30.05.2010

Vassell odasindaki Ataturk resminden dolayi tehditler aldi

Hic yoruma gerek yok, direk ingilizceden Vassellin kendi blogundan çeviriyorum:

Bu endisem icin diger bir sebep de guvenligim, bazi tehditkar konusmalar yasadim ve beni cok rahatsiz etti, turkiyedeki politik guc dengelerini pek bilmiyorum ve herseyden habersiz birseyler baslatmis olabilirim. Bildiginiz gibi otel odamda satin aldigim ataturk portresiyle fotograflarim cekilmisti ve sorular sorulmustu, sonra da bana bazi kisilerin onaylamayacagi politik bir durus aldigim soylendi...


"Another cause for concern is my safety, i have had some threatening conversations which have left me very uncomfortable and im so unaware of any political power struggles that i may have started something without even knowing anything… As you know i was photographed and asked about a picture of Ataturk that i bought at my hotel, then im told that im making a political statement that certain people will not condone…"

http://www.vassell.net/Ankaragucu/Blog/Entries/2010/5/29_Letter_from_a_lost_soul.html
Devamı - Vassell odasindaki Ataturk resminden dolayi tehditler aldi

22.05.2010

Karşıyaka'nın Bahtsızlığı

Perşembe akşamı arkadaşlarla beraber Karşıyaka tribünlerindeydik. İzmirle bir alakam olmamasına rağmen, Karşıyaka ve Göztepe takımlarının oluşturduğu lokal rekabeti her zaman takdir etmişimdir. İzmir'in takımlarından bu sene en bahtlısı kuşkusuz Bucaspor. Bucalılar tarihlerinde ilk kez Süperlig'e çıkarlarken, Süperlig'in (Eski adıyla Birinci Lig) eski gediklilerinden Karşıyaka ve Altay da yükselme grubunda Süperlig'e kalan son bileti kapmak için kıyasıya bir mücadeleye girdiler.

Karşıyaka son yıllarda sık sık Süperlig'in kapısını çalıyor fakat bir türlü istenen, özlenen Süperlig Karşıyakalılara kısmet olmuyordu. Perşembe akşamı da benzer bir durum yaşandı; Ziya Doğan'ın yönetiminde tam bir "Mahmutpaşa kesimi Lucescu futbolu" oynayan Konyaspor, tek şut ve tek golle maçı aldı. Karşıyaka adına ilk yarıda sahada hiç bir şey yoktu. Konyaspor çok sakin bir oyun ve sıkı alan savunması ile Karşıyaka ortasahasını sindirdi. Arada da kanattan bindirmeler ile gol aramaya çalıştı. Konyaspor'da Ziya Doğan'ın çanta oyuncularından  Celalettin Koçak gibi fuleli açıkların olmayışı Karşıyaka için olumlu bir durumdu; defansı ağır olan Karşıyaka kalesinde daha fazla gol görebilirdi.

İkinci yarıda ise, özellikle de taraftarın desteği ile Karşıyaka oyunun hakimi oldu. Fakat ortasahada Kıvanç Karakaş dışında ayağına top yakışan ve iyi top dağıtan oyuncu yok. Bu arada Kıvanç için ayrı bir paragraf açmak lazım, kendisi 1985 Üsküdar doğumlu ve bu sezonki performansı ile pek çok Süperlig ekibinin ilgisini çekiyor. Bu maçta da, Karşıyaka adına kritik pas ve şutların çoğu onun ayağından çıktı. Onu yakında başka bir takımda görebiliriz.



Erdoğan Arıca, Ziya Doğan'dan önceki Anadolu takımı hocası neslini temsil ediyor. Ziya Doğan ve benzerleri Lucescu başta olmak üzere İtalyan ve Doğu Avrupa futbol ekollerinden etkilenirken, Arıca ve nesildaşları daha çok uzun toplar ve doldur-boşaltlar ile rakibin üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Açıkçası bu sistem bana artık eskimiş ve geçerliliğini çoktan yitirmiş bir sistem gibi geliyor. Zaten Ziya Doğan'ın fizik gücü kuvvetli takımı karşısında yüksek topların çoğu geri döndü, 2. yarı Karşıyaka dominasyonu ile geçmiş gibi görünse de aslında topu topu birkaç ciddi pozisyon yaratılabildi.

