Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.06.2010

Cernat Karabük'de....



Dünya Kupası'nın tozu dumanı altında kalsa da gerçekten önemli bir transfer, hatta Bursaspor'un Insua transferinden sonra yapılan en önemli transfer hamlelerinden biri Florin Cernat. Kendisini pek çok futbolsever gibi Dinamo Kiev'de oynadığı dönemde tanıyıp sevmiştik. Uzun süre, Kiev'in ve Romen futbolunun bel bağladığı isimler arasında gösteriliyordu, özellikle top tekniği ve gole yatkınlığı yüzünden kariyerinin en azından vatandaşları Mutu ya da İlie düzeyinde seyretmesi bekleniliyordu, fakat olmadı... 30 yaşındaki Cernat şimdi Karabük'te ve Süperlig'de eski günlerinden bir demet bize sergiler mi bilinmez, fakat bilinen bir şey var ki  o da Karabük'ün, en azından kağıt üzerinde, sezonun en önemli transferlerinden birine imza attı. 
Devamı - Cernat Karabük'de....

19.05.2010

ÇK Yükselme Grubunda: Konyaspor 3 - Adanaspor 1

Süperlig bitmiş olsa da, futbol heyecanı bazıları için hiç olmadığı kadar üst perdeden devam ediyor. İstanbul'da oynanan yükselme grubu maçları ile Buca ve Karabük'ten sonraki 3. takım da belli olacak. Dün akşam oynanan maçta Konyaspor Adanaspor'u 3-1 ile geçti ve yenişemeyen İzmirliler'in önünde şimdilik liderliği aldı. 

Maça blogun takipçilerinden Deniz kardeşimiz gitmişti, rica ettim kırmadı ve bize çektiği fotoğraftardan bazılarını yolladı. Bu arada gözden kaçmaması gereken ufak bir detay da, Konyaspor'un kazandığı maçları bir kaç ay önce geçirdiği kaza sonucu felç kalan eski futbolcuları Poljak'a ithaf etmeleri.

Yarın da hep beraber Karşıyaka tribünlerinde olacağız. Saat 20:00'de, Ali Sami Yen'de, rakip Adanaspor. İki büyük camianın İstanbul kapışmasını kaçırmayın derim. 

Devamı - ÇK Yükselme Grubunda: Konyaspor 3 - Adanaspor 1

16.05.2010

Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

Sezonun son akşamı için alışılmadık derecede sessiz İstanbul sokakları. Kadıköy'de devam eden olayları saymazsak da bu gece kendi kişisel tarihimde ilk defa "Şampiyonluk Gecesi" İstanbulumun dışında yaşanıyor. Bizim gibi burada doğup büyüyenler için kupa, aslında hep evin içinde kalan ama durmadan da salondan yatak odasına oradan da başka bir odaya geçen sarı parlakça bir nesnedir. Normalde en fazla bir seneliğine kiralanan kupaya, İstanbul o kadar uzun süre el koydu ki, kupanın bir gün bize nanik yapıp evin dışına, başka ellere gideceğine kimse inanmadı, ta bu geceye kadar... 

1984'teki Trabzonspor şampiyonluğunda sadece 3 yaşındaydım, o yüzden yaşananlar hakkında bir hatıratım yok.   1996'da Trabzon'da oynanan maça,  Kocaelispor, Gaziantepspor ve en son geçen sene Sivasspor'un şampiyonluk deparlarına şahit oldum. Ne olduysa artık, son düzlükte bu takımların nefesi yetmedi ve kovaladıkları kupa yine bizim evde kaldı. Ama hınzır Bursalılar, bu akşam kupayı bizim alıp kapıp kaçtılar, ve bizim evde de yaşayan pek çok futbolseveri de gizliden gizliye mutlu ettiler. 

Sezon başı ve sezon ortası yazdığım Bursa yazılarında değindiğim bir konu vardı: Bursaspor zaten büyük bir camia ve geçen seneye göre kadrosunu en akıllıca güçlendiren takım. Şampiyonluğu kazanmaları bu büyüklüklerinin tescillenmesi anlamına geliyor. Fakat bu olayların bir yüzü, diğer taraftan bakınca Türk Futbolu için tarihin 2. büyük dönüm noktasında bulunuyor olabiliriz. Nasıl ki Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazanması takımlarımız için bir milat ve yeni bir -ve gayet yüksek- bir çıta olmuşsa, Bursaspor'un bu şampiyonluğu da ülke içindeki rekabet açısından benzer bir etki yaratacaktır. Bu akşam Bursa'nın sokaklarında karnaval yaşanırken, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde akşam yatağına girecek olan kulüp yöneticileri ve futbolcularının kafasında şu soru olacaktır: "Acaba biz de yapabilir miyiz?" 

Futbolu güzel kılan yegane şey tarihidir çünkü tarih anlatıldıkça abartılır, güzelleştirilir ve bir efsaneye dönüşür. Böyle efsane anlara çok fazla tanıklık edilmez. Kişisel futbol ajandamda, Bursaspor'un bu şampiyonluğu, 92'de Danimarka'nın ve 99'da Galatasaray'ın yaptığı ile aynı sayfaya yazılacak. Aynı sayfanın bir köşesinde şu not yer alacak: "Beşiktaş'tan zorla istifa ettirilen Ertuğrul Sağlam, başına geçtiği Bursaspor'u 1,5 senede şampiyonluk kazanan bir takım haline getirdi."

Bu haftayı Fulham'a ayırmayı düşünüyordum, artık Bursaspor ve Fulham'a ayıracağım. Yılın takımlarına gereken ilgi ve saygıyı göstermenin zamanı geldi de geçiyor. 

Tebrikler Bursa, tebrikler Bursaspor ve tebrikler "adam gibi adam" Ertuğrul Sağlam.
Devamı - Sokaklar Sessiz, Bursa'ya Gitmiş Sevgilim...

12.05.2010

Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

Mayıs ayında güneş gibi parlamaya devam ediyor Fenerbahçe Spor Kulübü. Voleyboldan sonra Kadın Basketbol takımı da sezonu şampiyon tamamladı. Futboldaki kaotik ortama rağmen sadece futbola değil spora gönül vermiş Fenerbahçe taraftarları mutlu mutlu izliyorlar yazın gelişini. Bu süreçte belki de tek üzücü ama aynı zamanda gurur verici olan kaçırılan Avrupa Kupası oldu.

