uğraşlara son vermesi gibi...Yıllardır yanında oturttuğu Speraing,Darby,Pacheco,Ayala gibi genç yetenekleri yanında oturtmak için hazırlamadığı gerçeğini hatırlaması gibi...


Stoke City-Liverpool:1-1

Devamı - Benitez Basiretsizliği

10.01.2010

Bir Futbolcunun Yaptığı En İyi Websitesi : Volzy.com



Almanlar Batı Avrupa'da, özellikle de Fransa-Hollanda-İngiltere hattında genelde soğuk, yaratıcılıktan ve espri yeteneğinden uzak tipler olarak tanınırlar. Bunun arkasında iki dünya savaşı, Almanların her şeyi teknik anlamda mükemmeleştirme saplantısı vs. gibi sosyal okumaları yapabilirsiniz, ya da Fulhamlı Moritz Volz'un ya da Volzy'nin yaptığı gibi bu durumla dalga geçebilirsiniz.

Videoda çalan parça gerçekten de Volz'un kendi resmi web sitesi olan volzy.com'un açılışında çalan parça. Fotoğraflar ise aynı sitenin fotoğraflar bölümünden alınmış. Sitenin her bölümü başlı başına bir fenomen olabilecek türde, fakat benim kişisel favorim Volz'un "İHoff" bölümü, işte size oradan bir capture:



Devamı - Bir Futbolcunun Yaptığı En İyi Websitesi : Volzy.com

Her Yerde Kar Var





Britanya'da bu haftaya damgayı kar vurdu. Pek çok yarış ve karşılaşma ertelendi, ertelenmeyenler ise kar ve soğuk altında yapılmak zorunda kaldı. Bloglardan topladığım bu fotoğraflar sanırım durumu anlatmaya yeterli. İlk iki fotoğraf, İngilizler'in bir başka tutkusu olan at yarışlarından: jokey kendini korumak için maske ve gözlükle, ata binmekten çok Everest'e tırmanacakmış görüntüsü veriyor.

Diğer fotoğraflar ise futboldan. İlkinde Brittannia stadının temizlene çalışmalarını görüyoruz. (Stoke-on-Trent) Diğerinde ise Wenger, her zamanki umursamaz tavrı ile pozunu veriyor. Umursamaz dediğimize bakmayın, imajını herkesten fazla önemseyen biri aslında...

Fotoğraflar: The Guardian Blog / Dirtytackle

Devamı - Her Yerde Kar Var