Karşıyaka'nın aslında bu futbol anlayışı ile buraya kadar bile gelmesi mucize ..... dememek lazım çünkü bunun arkasında bence tek bir cevap var: Reha Kapsal. Reha hoca -ki kendisi Rıdvan Şimşek gibi bir yıldızı  da futbolumuza kazandırmıştır- geçen sezon adeta yeni baştan kurduğu takımla ve dar bütçeyle büyük başarı elde etti. Kurduğu bu kadro, kendisi klüpten ayrılsa da yine de aynı sinerji ile devam etti ve bugünlere geldi. Reha Hoca ilginç bir kişilik, takım kurma ve genç oyuncu bulma özellikleri ile bana Ersun Yanal'ı hatırlatıyor. Ersun Hoca'nın kurduğu Manisa ve Trabzon takımları kendisinden sonra gelenler tarafından korundu ve çeşitli başarılara ulaştılar. "Takım  kuran hoca" ile "Takım yöneten hoca" farklı şeyler gibi, bazen ikisi birden yürümeyebiliyor, sizin kurduğunuz takımı başkaları alıp başarıya ulaştırıyor. Umarım Reha Hoca zamanla sadece takım kuran değil, kurduğu takımla Süperlig'e çıkan hocalardan olur zira onun gibi yetenekli hocalara ne kadar ihtiyacımız olduğunu bu sezon hepimiz Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam örneğinde gördük.

Karşıyaka taraftarına değinmeden geçmemek lazım çünkü onlar gecenin gerçek şampiyonlarıydılar. Tribünlerde Konyalı ve Karşıyakalı taraftarlar nerdeyse eşit sayıda olmalarına rağmen (Karşıyaka biraz daha fazlaydı) organize şarkı ve tezahüratlarıyla rakip taraftarları susturdular. Konyalılar 80. dakikadan sonra biraz da umutları azalan Karşıyakalıların izin vermesiyle, seslerini duyurmaya başladılar. Sahada maçın hakimi ve galibi Konya, tribünlerde ise Karşıyaka idi.

Süperlig'e çıkmaya çok yaklaşan Konyaspor'a tebrikler, Karşıyaka'ya da geçmiş olsun....

Devamı - Karşıyaka'nın Bahtsızlığı

21.05.2010

David Villa: Hadi Bakalim Hayirlisi...


Nihayet sonunda gerçeklesen David Villa transferi Barça için bir tasla birkaç kus vurmak anlamina geldi. Ilk olarak Ispanya'nin en iyi forvetlerinden birinin ezeli Rakip Madrid'e gitmesi engellendi. Bu kalibrede bir oyuncuyu istemeyecek takim yoktur sanirim. Ikincisi ise daha lig biter bitmez ilk bombayi patlatip transfer sezonunu açmis oldular, boylece Barça gundemde kalmaya devam etti. Ucuncu neden ise biraz daha farkli: yeni formalar tanitildi! Bu yesil olan deplasman formasi benim pek hosuma gitmedi acikcasi. Bircok kez bir takimin kendi renkleriyle alakasiz formaya geçmesinin dususun baslangici oldugunu gozlemledigimi hatirlarim (ornekleri yorumlara yazabiliriz isterseniz).

E tabi Valencia'da -ki kendileri fena halde krizdeler- nihayet oyuncusunu iyi bir fiyata satmayi basardi. Bu ise en çok uzulenler de Bojan ve Jeffren olmuslardir sanirim. Valenciali Mata da biricik hucum esini kaybetti, bakalim onlar bu boslugu kiminle doldururlar. Hala geçen sene Madrid'in bu oyuncuyu neden al(a)madigini anlamis degilim açikçasi, forma girer ve yeni takimina rahat alisirsa muthis bir transfer dogrusu...