Genelde hep hatırladığımız, özellikle kötü sonuçlar sonrası dile getirdiğimiz İslam Çupi'nin sözünü tekrar etmeye gerek yok, ama son yıllarda Fenerbahçe büyüklüğü bir çok dalda şampiyonluk ve kupa büyüklüğü olarak önümüzde dimdik duruyor...

Flying Dutchman'in organize ettiği Amsterdam buluşmasında Fırat blogunda düzenlediği Türk Futbolunun En Nefret Edilen Figürü oylamasında Aziz Yıldırım'ın neden en üstlerde olduğunu anlamadığını söylemişti. Rakip takım taraftarlarını anlayabiliyorum, kendi yönetimlerine olan kırgınlıklarından ve kızgınlıklarından doğan nefreti Aziz Yıldırım üzerinden çıkarıyorlar. Ben de demiştim ki Fırat'a ben Fenerbahçe'li olarak ne sevmek zorundayım kendisini ne nefret etmek. Hayat görüşlerimizle hiç bağdaşmayan bir tek adam olabilir, egosu dünyada ender görülen bir yükseklikte olabilir ama bu adam Fenerbahçe'yi bir spor kulübü yaptı. Tek bu neden bile benim Aziz Yıldırıma'a sempati ve daha önemlisi saygı duymam için fazlasıyla yeterli. Futbolda başarısız deniyor ona da katılmıyorum, ben çocukluktan gençliğe geçerken 'acıların takımı' ile büyüdüm her sene ilk ikiye giren Avrupa'da eh işte kendine göre birşeyler yapan Fenerbahçe Futbol Şubesi de başarılıdır gözümde.

Sonuç olarak güzel günler yaşıyoruz, tadını çıkara çıkara, gülümseye gülümseye... Tebrikler ve Teşekkürler Fenerbahçe...

Devamı - Fenerbahçe Büyüklüğü Şampiyonluk Büyüklüğüdür De

27.04.2010

Sahada Yöneticiler Tribünde Futbolcular

Futbolu oynayanlar kim? Cevabın ne olduğu konusunda kesin bir cevabım olmasa da, ne olmadığını biliyorum: futbolu artık futbolcular oynamıyor. Onların herhangi bir öğleden sonra ya da akşam mücadele ettiği 90 küsür dakika üzerinden kazanılmıyor futbol artık. İşin aslı şu: her sezon ligimiz, futbolcularla oynanan maçlarla başlamasına başlıyor da, sonrası biraz karışık: önce birkaç ufak hakem olayı beliriyor, sonra belki bir maç çıkışı kavgası... Derken yenilen taraflardan birinin yöneticisi yenenleri suçlamaya başlıyor. Akabinde önce hakemler, sonra federasyon topun ağzına geliyor. Arada yine maç öncesi ve maç sonrası kavgalar oluyor, devlet de polis eliyle yavaştan kendini göstermeye başlıyor. Tribünlerden organize küfür koroları kuruluyor, sonra yine suçlamalar yine kavgalar... Derken ligin sonunda artık şampiyonluk yarışı sadece yöneticiler ve yönettikleri camialar arasında yapılıyor. Doğrudur, arada Bilica gibi adamlar çıkıp sahada köstebekçilik oynuyorlar ama Bilica zaten bunu yapmayı biliyor sadece, onun tek düsturu kazanmak, daha doğrusu vurup, kazıp, parçalayıp kazanmak! Bu tarz futbolcular hep vardı ve hep olacaklar. Mesele, kazılan çukurun olaylara sebebi değil, makul sonuçlarından biri olduğunu kabullenmekte. Federasyona zaten birileri gidip siyah çelenk bırakacaklardı, bu kara piyango Beşiktaş'a vurdu sadece... Zaten sebep çukur, bazen sebep küfür, bazen sebep çıkan (ya da çıkmayan) bir kart, ama bu oyun yıllardır her sezon sonunda oynanıyor. Daha oynanmamış maçlar şikeli, oynanmışlar da satılmış sayılıyor. Herkes başarıya uzanmak istiyor, uzanamayınca da rakibinin başarısını küçümsüyor. 90 dakikanın geyiği 90 saat yapılıyor ama futbol üzerinden değil: demeçler, karşı demeçler, internet sitelerinden son dakika açıklamaları ve sonrasında futbol yorumcularının beyanatları... Futbolun tartışılmadığı futbol programları izliyoruz, taktiğin konuşulmadığı yorumlara tanıklık ediyoruz hem de her gece... Tek duyduğumuz, isimler ve suçlamalar! 

Bu sezon yarışa Bursa da dahil oldu, fakat sadece futboluyla değil. Bursaspor'un başarısı üzerinden bu sefer bir Anadolu - Bizans gerginliği başladı. Aslında tekrar başladı demek daha doğru olur çünkü bundan 10 sene önce güçlü bir Anti-Bizans hareketi vardı fakat nedense o hareket devam etmedi. Bursaspor üzerinden bugün öğrendik ki, Ankaragücü de dahil olmuş kavgalara, İstanbul büyüklerine bel altından vurmuş. Şampiyonluk peşinde koşan futbolcularından bile daha fazla mesaiye kalan Fenerbahçe basın merkezi de, bu aralar yaptığı en iyi yapmaya devam etmiş: internet sitesinden uzun ve ağdalı bir karşı cevap... Eminim bu yazıya da cevap gecikmeyecektir, bu kavga gürültüyle de cumaya kadar gidecek gibiyiz... 

Ligin son üç haftasında, dört takım gelecek sezonki avrupa biletleri için kıran kırana mücadele ediyorlar. Hala kimin şampiyon olacağı belli değil, hala oynanmamış bir kaç büyük maç da bizleri bekliyor... Yani spiker ağzıyla söylemek gerekirse ortam "futbol oynamaya son derece müsait" ama nedense birileri futbolcuları tribüne gönderip, bütün ilgiyi kendi üzerlerine çekmek istiyorlar. Fakat unuttukları bir şey var, her haftasonu onbinler tribünlere başkanlarının üzerindeki ceket aşkı için değil, futbolcuların üzerindeki formanın aşkı hatrına dolduruyorlar. 


Fotoğraf: Bu fotoğraf daha önceki bir yazımızda kullanılmıştır. 
Devamı - Sahada Yöneticiler Tribünde Futbolcular

Takip Edilesi Bloglar 3 - Beykoz1908 & Semtimizsevdamız

İstanbul Anadolu yakasını Türkiye Süper Ligi'nde Fenerbahçe ile temsil etme başarısı göstermiş tek futbol takımı...

