Premier League etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Premier League etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.05.2010

Son İngiliz Takımı Fulham - Bölüm 1 / Patronun Hikayesi


İngiliz futbolu dendiğinde aklımıza ne geliyor? Klasik kesim bir ada futbolu için uzun paslar, kanat bindirmeleri ve ceza sahasına yüksekten ve çizgiden inen ortalar lazım. 4-4-2'nin adeta tabu haline geldiği bu futbol tarzının bizim pek de konuşmadığımız bambaşka bir yönü var. İngilizler sadece modern futbolu icat etmekle kalmadılar, takım ruhunu da herkesten önce yakaladılar. Günümüzde disiplin kelimesi aklımıza Almanları getirse de, İngiliz futbolu aslında kıtadaki bütün rakiplerinden daha sert bir ast-üst ilişkisine ve asker disiplinine sahip bir futbol ekolüdür. Britanya'da futbolcular askerdir ve tek bir generalin emri altındadırlar: teknik direktörün. O yüzden futbol uluslararası yıldızlar yetiştirme çağına girdiğinde, nasıl İtalyan ve İspanyollar büyük futbolcu yetiştirdiyse İngilizler de önce büyük teknik direktör yetiştirdiler. Kıtada, Puskaş, Di Stefano, Sivori gibi yıldızlar varken, Britanya'da Jock Stein ve Bill Shankly gibi gerektiğinde sert, gerektiğinde babacan ama her zaman mutlak patron olan teknik direktörler yıldız mertebesine yükseldiler. Taraftarlar onların adına pankartlar açıp, zafer şarkıları söylerken Britanya futbolu da zaten ilk başarılarını bu generallerin emrindeki asker-futbolcularla kazandı.

Bölüm 1: Lizbon'un Aslanlarından Heysel Kapılarına

1967'nin "Lizbon Aslanları" hakkında çok şey yazılıp çizildi. Tamamı Glasgow ve çevresinde doğup büyümüş İskoç ve İrlandalı oyunculardan oluşan Celtic takımı, Lizbon'da Helenio Herrera'nın yıldızlarla dolu İnter takımını yendiğinde sanılanın aksine İngiliz futbolunda aslında hiç bir şey değişmedi. Bu tarihi başarı Britanyalıların takım oyununa ve  "tek yıldız vardır o da menejerdir" düsturuna daha da bağlanmasını sağladı. Zaten Lizbon Aslanları hala Jock Stein'in takımı olarak bilinir ve oyuncularının hiç biri uluslararası bir üne ulaşmamıştır. Tıpkı Shankly'nin takımını hatırlamamız ama o dönemden aklımıza doğru düzgün bir Liverpool oyuncusunun gelmemesi gibi...


Britanyalılar'ın niye böyle bir yol izledikleri ile ilgili çeşitli teoriler var. Benimkisi son derece basit bir yaklaşım: İngiltere kısa süren Cromwell dönemi dışında Viking istilasından beridir monarşi ile yönetiliyor ve bununla ilgili pek de sıkıntıları yok. Zor zamanlarda liderlerinin arkasında toplanılması ve birlik halinde hareket edilmesi gerektiğine dair derin bir inanç, kültürlerinin içine işlemiş durumda. Buna yüzyıllardır devam eden aristokrasiyi de ekleyince aslında karşımıza çıkan tablo, herkesin çocukluktan beri nerde nasıl davranması gerektiği adeta genlerine işlemiş, yerine göre hem yönetmeyi hem de yönetilmeyi çok iyi bilen bir toplum... Böyle bir toplumun sporu olan futbolda da, kralların yerini teknik direktörlerin (menejerlerin) alması kadar doğal bir şey yok.

Teknik direktörün mutlak hakimiyeti ve başarıdan sık sık rol çalmasına rağmen, İngilizler de Stanley Matthews'den beridir pek çok yıldız yetiştirdiler. Bu oyuncuların pek çoğu kıta takımlarına transfer oldu, oralarda da başarılara imza attılar. Fakat İngilizler ne kadar kıtasal mücadelenin içinde olsalar da, futbolları ve futbola bakışları hep kendilerine has oldu. Bu derin fark yüzünden de, başarılı örneklerin yanısıra pek çok üstün yetenekli futbolcu ve strateji dehası teknik direktör kıta takımlarında beklenenin çok altında performans gösterdiler.  Fark o kadar derinlere işlemişti ki, İngiliz taraftarlar ve taraftarlık kültürleri bile kıta Avrupası'nda uzaylı gibi karşılanıyordu. Bunun en acı örneği 1985'te Heysel'de yaşananlardır; İngiliz Holiganlar her maç öncesi yaptıkları koşma hareketiyle -aptalca bir fikir olmasına rağmen- Juventus taraftarlarına gözdağı vermek istediler, İtalyanlar üzerlerine koşan İngilizler'in onları döveceğini düşündüler. Aralarında pek çok kadın ve çocuğun olduğu Juventus taraftarları panik halinde çıkışlara kaçıştılar ve o arbede esnasında onlarca kişi ezildi ve hayatını kaybetti. Bu olay sonrası İngiliz takımları 5 yıl (Liverpool 8 yıl) Avrupa kupalarından men edildi. Heysel bu açıdan bakıldığında, farklı kültürlerin etkileşimlerinin bazen ne kadar ölümcül sonuçlar doğurabileceğine dair acı bir örnektir. 