Bu moralle Villa'dan Dunya Kupasinda muthis bir performans beklenebilir bence. Hadi bakalim hayirlisi...
Devamı - David Villa: Hadi Bakalim Hayirlisi...

19.05.2010

Ve Yılın Transferi Gerçekleşti: David Villa Barcelona'da


David Villa transferi tarih olarak sezonun ilk ve büyük olasılıkla en büyük transferi olarak gözüküyor. Oysa ki, aslında Barcelona için 2009-2010 sezonunun resmen kapanması bir anlamda... Aslında Villa 2009 yazında Barcelona yolunu tutacaktı, zaten finansal krizle boğuşan Valencia bütün oyuncularının satılmasına yeşil ışık yakmıştı. Liverpool, Real Madrid ve Barcelona'nın çok istediği Villa'nın da gönlü açıkçası Barça'dan yanaydı. Fakat ne olduysa, bu transfer gerçekleşmedi, Guardiola İbrahimovic'in yeterli bir transfer olduğunu düşündü ve yaklaşık 35-40 milyon avro bonservis istenen Villa'dan vazgeçildi. 

Fakat İbrahimoviç bu sezon İnter'deki günlerinden uzak olunca ibre yine Villa'ya döndü. The Guardian'ın haberine göre taraflar bu sabah (19 Mayıs) 40 milyon avroluk bonservis bedelinde anlaşmaya vardılar. Resmi izma töreni de sağlık kontrollerinden sonra yapılacak. 

Villa transferi ile Henry ve İbrahimoviç ikilisinden birinin gitmesi olası gözüküyor. Şimdilik Barcelona yönetimi iki oyuncusundan da memnun olduğunu açıklasa da, foma savaşında Guardiola'nın ilk alternatifi safkan bir La Liga golcüsü olan Villa olacakmış gibi gözüküyor. 28 yaşındaki oyuncunun La Liga'da Valencia forması ile 166 maçta 107 golü bulunuyor ve İspanya Milli Takımı'nın da Torres ile birlikte en önemli gol silahı. 

Bu transfer ile birlikte geçen sezondan bu zamanlara sarkan Villa defteri kapanırken, bu sezonun asıl yeni transferi için de yeşil ışık yakılmış durumda: eğer işler Barcelona yönetiminin umduğu gibi giderse Fabregas da yıllar sonra evine geri dönecek gibi gözüküyor. Fabregas'ın gelmesi ile ilk 11'den kim kesilir merak ediyorum, belki de Kaiowas'ın dediği gibi İniesta artık daha az süre almaya başlayacaktır. 

Barcelona geçen sezonun aksine transfere hızlı bir giriş yaptı. Bakalım rakipleri neler yapacak... 

Haberin kaynağı ve fotoğraflar için: http://www.guardian.co.uk/football/2010/may/19/david-villa-valencia-barcelona-arsenal
Devamı - Ve Yılın Transferi Gerçekleşti: David Villa Barcelona'da

ÇK Yükselme Grubunda: Konyaspor 3 - Adanaspor 1

Süperlig bitmiş olsa da, futbol heyecanı bazıları için hiç olmadığı kadar üst perdeden devam ediyor. İstanbul'da oynanan yükselme grubu maçları ile Buca ve Karabük'ten sonraki 3. takım da belli olacak. Dün akşam oynanan maçta Konyaspor Adanaspor'u 3-1 ile geçti ve yenişemeyen İzmirliler'in önünde şimdilik liderliği aldı. 

Maça blogun takipçilerinden Deniz kardeşimiz gitmişti, rica ettim kırmadı ve bize çektiği fotoğraftardan bazılarını yolladı. Bu arada gözden kaçmaması gereken ufak bir detay da, Konyaspor'un kazandığı maçları bir kaç ay önce geçirdiği kaza sonucu felç kalan eski futbolcuları Poljak'a ithaf etmeleri.