3 büyüklerden hemen sonra, 1908 yılında İstanbul’da kurulmuş 3 kulüpten biri...

Taraftarsız, siyasi rant kaygılı belediye kulüp(!)lerinin fink attığı Türkiye Süper Lig’inde aynı dönemde kurulduğu 3 büyük semt takımının kazandığı başarılara gıpta ile bakarken, bir yandan 2. lig Klasman grubundan düşme korkusu gerçeğe dönüşmüş olan; 14 oyuncusu kulüple ilişkisini kesmesine, tamamen amatör oyuncularla sahaya çıkmalarına rağmen takımını desteklemeyi kesmeyen, ancak yönetimle yıldızları barışmayan, iç saha deplasman demeden takımının maçlarına koşturan az ama öz bir taraftar grubuna sahip kadirşinas bir semt kulübü...

2008 öncesine kadar TTNet desteği ile Beko Basketbol liginde boy gösteren, ancak basketbol liglerindeki sponsor gerçeğine uygun olarak, 2. lige düşmesiyle ismi Beykozspor olarak kalıp, bir orta sıra takımı haline gelen bir kulüp...

Boğazın Yargıçları

Beykoz 1908 kulübü ile ilgili yakaladığım 2 blog var. Bunlardan ilki:
http://semtimizsevdamiz.blogspot.com/

Kulübün durumunu ve taraftarın şu anki ruh halini en iyi şekilde ‘Semt Aşığı’ adlı yazarın bu yazıdaki paragrafından anlayabilirsiniz:

“Artık yeter 102 yıldır sabrediyoruz, sabretmek istemiyoruz, başarı istiyoruz, modern tesislerimiz olsun istiyoruz, tertemiz adı hiçbir şekilde kirlenmemiş,her mağlubiyetten sonra topçularını şuçlamayan başkan istiyoruz, kümede kalma mücadelesi yapsak bile onuruyla mücadele eden iyi niyetiyle çırpınan topçular istiyoruz, 17 yıl başkanlık yapıp şampiyonluk görmemiş başkan değil ilk yılında şampiyonluk yaşatacak başkan istiyoruz....”

İkincisi ise Beykoz 1908 blogu:
http://beykoz1908-talipercan.blogspot.com/
Talip Ercan, gelinen noktada sorumluların nerede olduğunu, ve bu kişilerin aslında sorumluluktan nasıl kaçtığını şu yazı ile belirtmiş. Bir alıntı yapmak gerekirse:

"Bir gemi düşünün ki hızlı bir şekilde su alıyor. Bütün mürettebat çoktan gemiyi terk etmiş . Ama bir kaptan düşünün ki yaşanan bütün bu olumsuzluklara karşın ısrarla gemiyi terk etmek istemiyor. Bu kaptanın ismini söylemeye gerek yok sanırım. Yalnız geminin VİP konukları bu gemiye hiç binmemişler.Nedenini şahsım olarak kendilerine hiç sormadım. Bu saatten sonra da sormaya hiç niyetim yok. İlçenin önde gelmiş onlarca ismi var. Maalesef hiçbir işadamı bu güne kadar bir maça dahi gelme tenezzülünde bulunmamışlar. Sırası gelmişken söyleyeyim İstanbul’un toprak yüz ölçümünde en büyük ikinci ilçesi olan Beykoz’un Belediye Başkanı bu yıl kaç defa gelip takımını izledi..."

Daha fazla uzatmadan sözü şu aralar pek sakin olması beklenmeyen kulüp ‘sakin’leri, 'Boğazın Yargıçları'na bırakalım...

(Resim: http://beykoz1908-talipercan.blogspot.com/)
Devamı - Takip Edilesi Bloglar 3 - Beykoz1908 & Semtimizsevdamız

26.04.2010

Hayatta Herşeyin Bir Bedeli Var


"Yirmi iki yaşında gencecik bir adamsın, senin yaşında milyonlar var Türkiye'de senin yerinde olmak isteyen. Milyonları cebine koyuyorsun, güzel arabalara biniyorsun, Türkiye'nin en güzel kızı ile çıkıyorsun. Bunların bir bedeli var hayatta herşeyin olduğu gibi, bu bedel de tribünlerin, oradaki bazen üç para etmez adamın hakaretlerine, hareketlerine katlanmak. Tek çaresi var takmayacaksın."

Dün akşam Ahmet Çakar'ın Arda Turan hakkında yaptığı konuşmanın benim aklımda kaldığı kadarı böyle... Ve yine çok basit ve çok açık. Daha fazla birşey söylenebilir mi?
Devamı - Hayatta Herşeyin Bir Bedeli Var

25.04.2010

Galatasaray-Bursaspor 0-0: Ruhumuz Yeşil, Bedenimiz Kırmızıydı



"İşte Süper Lig Bu!" tarzı spot bir maça tanıklık ettik bu akşam hep beraber. Ligimizin ortalamasının üzerinde bir tempo ve hücum anlayışı vardı sahada. İki takımın da en güçlü oldukları tarafları hücumdu ve ortada bir şampiyonluk artı şampiyonlar ligi pastası vardı. Bu şartlar, haliyle, ligin en güzel maçını bizlere sundu... Açıkçası, iki takımın da taraftarı olmayan biri için, maç ikilemlerle doluydu: bir tarafta İstanbul'a başkaldıran asi ruh yeşil-beyaz, diğer tarafta ise, düşmanımın düşmanı dostumdur şiarına karşı çıkan ve sahada son dakikaya kadar ölümüne mücadele eden sarı-kırmızı... Geçen hafta yaşananlardan sonra bu haftasonu önce Şerey Bey'de olanlar, sonra bugün sırasıyla Kasımpaşa ve Mecidiyeköy'deki maçlar, hepimizin ruhunu açtı.