Yarın da hep beraber Karşıyaka tribünlerinde olacağız. Saat 20:00'de, Ali Sami Yen'de, rakip Adanaspor. İki büyük camianın İstanbul kapışmasını kaçırmayın derim. 

Devamı - ÇK Yükselme Grubunda: Konyaspor 3 - Adanaspor 1

17.05.2010

Iki Timsah Arasindaki iki gozyasini bulun

Fetullahçilari ve alenen irkçilari (bkz. Bursaspor-Diyarbakirspor karsilasmasi) simdilik bir yana birakip Bursaspor'un hakli sampiyonlugunu kutluyorum. Hosgeldin 5. sampiyon, ne de çok bekledik seni...



Devamı - Iki Timsah Arasindaki iki gozyasini bulun

16.05.2010

Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

Sezonun son akşamı için alışılmadık derecede sessiz İstanbul sokakları. Kadıköy'de devam eden olayları saymazsak da bu gece kendi kişisel tarihimde ilk defa "Şampiyonluk Gecesi" İstanbulumun dışında yaşanıyor. Bizim gibi burada doğup büyüyenler için kupa, aslında hep evin içinde kalan ama durmadan da salondan yatak odasına oradan da başka bir odaya geçen sarı parlakça bir nesnedir. Normalde en fazla bir seneliğine kiralanan kupaya, İstanbul o kadar uzun süre el koydu ki, kupanın bir gün bize nanik yapıp evin dışına, başka ellere gideceğine kimse inanmadı, ta bu geceye kadar... 

1984'teki Trabzonspor şampiyonluğunda sadece 3 yaşındaydım, o yüzden yaşananlar hakkında bir hatıratım yok.   1996'da Trabzon'da oynanan maça,  Kocaelispor, Gaziantepspor ve en son geçen sene Sivasspor'un şampiyonluk deparlarına şahit oldum. Ne olduysa artık, son düzlükte bu takımların nefesi yetmedi ve kovaladıkları kupa yine bizim evde kaldı. Ama hınzır Bursalılar, bu akşam kupayı bizim alıp kapıp kaçtılar, ve bizim evde de yaşayan pek çok futbolseveri de gizliden gizliye mutlu ettiler. 

Sezon başı ve sezon ortası yazdığım Bursa yazılarında değindiğim bir konu vardı: Bursaspor zaten büyük bir camia ve geçen seneye göre kadrosunu en akıllıca güçlendiren takım. Şampiyonluğu kazanmaları bu büyüklüklerinin tescillenmesi anlamına geliyor. Fakat bu olayların bir yüzü, diğer taraftan bakınca Türk Futbolu için tarihin 2. büyük dönüm noktasında bulunuyor olabiliriz. Nasıl ki Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazanması takımlarımız için bir milat ve yeni bir -ve gayet yüksek- bir çıta olmuşsa, Bursaspor'un bu şampiyonluğu da ülke içindeki rekabet açısından benzer bir etki yaratacaktır. Bu akşam Bursa'nın sokaklarında karnaval yaşanırken, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde akşam yatağına girecek olan kulüp yöneticileri ve futbolcularının kafasında şu soru olacaktır: "Acaba biz de yapabilir miyiz?" 

Futbolu güzel kılan yegane şey tarihidir çünkü tarih anlatıldıkça abartılır, güzelleştirilir ve bir efsaneye dönüşür. Böyle efsane anlara çok fazla tanıklık edilmez. Kişisel futbol ajandamda, Bursaspor'un bu şampiyonluğu, 92'de Danimarka'nın ve 99'da Galatasaray'ın yaptığı ile aynı sayfaya yazılacak. Aynı sayfanın bir köşesinde şu not yer alacak: "Beşiktaş'tan zorla istifa ettirilen Ertuğrul Sağlam, başına geçtiği Bursaspor'u 1,5 senede şampiyonluk kazanan bir takım haline getirdi."