Bu tarz maçların değişmeyen bir formülü vardır: ya hiç gol olmaz, ya da bir gol oldu mu, devamı gelir...  Bugün hiç gol olmadı ama her iki kalede de sürüsüne bereket pozisyon yaşandı. Sahadaki oyunculara baktığımızda, iki takımda da ligin en süratli ve en iyi top süren oyuncuları olduğundan bu kadar gol pozisyonuna denk gelmek  sürpriz sayılmaz. Bursaspor asla bir Şampiyonluğa-Koşan-Sivasspor değil; geçen sene aynı zamanlarda maçlarını izlediğim Sivasspor'a göre çok daha soğukkanlı ve akıllı oynuyorlar. Bir kere kadroları daha zengin ve kenardan da maça girip oyunu etkileyecek oyuncuları var. Misal, bugün Sercan çıktı, yerine giren Turgay ile yine tehlike yarattılar. Zapo kart görünce, yerine giren İbrahim de ligin kalburüstü stoplerlerinden biri. Bursaspor herşeyden önce tempolu ve açık oynamayı seven bir takım, oyuncularının çoğu çizgide etkin, süratli oyuncular, hatta en önemli forvet oyuncuları Sercan bile aslında salt golcünün ötesinde dikine oynayabilen ortasaha forvet arası boşlukta da etkin bir oyuncu. Zaten dikine oynayabilen yerli oyuncuların varlığı Bursayı ligin son düzlüğüne kadar şampiyonluk potası içinde tuttu. Şu an 4 büyükler arasında yerli oyuncu kalitesi Bursaspor kadar iyi olan bir takım yok. Bu da Bursa'nın başarısının tesadüf ya da büyüklerin başarısızlığından çok, kendi kadro yapılarının başarısı olduğunun en iyi kanıtı.

Bu akşamın en kahredici yanı, geçen hafta sözde şampiyonluk mücadelesi veren iki takımın olaylı maçından sonra, bu akşamki muazzam mücadelenin iki takımın da işine yaramamış olmasıydı. Geçen hafta, kötü bir maç ve sahada çukur kazan, saç çeken, adam döven oyuncular varken, bu hafta sahada canını dişine takarak mücadele eden ama yenişemeyen iki takım vardı. Sonuçta kazanan Fenerbahçe oldu, tıpkı filmlerdeki kötü adamlar gibi; hani şu hiç olumlu bir şey yapmayıp filmin sonunda iyi adamların çanına ot tıkayan kötü adamlar olur ya, aynen onlar gibi... Fakat hayatın adaleti de böyle bir şey işte, zaten Fenerbahçe'yi seven de nefret eden de bu özelliğinden dolayı bunları hissetmiyor mu? Fırsatçılık, "1-0 olsun bizim olsun"culuk, ne olursa olsun kazanmak mübahtır felsefesi işin sonunda kupayı da başarıyı da götürmez mi? Aziz Yıldırım'ın kupaların parlak metaline yansıyan gülümsemesi bize bunları öğretmedi mi? Öyle bir nefret ki o parlak metale aksaden gülücükte gizlenemeyenler: bu hafta düşen Anadolu'nun en düzgün camialarından Denizlispor'un ardından zafer naraları, ezeli rakibine daha oynanmamış maçı satmakla suçlayan ağızların köpük saçarcasına bir nefret saldıranlar...

Ama yine de milyonlar biliyor ki bu gece sahada boks maçı tabiriyle "şampiyonların maçı" vardı... Ve iki camia bugün kendilerini tanımayanlara sahadaki futbolları ile önemli bir ahlak dersi verdiler, sonuç ikisini de şampiyonluktan uzaklaştırsa bile...

Fotoğraf: NTVSpor.net
Devamı - Galatasaray-Bursaspor 0-0: Ruhumuz Yeşil, Bedenimiz Kırmızıydı

22.04.2010

Appiah'tan Yine(!) Mesaj Var


Stephen Appiah Fenerbahçe takımı ve taraftarının gördüğü en değerli futbulculardan biri. Aynı şekilde Fenerbahçe Appiah'ın gördüğü ve göreceği en değerli kulüp belki de. Burada kastetteğim Fenerbahçe'yi Juventus'tan büyük veya değerli görmek gibi bir komiklikten ziyade Appiah'a taraftarca verilen değer ve sevgi ve belkide bundan daha önemlisi burada kazandığı para. Zaten kendisi de bu son(!) mesajında İtalya'da kazandığı paradan şikayetçi.

Appiah o ciddi sakatlığının ilk günlerinden beri devamlı Fenerbahçe'ye ve taraftara mesaj göderiyor. Bu mesajların Milliyet internet sitesinde sağ alt sütünda yeri her daim hazır. Site yöneticileri herhalde atrık hazır tuttukları kalıpların içine yeni mesajı serpiştiriyorlardır. Appiah dönmek istiyormuş ve bir telefonda soluğu burada alırmış, İtalya'da kazandığı parayı duysak çok üzülürmüşüz.

"30 yaşındayım. Bir gün futbol kariyerime son vereceğim. Ama kariyerimi tamamlamadan önce bir gün mutlaka Kadıköy’de çıkıp o formayı giymek istiyorum. Futbolu bu forma altında bırakmak istiyorum. Bunun için sadece bir telefon yeter."

Yine gönlümüz ister çubuklunun en yakıştığı futbolculardan birinin üstünde olmasını ama hayat böyle acımasız ve çoğu zaman bir pmuk ipliğinin ucunda sallanan şansa öyle bağımlı ki...

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz...
Devamı - Appiah'tan Yine(!) Mesaj Var

19.04.2010

Sen Nasıl Bir Adamsın?

Omuzundaki tendonları koptu dediler, ameliyat olması şart dediler, hiç antremana çıkmadı oynaması zor dediler. Gökhan Gönül sahaya çıktı sanki tatilden yeni çıkmış sapasağlan bir futbolcu gibi sağ kanattan bindirdikçe bindirdi, Fenerbahçe'nin pes etmeyen ruhu oldu dün gece. Teşekkürler Gökhan onca çirkinlik içinde bir ateş parçası gibi sahadaki yüreğimiz olduğun için...
Devamı - Sen Nasıl Bir Adamsın?

18.04.2010

Alex Le Sonsuza


Fenerbahçe takım zekası ve isteğiyle kazandı maçı... Hala bu ligi hakeden Bursaspor'dur. Aklımız böyle diyor ama gönüle zincir vurulmuyor işte seviniyoruz.

Beşiktaş ise taraftarlarından başlayarak içlerindeki nefreti yine dökmeye başladılar, işin ilginci iki üç sene önceki kardeşlik yine kurulmuş. Başlar yine şimdi Beşiktaşlılık duruşu yok biz farklıyız, ayrı kasabanın sakinleriyiz, yok Şükrü Saraçoğlu şöyle adamdı diye...

Bir öğrenemedik bu işleri... En kaliteli dediğin adam nefret kusuyor ve ben kazandığım maçtan sonra soğuyorum. Tadı kaçtı bu işlerin artık...

Ha bir yandan da Messi falan hikayedir nazarımda, futbolun tek tanrısı Alex'dir...
Devamı - Alex Le Sonsuza

10.04.2010

BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

Elimde değil, ne zaman Trabzonspor ile maçımız olsa aklıma 1993'te oynanan ve 7-1 biten maç geliyor. O zamanlar 4 büyük takım arasında böyle büyük farklı skorlar olmazdı ve Trabzonspor yabana atılacak bir takım değildi. Fakat o gün, Beşiktaş ve Sergen özellikle çok iyi oynamış, Trabzonsporlu oyunculara oynama şansı bırakmamışlardı. İşte o maçın hikayesini, BJK resmi sitesine unutulmayan 16 maç başlığı altına koymuşlar. Bakalım o günleri nasıl anlatmışlar:

"Hiç durmadan yağan bir yağmur, insanı titreten bir rüzgar. Tribünlerde biletli 10 bin 460 seyirci hiç durmadan yaptığı tezahürat... İşte bu atmosferde fırtına gibi başlıyor Beşiktaş maça.
Henüz ilk dakikalarda kurduğu baskı sonuç veriyor Kara Kartal’ın... Orta sahada Sergen’e yapılan bir faulü hakem Erman Toroğlu avantaja bırakıyor, Metin’in ortasında da Mehmet topu Trabzon ağlarına gönderiyordu.

İkinci dakikada gelen ve Trabzon’u moral olarak çökerten gol, Beşiktaş’ı daha da şahlandırdı. 16’ncı dakikada bu kez Nartallo’nun vuruşu ağlara gidiyor, 4 dakika sonra Oktay farkı üçe çıkartan golü atıyordu. Herkes şaşkındı. Daha 20 dakika dolmuş ama maçı kazanan ve kaybeden belli olmuştu. Bundan sonrası, Beşiktaş için tarihi bir skora imza atmak için oynanacak bölümdü artık.

İkinci yarı başlarken Trabzon biraz daha gayretliydi. Ama golü bulan taraf yine Beşiktaş oldu. Sahanın yıldızı Sergen nefis hareketlerle götürdüğü topu Victor’un bakışları arasında ağlara gönderdiğinde, skorbord 49. dakikayı gösteriyordu.

Golün şokuyla sarsılan Trabzon savunmasında bir büyük hata Nartallo’yla 5. golü getiriyor, Şenol Güneş kenarda takımının yıkılışını seyrediyordu.

69’da Şota’nın şeref sayısının ardından Beşiktaş yine rakibinin üzerin bir kâbus gibi çöktü. Birbiri ardına kaçan gollerden sonra Oktay’ın 81., Mehmet’in 85. dakikalardaki golleri tarihi farkı skor tabelasına yansıtıyodu.

Gordon Milne yönetimindeki Kara Kartal, Trabzonspor’a tarihinin en ağır yenilgisini tattırırken ligde 12 hafta sonunda üçüncü sıraya yerleşiyordu.

Beşiktaş: Zafer Öğer, Rıza Çalımbay, Ali Günçar, Gökhan Keskin, Mutlu Topçu, Fani Madida, Mehmet Özdilek, Sergen Yalçın (dk. 77 Kadir Akbulut), Oktay Derelioğlu, Osvaldo Nartallo (dk. 77 Ali Gültiken), Metin Tekin.

Goller : Mehmet (2, 85), Nartallo (16, 51), Oktay (20, 81), Sergen (49), Şota (69)."


Bu akşam böyle bir skor beklemiyorum, fakat Beşiktaş'ın maçı alacağına dair bir inancım var. Bakalım sabah sabah Bay Tahmin'e döndük, hayırlısı olsun... 

Fotoğrafa gelirsek, maçta gol atanlardan Oktay ve Nartallo için ne yazık ki Beşiktaş ve sonrası pek parlak geçmedi. Nartallo'yu da bu bahane ile analım dedik...
Devamı - BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

31.03.2010

Bülent Korkmaz'ın Beğenmediği Derbi

Bülent Korkmaz NTV'ye konuşmuş:

"Taraftar baskısı bile yoktu tribünlerden. Futbol kuralları içinde olan bir sertlik bile yoktu. Kınıyoruz ama sadece Alex'e atılan bir su şişesi vardı."

Değil mi be Bülent Kaptan eskiden ne güzeldi, biz size yumurta, mumurta elimize ne geçerse atardık, siz İstanbul'a bir yaz yetecek kadar suyu bize atardınız. Biz kafa atardık, vururduk, siz ısırır, saç çekerdiniz...

Eminim ki Bülent taraftarın etkisizliğini ve Galatasaray'ın beklenin çok altında olan hatta olmayan agresifliğini eleştirmek için söyledi bu lafı ama işte basının karşısında bu kadar çok yer alan bir zümre için dili kullanmayı bilmek böylesine önemli. Hadi Rijkaard'ın tercümanı anlatamıyor, senin de ana dilin be Kaptan...
Devamı - Bülent Korkmaz'ın Beğenmediği Derbi

28.03.2010

Galatasaray'ı Bitirme Planı!*


Dün yapılan kongreden aklımda kalan iki kare: Galatasaray'ın "2 Hakanının" oy kullandığı anlar... Özellikle Hakan Şükür'ün sandık başında verdiği gururlu pozları görünce aklıma şu geldi: "İşte Galatasaray'ı yıkacak Truva Atı". Peki merak etmeden duramıyorum, Truva Atı kadar onu da içeri alanlar da suçlu sayılmaz mı? Açıkçası, kimliği ve ilişkileri çok tartışılan, ülkenin altını oyan bir yapılanma ile arasını daima sıcak tutmuş birinin en büyük spor camialarından birinin içine alınması büyük bir hataydı... Artık o, klübün içinde hiç bitmeyen enerjisi ile konuşmaya, sözleriyle insanları bölmeye, gereksiz polemikler yaratmaya devam edecek. Kendi kulisini yaratmaya çalışacak, her seçimde adı listelerden birinde geçecek, geçmezse de gerekirse o adaylardan fazla konuşup yine bütün ilgiyi üzerine çekecek. Adaşı ve kankası da, ona yazılarıyla destek çıkacak.

"Hakan Şükür Projesi" Türk futbol tarihindeki en kapsamlı siyasi projedir. Bütün hal, hareket ve tavırları aslında bu projenin bir parçasıdır, tıpkı verdiği zamanları çok iyi ayarlanmış "garip" demeçler gibi... Ve bu büyük proje artık oy hakkı kazandı! Fakat bu projenin oy verdiği her kongrede tek kaybeden olur: Galatasaray.