Bu haftayı Fulham'a ayırmayı düşünüyordum, artık Bursaspor ve Fulham'a ayıracağım. Yılın takımlarına gereken ilgi ve saygıyı göstermenin zamanı geldi de geçiyor. 

Tebrikler Bursa, tebrikler Bursaspor ve tebrikler "adam gibi adam" Ertuğrul Sağlam.
Devamı - Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

14.05.2010

Daltonlar


Jo Silva‚ izinsiz olarak ülkesine döndü.
Devamı - Daltonlar

12.05.2010

Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

Mayıs ayında güneş gibi parlamaya devam ediyor Fenerbahçe Spor Kulübü. Voleyboldan sonra Kadın Basketbol takımı da sezonu şampiyon tamamladı. Futboldaki kaotik ortama rağmen sadece futbola değil spora gönül vermiş Fenerbahçe taraftarları mutlu mutlu izliyorlar yazın gelişini. Bu süreçte belki de tek üzücü ama aynı zamanda gurur verici olan kaçırılan Avrupa Kupası oldu.

Genelde hep hatırladığımız, özellikle kötü sonuçlar sonrası dile getirdiğimiz İslam Çupi'nin sözünü tekrar etmeye gerek yok, ama son yıllarda Fenerbahçe büyüklüğü bir çok dalda şampiyonluk ve kupa büyüklüğü olarak önümüzde dimdik duruyor...

Flying Dutchman'in organize ettiği Amsterdam buluşmasında Fırat blogunda düzenlediği Türk Futbolunun En Nefret Edilen Figürü oylamasında Aziz Yıldırım'ın neden en üstlerde olduğunu anlamadığını söylemişti. Rakip takım taraftarlarını anlayabiliyorum, kendi yönetimlerine olan kırgınlıklarından ve kızgınlıklarından doğan nefreti Aziz Yıldırım üzerinden çıkarıyorlar. Ben de demiştim ki Fırat'a ben Fenerbahçe'li olarak ne sevmek zorundayım kendisini ne nefret etmek. Hayat görüşlerimizle hiç bağdaşmayan bir tek adam olabilir, egosu dünyada ender görülen bir yükseklikte olabilir ama bu adam Fenerbahçe'yi bir spor kulübü yaptı. Tek bu neden bile benim Aziz Yıldırıma'a sempati ve daha önemlisi saygı duymam için fazlasıyla yeterli. Futbolda başarısız deniyor ona da katılmıyorum, ben çocukluktan gençliğe geçerken 'acıların takımı' ile büyüdüm her sene ilk ikiye giren Avrupa'da eh işte kendine göre birşeyler yapan Fenerbahçe Futbol Şubesi de başarılıdır gözümde.

Sonuç olarak güzel günler yaşıyoruz, tadını çıkara çıkara, gülümseye gülümseye... Tebrikler ve Teşekkürler Fenerbahçe...

Devamı - Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

11.05.2010

Doğadan Çaldığın Yeter - Doğa İçin Çal (2)


Divane Bir Aşık Gibi'den sonra şimdi de Aşık Veysel'den Uzun İnce Bir Yoldayım, 91 sanatçı doğa için çalmış. Çok çok güzel olmuş yine...

http://www.dogaicincal.com/


Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim - official video from Doga icin cal on Vimeo.

Devamı - Doğadan Çaldığın Yeter - Doğa İçin Çal (2)

7.05.2010

Futbol Blogları Amsterdam'da Toplanıyor


Flying Dutchman'ın organize ettiği "FD Avrupa Organizasyonu" kapsamında bu cumartesi akşamı Amsterdam'da buluşuyoruz. Sanırım şu an altı blogger geliyor ve FD ilgili yazısında katılmak isteyen olursa rezervasyonda boşluk olduğunu söylüyor. Heyecanlı ve güzel bir gün olacak...
Devamı - Futbol Blogları Amsterdam'da Toplanıyor

6.05.2010

Son İngiliz Takımı Fulham - Bölüm 1 / Patronun Hikayesi


İngiliz futbolu dendiğinde aklımıza ne geliyor? Klasik kesim bir ada futbolu için uzun paslar, kanat bindirmeleri ve ceza sahasına yüksekten ve çizgiden inen ortalar lazım. 4-4-2'nin adeta tabu haline geldiği bu futbol tarzının bizim pek de konuşmadığımız bambaşka bir yönü var. İngilizler sadece modern futbolu icat etmekle kalmadılar, takım ruhunu da herkesten önce yakaladılar. Günümüzde disiplin kelimesi aklımıza Almanları getirse de, İngiliz futbolu aslında kıtadaki bütün rakiplerinden daha sert bir ast-üst ilişkisine ve asker disiplinine sahip bir futbol ekolüdür. Britanya'da futbolcular askerdir ve tek bir generalin emri altındadırlar: teknik direktörün. O yüzden futbol uluslararası yıldızlar yetiştirme çağına girdiğinde, nasıl İtalyan ve İspanyollar büyük futbolcu yetiştirdiyse İngilizler de önce büyük teknik direktör yetiştirdiler. Kıtada, Puskaş, Di Stefano, Sivori gibi yıldızlar varken, Britanya'da Jock Stein ve Bill Shankly gibi gerektiğinde sert, gerektiğinde babacan ama her zaman mutlak patron olan teknik direktörler yıldız mertebesine yükseldiler. Taraftarlar onların adına pankartlar açıp, zafer şarkıları söylerken Britanya futbolu da zaten ilk başarılarını bu generallerin emrindeki asker-futbolcularla kazandı.

Bölüm 1: Lizbon'un Aslanlarından Heysel Kapılarına

1967'nin "Lizbon Aslanları" hakkında çok şey yazılıp çizildi. Tamamı Glasgow ve çevresinde doğup büyümüş İskoç ve İrlandalı oyunculardan oluşan Celtic takımı, Lizbon'da Helenio Herrera'nın yıldızlarla dolu İnter takımını yendiğinde sanılanın aksine İngiliz futbolunda aslında hiç bir şey değişmedi. Bu tarihi başarı Britanyalıların takım oyununa ve  "tek yıldız vardır o da menejerdir" düsturuna daha da bağlanmasını sağladı. Zaten Lizbon Aslanları hala Jock Stein'in takımı olarak bilinir ve oyuncularının hiç biri uluslararası bir üne ulaşmamıştır. Tıpkı Shankly'nin takımını hatırlamamız ama o dönemden aklımıza doğru düzgün bir Liverpool oyuncusunun gelmemesi gibi...


Britanyalılar'ın niye böyle bir yol izledikleri ile ilgili çeşitli teoriler var. Benimkisi son derece basit bir yaklaşım: İngiltere kısa süren Cromwell dönemi dışında Viking istilasından beridir monarşi ile yönetiliyor ve bununla ilgili pek de sıkıntıları yok. Zor zamanlarda liderlerinin arkasında toplanılması ve birlik halinde hareket edilmesi gerektiğine dair derin bir inanç, kültürlerinin içine işlemiş durumda. Buna yüzyıllardır devam eden aristokrasiyi de ekleyince aslında karşımıza çıkan tablo, herkesin çocukluktan beri nerde nasıl davranması gerektiği adeta genlerine işlemiş, yerine göre hem yönetmeyi hem de yönetilmeyi çok iyi bilen bir toplum... Böyle bir toplumun sporu olan futbolda da, kralların yerini teknik direktörlerin (menejerlerin) alması kadar doğal bir şey yok.