"...hepimizin telefonları dinleniyor olabilir düzgün bir duruşunuz ve yaşam biçiminiz varsa o telefon dinlenmesi sizi rahatsız etmez, beni etmiyor. ben mesela telefonda bütün şikayetlerimi, dertlerimi her şeyimi paylaştığım arkadaşlarım, eşim de dahil olmak üzere bunu açık yüreklilikle söylüyorum..."

Hakan Sukur ile yapılan bir röportajdan alıntıdır....

* Akıl tutulması yaşanan zamanlardayız. O yüzden bu başlığın gerçek haber niteliği taşımadığını ve "ironik" sebeplerden dolayı seçildiğini belirtmem lazım. 

Devamı - Galatasaray'ı Bitirme Planı!*

Beşinci lig şampiyonu hayalleri



Hadi bakalım, diyelim Bursaspor sezon sonunda ligi tepede bitirdi ve şampiyon oldu. Zaten Ertuğrul Sağlam Beşiktaş'ta rahat çalışma ortamı bulamadığı için başarısız olmuştu, şimdi de Türkiye'nin en iyi teknik direktörü olduğunu kanıtladı. Birden herkes Sercan Yıldırım 9 formaları aldı, caddelerde gezerken sağda solda önün yeşil-beyaz formalarını gururla taşıyan insanlar görüyoruz. Bursaspor, İstanbul Ankara ve İzmir'de şampiyonluk turları düzenledi, kutlamalara binlerce kişi katıldı. Şimdi de bir bırakalım hayal kurmayı: alım gücünün düşük, kapitalizm
mekanizmalarının pek fazla gelişmemiş olduğu bir ülkede, hem de tek memeden üç buçuk koca enik sürekli emerken Bursaspor gibi (çoğunlukla) yerel bir güç olan bir takıma kalır mi şampiyonluk? Öncelikle bir ayrım yapmalıyız ve Şampiyon Olabilecek Takımlar ile Yukarıyı Zorlayabilen Takımlar arasında bir çizgi çekmeliyiz.

Bursanın puan farkıyla lider olması yine bu sene de sürpriz bir takım biraz heyecan yaratsın, biraz dikkat çeksin gündem oluştursun numarasidir. Sonunda da Bursa çakılmaya başlar, ve ligi 2.-4.luk arasında bitirir. Bu kadar eşitliksiz bir ülkeden nasıl adaletli bir lig çıkar ki? Bursalılar darılmasın, Bursasporla alakadar değil bu tespit. 2 senedir gördüğümüz gibi ligimizdeki kadro-yönetim-taraftar uçlusu bakımından yeterince güçlü herhangi bir takımın (fakat örneğin Diyarbakır harıç) Yukarıyı Zorlayabilen Takımlar arasına girmesinin zamanı gelebilir.
Fakat bu tip takımların ilerideki 3-5 sene içerisinde bu etkilerini sürekli hale getirmeleri, bir yandan da modern kapitalist yöntemlerle büyüyen futbol şirketlerinden nasıl daha fazla yağ çıkarabileceklerini öğrenmeleri şart. Oyuncularının medyatik ve popüler olmalarıyla, forma satışlarından, havuzdan vs. aldıkları yüksek gelirleriyle, Avrupa Ligi'ne katılıp kadrolarına birkaç Avrupa tecrübeli oyuncu daha katarak oradan elde ettikleri paralarla, diğer hizmetleri (mesela banka kartları sponsorluğu, ülkemizde cips, su markalarına vs. sponsorluk gibi ilginç varyasyonlar da mevcut) iyi derecede şirketleşmiş, önemli büyük alışveriş merkezlerinde dükkanları olan, 3.5 büyüklerle birçok farklı alanlarda çekişebilecek bir marka olmaları gerekiyor bir yandan. Türkiyede anca o zaman lig şampiyonluğunu gerçekten zorlayabilirler.

Fakat söylenmesi gereken bir nokta daha var: örneğin bu hafta "Bizans" taraftarları ilk defa bir Belediye-Bursa maçını heyecanla takibettiler. Başarı, bu tip takımları önemli duruma getiriyor ve maçları izleniyor, göz aşinaliği sağlanıyor bu ekiple ve renkleriyle. Bursa bu iyi gidişatını
birkaç sezon koruyabilirse ancak (Sıvasın bütün oyuncularını bırakıp küme düşmemeye çalışma hezimeti gibi değil) büyükler gibi paraya ve güce sahip olabilme imkanı olabilir, bunlar tabi Bursaspor yönetiminin uzun sürede alacağı kararlara, ve öngörülerine direk olarak bağlı.

Yine de sonuç olarak Bursa veya başka bir 5. şampiyon olma potansiyeline sahip takım, sportif başarıdan bağımsız olarak, anca günün kapitalist düzeni içerisinde, forma satışlarıyla, reklamlar, sponsorluk anlaşmalarıyla en azından Trabzonspor kadar önemli bir güç olursa Şampiyon Olabilecek Takımlar arasına girebilir. Bursa ise önümüzdeki YILLARDA bu oyunu nasıl oynaması gerektiğini öğrenirse o zaman 5. şampiyonumuz 5. büyük ilden çıkar. Bize de sırf "oh be, yeni bir takım şampiyon oldu" diye şampiyonluk kutlamalarına katılmak düşer.

Devamı - Beşinci lig şampiyonu hayalleri

26.03.2010

Sığ Sularda Dolaşarak Balina Avlanmaz



Amerikan Federal Hükümeti ve FBI, yıllarca mafya diye bir varlığın oluşumunu kabul etmedi. Dönemin FBI başkanı Hoover için ülkedeki asıl tehlike organize suç değil, sistemin her yerine sızdığını düşünen ve SSCB propagandası yapan komünistlerdi. O yüzden de, organize suç ile savaşmak için Hoover'ın görevden ayrılması milat sayılmaktadır. Fakat, FBI komünist avından vazgeçip, sokaklarda mafya ile savaşa başladığında artık çok geç olduğunu fark etmişlerdi: karşılarında hemen her sektöre girmiş, sokak çetelerinden, sendika liderlerine hatta politikacı ve yargıçlara kadar her kademede adamı bulunan, hem yasal hem de yasadışı müthiş gelirlere sahip bir örgüt vardı.