Teknik direktörün mutlak hakimiyeti ve başarıdan sık sık rol çalmasına rağmen, İngilizler de Stanley Matthews'den beridir pek çok yıldız yetiştirdiler. Bu oyuncuların pek çoğu kıta takımlarına transfer oldu, oralarda da başarılara imza attılar. Fakat İngilizler ne kadar kıtasal mücadelenin içinde olsalar da, futbolları ve futbola bakışları hep kendilerine has oldu. Bu derin fark yüzünden de, başarılı örneklerin yanısıra pek çok üstün yetenekli futbolcu ve strateji dehası teknik direktör kıta takımlarında beklenenin çok altında performans gösterdiler.  Fark o kadar derinlere işlemişti ki, İngiliz taraftarlar ve taraftarlık kültürleri bile kıta Avrupası'nda uzaylı gibi karşılanıyordu. Bunun en acı örneği 1985'te Heysel'de yaşananlardır; İngiliz Holiganlar her maç öncesi yaptıkları koşma hareketiyle -aptalca bir fikir olmasına rağmen- Juventus taraftarlarına gözdağı vermek istediler, İtalyanlar üzerlerine koşan İngilizler'in onları döveceğini düşündüler. Aralarında pek çok kadın ve çocuğun olduğu Juventus taraftarları panik halinde çıkışlara kaçıştılar ve o arbede esnasında onlarca kişi ezildi ve hayatını kaybetti. Bu olay sonrası İngiliz takımları 5 yıl (Liverpool 8 yıl) Avrupa kupalarından men edildi. Heysel bu açıdan bakıldığında, farklı kültürlerin etkileşimlerinin bazen ne kadar ölümcül sonuçlar doğurabileceğine dair acı bir örnektir. 


Heysel faciası ve sonrasında yaşananlar aslında İngiliz Futbol Rönesansının miladı sayılabilir. Bu olay sonrası İngiliz taraftarlık kültürü baştan ele alındı. 1985 cezasına kadar Avrupa'da fırtınalar estiren İngiliz takımları bir anda oda hapsi ile cezalandırılmışlardı. Bunun futbolun kendisine de ciddi etkileri oldu. Waddle, Hoddle, Allen, Lineker ve Hughes gibi yıldızlar (sonradan buna Gascoigne da eklendi) Avrupa kupalarında oynamak için İtalya, İspanya ve Fransa liglerine gittiler. Zaten yabancıların fazla tutunamadığı ağırlıklı olarak Adalı yıldızlara sahip İngiltere ligi, bir de Adalı yıldızların en iyilerini kaybedince futbolda tepetaklak bir iniş yaşadı.

Bölüm 2: The British Empire Strikes Back!

Bu tepetaklak inişi sona erdiren ve hayata dönüşü sağlayan iki önemli olay da futbol sahası dışında yaşandı. 1992'de Birinci Lig, Federasyon'dan özerklik kazanıp Premiyer Lig adı altında bir şirkete dönüştü. Amaç, bütün Premiyer Lig takımlarının gelirlerini arttırıp, İngiliz futbolunu ayağa kaldırmaktı. En önemli gelir ise, o zamanlar potansiyeli tam kavranmamış bir kaynaktan geldi: şifreli kanallardaki maç yayınları. 1992'de yapılanma henüz tamamlandığında, Premiyer Lig yöneticilerinin yaptığı ilk iş canlı yayın ihalesi açmak oldu. İki ciddi aday yarıştı: ITV 40 milyon pound tutarında bir teklif verirken, BSkyB tam 300 milyon poundluk bir teklif ile maçları paralı kanalda yayınlamayı taahhüt etti. Döneminin en pahalı canlı yayın ihalesini gerçekleştirmeyi başaran İngilizler için de Premiyer Lig efsanesi bu ihale ile başlamış oldu.