Federal Hükümet'in, bizim mafya diye bildiğimiz İtalyan-Yahudi organize suç çetelerini çökertmesi yaklaşık 30 yıl sürdü. İlk başlarda yapılan baskın ve tutuklamalar hiç sonuç vermiyordu çünkü yakalananların çoğu, sokak dilinde "asker" (soldier) olarak nitelenen alt kademe adamlardı ve yerlerine hemen birileri bulunuyordu. FBI çareyi savaşı sokaklardan finans dünyasına taşımakta buldu. RICO yasası gibi yasalarla mafyanın ekonomik bağlarını çözdü, onu etkisiz hale getirdi. Gücünü yitiren mafya 80'lerin başından itibaren neredeyse günümüze kadar süren bir dağılma dönemi yaşadı. Bu süreçte babalar birbirlerini devlete gammazlarken, pek çoğu da rakipleri tarafından infaz edildi. FBI mafya ile işini bitirdiğinde, Amerika'nın gelmiş geçmiş en büyük suç örgütünden geriye birkaç sokak çetesi ve Godfather filminin nostaljisi kalmıştı.



Medyanın bu aralar gündeminden düşmeyen Fatih Akyel'in tutuklanması da aslında sokaktan bir askerin alınıp kodese tıkılmasından öte bir anlam taşımıyor. Bu sefer yakalanan askerin farkı, ünü ve ülkeyi temsil eden bir takımda 64 kere forma giymiş olması. İster sevin, ister nefret edin, kendisi çok büyük boyutlu -büyük olasılıkla da uluslararası bağlantıları olan- bir organize şike örgütünün üyesi olmakla suçlanıyor. Eğer suçlamalar doğru ise, Akyel üzerinden yapılacak bir soruşturma en fazla kendisi ve yakın çevresinden birkaç kişinin hapse gitmesine sebep olur. Fatih Akyel gibi onlarca profesyonel futbolcu üzerinden para kazanan bu sistem de hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Zaten, suç tarihine biraz meraklı kimselerin bildiği ortak bir gerçek vardır; bazen üstteki bir adam için (capo), alt kademeden bir ya da birkaç kişi harcanabilir. Bu son olaylarda da, Almanya'dan Türkiye'ye dalga dalga gelen şike soruşturmalarında, üzerlerinde oluşan baskıyı azaltmak için bir kaç artık işe yaramayan askerden kurtulmak, örgüt için akıllıca bir strateji sayılabilir. 

Farkındaysanız  yazarken "örgüt" kelimesini tercih ediyorum. Halbuki, Akyel ve şürekasının suçlandığı konu "çete kurmak". Çete kelimesi, hukuken doğru olsa da, sanki işin boyutunu küçümser gibi geliyor. Kimse darılmasın ama, Akyel ve birkaç kabadayı arkadaşının,  kendi kurabilecekleri bir çete ile bahis şikesi döndürecek kapasiteleri olduğuna inanmıyorum. Bu "örgüt" büyük olasılıkla hepimizin istemeden de olsa desteklediği ve milyar eurolara ulaşan cirolara sahip bir organizasyon. Devletler, gelecek ek vergi geliri beklentisi ile futbol başta olmak üzere bütün spor alanlarında bahis şirketlerinin rahatça at koşturmasına izin verdiler. İnternet üzerinden oynanan bahisler sayesinde, paranın başka ülke ve şirketlere transferi de mümkün. Hele, yasal olarak kumarı yasaklayıp, bahis şirketlerine kucak açan bizim gibi ülkelerde de, zamanında kumardan para kazanan organize suç oluşumlarının bahis alanına kayması herhalde kimseyi şaşırtmaz. Bahis sektörünün fazla hızlı ve fazla karlı büyümesini de bunlara eklediğimizde aslında ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değil.

Ligimizdeki üst düzey takımların çoğunun ciddi bir taraftar kitlesi de yok. Bunlar ya Belediye, ya da zengin insanların ego için satın aldıkları takımlar. Bu takımlarda taraftar bilincinin oluşmaması, oto-kontrol mekanizmalarını da devre dışı bırakıyor. Son olaylarda adı geçen takımların İ.B.B ve Kasımpaşa gibi bu kategoriye giren takımlar olması sizce tesadüf mü? Benzer bir olay, taraftar kitlesi olan bir klüpte meydana gelse neler olabileceğini bir düşünün...



Bahis şirketleri, endüstriyel futbolun vazgeçilmezleri ama yapıları gereği daima biraz da şüpheyle yaklaşılacak olan "ailenin kötü" çocukları aynı zamanda. Klüpler için aynı zamanda ciddi bir gelir alanı, hatta doymuş TV pazarları düşünüldüğünde, gelişme potansiyeli olan bir numaralı pazar. Bugün dünyanın en büyük klübü bile formasının üzerinde Avusturya kökenli bir bahis şirketinin reklamını taşımakta. Bahislere ve tahminlere ayrılmış TV programları, internet siteleri ve hatta gazete ekleri var. Bu sektörün de kendi ünlüleri, yıldızları var. Bütün bunlar bir günde ortaya çıkmadığı gibi, bir dava ile de içlerinde barındırdıkları kirli kanı temizleyemezler. Bütün medya, Fatih gibi popüler figürlerin tutuklanması ile uğraşırken, bundan birkaç yıl sonra, kimsenin tanımadığı birileri tutuklanarak bu işe ölümcül darbe vurulabilir. Zira, mafya ünlüleri kullanırken isimsiz kalmayı başarabilenlerin hikayesidir.

Not: Bazı popüler bloglarda, Akyel'in tutuklanması sonrası yazılan "zaten babanı da sevmezdim" tarzı açıklamalar da utanç verici. Olgu değil, kişi temelli olaylara bakmak ne yazık ki vazgeçemediğimiz bir kötü alışkanlığımız. 


Devamı - Sığ Sularda Dolaşarak Balina Avlanmaz

23.03.2010

Bursaspor'un Şampiyonluğu Neyi Değiştirir?


Bursaspor'un şampiyonluğu açıkçası hiç bir şeyi değiştirmez. Nicedir söylenen şey, eğer Anadolu'dan bir şampiyon çıkarsa, Türk futbolunda büyük değişiklikler olacak. Trabzon, Anadolu'dan çıkan şampiyondu ve bunu 6 kez başardı. Sonucunda ne oldu? 3 büyükler daha da güçlendiler, Trabzon'u adeta bir daha şampiyon olmaması için öyle kenara ittiler, öyle radikalize ettiler ki, artık Trabzonspor bile kendisini geçmişinin bir parodisi gibi görmeye başladı.

Trabzon'un başarılarının, futbola para akmadığı dönemde gerçekleştiği için, bu başarıların sürdürülebilir olmadığına inanan bir grup da var. Doğrudur, şimdi şampiyon olan takım daha fazla para kazanıyor. Ayrıca, havuzdan aldığı sabit pay da artacak. Üstüne Şampiyonlar Ligi'nden gelecek olan para da var tabii. Fakat para ile herşey dönseydi, bizler zaten İstanbulspor, Adanaspor, bilimum Belediye takımını çoktan şampiyon görürdük. Para bir başarı kriteri olsa da tek başına bir şey ifade etmiyor.

Peki problem nerde derseniz size hemen cevabını verebilirim: Anadolu, kendisine ihanet ediyor! Bu ihanetin iki boyutu var. Birinci boyutu yöneticiler. Hep dükkan küçük olsun ama benim olsun mantığı ile hareket ettiler, camialarını tek adamda birleşecek düzeyde tuttular ve yarattıkları minik iktidar alanlarını da asla bırakmadılar. Dikkat edin, Trabzonspor dışında başkanı 2-3 yılda bir değişen Anadolu klübü yok gibidir. Hatta bazı başkanlar resmen klübün sahibi gibi davranırlar. Fakat yönetim kadrosu bu kadar sabit olan takımların oyuncu kadrosu ile her sene revize edilir. Yıldız oyuncular sezon sonunda köle pazarında satılır gibi büyüklere satılır, yerleri bazen dolar, çoğu zaman hiç dolmaz. O yüzden bir önceki sezonun tozunu atmış takımı, sonraki sezon kümeye oynarken bulabiliriz.

Başkanlardan daha ciddi bir problem ise taraftar profilinde. Ben taraftarlık konusunda son derece katı bir tek eşlilik taraftarıyım. Bir insan, Antepli ve Beşiktaşlı olamaz, ya da Bursalı ve Fenerbahçeli. Bugün Anadolu'nun tamamında 3 büyük takımın ciddi bir hegemonyası vardır. Bu ekonomik ve sosyal destek olarak asıl farkı açandır. Bu durum tersine dönmedikçe, 1. ligin iddialı ekiplerinin her biri birer Trabzon'a dönüşmedikçe (taraftarlık bazında) herhangi bir Anadolu takımının kazanacağı başarı uzun soluklu olamaz. Bursaspor'un 3 kere üst üste şampiyon olması, şu anki taraftar profili ile Türk Ligi'nin marka değerini çökertir, şu anki ekonomik tablo o kadar iki kutuplu ki, değil Bursa, bu başarıyı Beşiktaş 3 sene üst üste yakalasa, ligin marka değeri yine düşer. İşte bu dengesiz beslenme şu an obezite seviyesine ulaşmıştır. Lig ihalesi çok başarılı geçmiş olabilir ama bunun takımlara yansıması hala son derece dengesiz ve adaletten uzaktır.

Başkalarının da aynı başarıya ulaşmasına yol açacak sistemleri kurmadan gelen başarıların ne kadar geçici olduğunu bu ülke sanırım defalarca ilk elden deneyimledi. Ortada, 10 sene önce Avrupa'nın kupalarını müzelerine götüren bir Galatasaray örneği varken, bugün aynı anda 2 takımla Şampiyonlar Ligi'nde yarışamamak işte tam da bu sistemsizliğin sonucudur. Bütün bunlar ortadayken, hala Bursa, Sivas ya da Eskişehir'den beklenen şampiyonluklardan medet ummak saflık değil de nedir?



Devamı - Bursaspor'un Şampiyonluğu Neyi Değiştirir?

20.03.2010

Basında Yeni Bir Trend: Yönetici Transferleri



Adnan Öztürk'ün kendinden menkul hamlesi ile futbol basınımız yeni bir haber alanına sahip oldu, hayırlı uğurlu olsun. Artık yönetici transferleri ile ilgili asparagas haberleri basınımızda görmeye başlarız. Hem futbolcu transferlerine göre çok daha karlı bir alan; takdir edersiniz ki futbolcu transferleri sadece sınırlı zamanlarda yapılabiliyor, halbuki yönetici transferi 7-24 yapılabilir. Fanatik'in başlığı bile bu durumu anlatmaya yeter aslında. (Bkz. Yüzyılın Transferi)

Bu arada "Peter Kenyon transferi" ile ilgili ne İngiliz basınından ne de Dünya Futbol medyasından bir habere rastladım. Bütün linkler Türkçe web siteleri ve bloglardan çıkıyor. İlginç bir durum çünkü Kenyon İngiliz futbolunun yönetici olup da belli popülerliğe ulaşmış ender isimlerinden biri. Böylesine iddialı bir transferi, tabloid düzeyde bile olsa İngiliz basını kaçırmaz diye düşünüyorum.

Gerçi seçim öncesi bol keseden vaatler vermek bu ülkenin artık bir klasiği ama olsun Sayın Öztürk kendi alanında bu çıtayı biraz daha yükseltmiş oldu. Buradan Yıldırım Başkan'a da seslenmek isterim: Sayın Başkanım, bakın bu hamleye sessiz kalmayın, size de ex-fenerbahçe yöneticisini Beşiktaşımıza transfer etmek yakışır. Mesela Sadettin Saran'a ne dersiniz, hem Hülya Ablamızdan dolayı artık yarı Beşiktaşlı da sayılır...
Devamı - Basında Yeni Bir Trend: Yönetici Transferleri

27.01.2010

"Manisada Tarzanlar İstanbulda Azanlar Var..."


Yürüyen merdivenden çıkarken gördüm, Bülent Uygun Manisa ile anlaşmak üzere imiş... Ben şimdiden söyleyeceğimi söylemiş olayım...
Devamı - "Manisada Tarzanlar İstanbulda Azanlar Var..."

24.01.2010

Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 02


1959-2009 arasındaki 50 sezonda, illerin en üst lige çıkardıkları takımlara göre performans değerlendirmesi. Sonuçların hepsi 3 puanlı sisteme göre hesaplanmıştır. 67 il baz alınarak hazırlanmıştır, buna göre 67 ilin 34 tanesi en üst ligde en az bir takımla temsil edilmiştir. Hesabı 81 il üzerinden yaparsak, bu sefer iki ayrı il daha listeye eklenmekte (Karabük ve Kırıkkale) ve toplam il sayısı 36'ya (81 ilden) çıkmaktadır.


Konuyla ilgili analizlerimi yarın detaylı bir yazıda yazacağım. Önce sizden gelecek yorumlar...
Devamı - Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 02