Hikayenin bu bölümden sonrası futbolu özellikle de Britanya Futbolu'nu takip edenler için son derece tanıdık. Premiyer Lig önce diğer rakibi olan İskoç Ligi ve Old Firm'ü solladı, Ada içindeki liderliğini tartışılmaz bir hale getirdi. Sonrasında, dönemin en pahalı ligi olan Serie A başta olmak üzere Avrupa'dan futbolcu ithaline başladılar. Buna ikinci dalgada, İngiliz futbolunu benimsemiş oyuncu-antrenörler (Vialli gibi) ve yabancı teknik direktörler (Wenger gibi) eklenince, daha 10 sene öncesinde yabancı oyuncunun İrlandalı olmak anlamına geldiği İngiliz ligleri, paraya ve yabancıya boğuldu.

Yabancılar sadece futbolun seyir zevkini değiştirmediler. Oyunun yapısını, taktikleri ve saha dışını da değiştirdiler. Artık kaprisli ama son derece yetenekli Avrupalı ve Latin yıldızlarla çalışan teknik direktörler yavaş yavaş generallikten yöneticiliğe kendilerini devşirdiler. Klasik Ada futboluna alternatif İtalyan ve Fransız tarzı oyunlar ve bunların karmaları ortaya çıktı. Kıtanın sıkı idman programı da Britanya Futbolu'nun göbeğine yerleşti. 70'ler ve 80'lerde alkole ciddi yetenekler kurban veren İngiliz futbolu, yabancı hoca ve kondisyonerlerin yardımıyla profesyonel futboldaki alkol bağımlılığını asgari seviyeye indirdi. Bunun en kayda değer örneği kuşkusuz Arsenal'in kaptanı ve bayrak adamı Tony Adams'tır. Wenger gelmeden önce alkol yüzünden kariyeri  bitme noktasına gelen Adams, Wenger'in desteği ile kendini toparlamış ve üst düzey futbolunu 35-36 yaşlarına kadar sürdürebilmiştir. İngiliz oyuncular güçlendikçe ve yabancı oyuncularla rekabetleri arttıkça futbolun kalitesi kısa sürede müthiş bir sıçrama gösterdi.


Bu gelişimin baştacı herhalde 1999 Şampiyonlar Ligi finalidir. Son dakika golüyle Bayern Münih'i yıkan Manchester United, bu başarısıyla Heysel sonrası İngiltere adına ilk büyük kupayı kazanmakla kalmıyor, Premiyer Lig'de gösterdiği başarıyı kıtasal düzeye de taşıyordu. 1999'dan sonra İngilizler iki kere daha bu kupayı kazandılar. Manchester United'ın başını çektiği mücadeleye zamanla Arsenal, Liverpool ve Chelsea de katıldı. Rekabet ve kazanılan para diğer liglere o kadar fark attı ki, pek çok yıldız oyuncu İtalya ya da İspanya'da iyi bir takımda oynamak yerine, sırf Premiyer Lig'de oynamak için Bolton, Middlesborough gibi takımların yolunu tuttu. İngiliz takımlarının çoğunun hisselere sahip şirketler olması, yurtdışından ciddi yatırımcıları çekti. 3. lige kadar her ligde, neredeyse her takımı başka bir ülkenin işadamı aldı. Stadyumlar yenilendi, stad ve stad dışı gelirlerde, lisanslı ürün satışlarında patlama yaşandı. Her şey İngiliz Futbolu için güzel gidiyordu ve eğer ekonomistlerin tahmini doğruysa, İngiliz Ligi daha önce hiç bir ligin başaramadığı şekilde Avrupa futbolunu domine edecekti gelecek yıllar içinde.

Fakat ekonomik tabirle "Boom" diye adlandırılan bu lale devri düşünüldüğü kadar uzun sürmedi. Bir adamın İngiltere'ye gelişi ile bütün dengeler değişti...

Bundan sonrasını ve Fulham'ın nasıl bir ortamda başarıya koştuğunu yazının ikinci bölümünde anlatalım...
Devamı - Son İngiliz Takımı Fulham - Bölüm 1 / Patronun Hikayesi