Heysel faciası ve sonrasında yaşananlar aslında İngiliz Futbol Rönesansının miladı sayılabilir. Bu olay sonrası İngiliz taraftarlık kültürü baştan ele alındı. 1985 cezasına kadar Avrupa'da fırtınalar estiren İngiliz takımları bir anda oda hapsi ile cezalandırılmışlardı. Bunun futbolun kendisine de ciddi etkileri oldu. Waddle, Hoddle, Allen, Lineker ve Hughes gibi yıldızlar (sonradan buna Gascoigne da eklendi) Avrupa kupalarında oynamak için İtalya, İspanya ve Fransa liglerine gittiler. Zaten yabancıların fazla tutunamadığı ağırlıklı olarak Adalı yıldızlara sahip İngiltere ligi, bir de Adalı yıldızların en iyilerini kaybedince futbolda tepetaklak bir iniş yaşadı.

Bölüm 2: The British Empire Strikes Back!

Bu tepetaklak inişi sona erdiren ve hayata dönüşü sağlayan iki önemli olay da futbol sahası dışında yaşandı. 1992'de Birinci Lig, Federasyon'dan özerklik kazanıp Premiyer Lig adı altında bir şirkete dönüştü. Amaç, bütün Premiyer Lig takımlarının gelirlerini arttırıp, İngiliz futbolunu ayağa kaldırmaktı. En önemli gelir ise, o zamanlar potansiyeli tam kavranmamış bir kaynaktan geldi: şifreli kanallardaki maç yayınları. 1992'de yapılanma henüz tamamlandığında, Premiyer Lig yöneticilerinin yaptığı ilk iş canlı yayın ihalesi açmak oldu. İki ciddi aday yarıştı: ITV 40 milyon pound tutarında bir teklif verirken, BSkyB tam 300 milyon poundluk bir teklif ile maçları paralı kanalda yayınlamayı taahhüt etti. Döneminin en pahalı canlı yayın ihalesini gerçekleştirmeyi başaran İngilizler için de Premiyer Lig efsanesi bu ihale ile başlamış oldu.


Hikayenin bu bölümden sonrası futbolu özellikle de Britanya Futbolu'nu takip edenler için son derece tanıdık. Premiyer Lig önce diğer rakibi olan İskoç Ligi ve Old Firm'ü solladı, Ada içindeki liderliğini tartışılmaz bir hale getirdi. Sonrasında, dönemin en pahalı ligi olan Serie A başta olmak üzere Avrupa'dan futbolcu ithaline başladılar. Buna ikinci dalgada, İngiliz futbolunu benimsemiş oyuncu-antrenörler (Vialli gibi) ve yabancı teknik direktörler (Wenger gibi) eklenince, daha 10 sene öncesinde yabancı oyuncunun İrlandalı olmak anlamına geldiği İngiliz ligleri, paraya ve yabancıya boğuldu.

Yabancılar sadece futbolun seyir zevkini değiştirmediler. Oyunun yapısını, taktikleri ve saha dışını da değiştirdiler. Artık kaprisli ama son derece yetenekli Avrupalı ve Latin yıldızlarla çalışan teknik direktörler yavaş yavaş generallikten yöneticiliğe kendilerini devşirdiler. Klasik Ada futboluna alternatif İtalyan ve Fransız tarzı oyunlar ve bunların karmaları ortaya çıktı. Kıtanın sıkı idman programı da Britanya Futbolu'nun göbeğine yerleşti. 70'ler ve 80'lerde alkole ciddi yetenekler kurban veren İngiliz futbolu, yabancı hoca ve kondisyonerlerin yardımıyla profesyonel futboldaki alkol bağımlılığını asgari seviyeye indirdi. Bunun en kayda değer örneği kuşkusuz Arsenal'in kaptanı ve bayrak adamı Tony Adams'tır. Wenger gelmeden önce alkol yüzünden kariyeri  bitme noktasına gelen Adams, Wenger'in desteği ile kendini toparlamış ve üst düzey futbolunu 35-36 yaşlarına kadar sürdürebilmiştir. İngiliz oyuncular güçlendikçe ve yabancı oyuncularla rekabetleri arttıkça futbolun kalitesi kısa sürede müthiş bir sıçrama gösterdi.


Bu gelişimin baştacı herhalde 1999 Şampiyonlar Ligi finalidir. Son dakika golüyle Bayern Münih'i yıkan Manchester United, bu başarısıyla Heysel sonrası İngiltere adına ilk büyük kupayı kazanmakla kalmıyor, Premiyer Lig'de gösterdiği başarıyı kıtasal düzeye de taşıyordu. 1999'dan sonra İngilizler iki kere daha bu kupayı kazandılar. Manchester United'ın başını çektiği mücadeleye zamanla Arsenal, Liverpool ve Chelsea de katıldı. Rekabet ve kazanılan para diğer liglere o kadar fark attı ki, pek çok yıldız oyuncu İtalya ya da İspanya'da iyi bir takımda oynamak yerine, sırf Premiyer Lig'de oynamak için Bolton, Middlesborough gibi takımların yolunu tuttu. İngiliz takımlarının çoğunun hisselere sahip şirketler olması, yurtdışından ciddi yatırımcıları çekti. 3. lige kadar her ligde, neredeyse her takımı başka bir ülkenin işadamı aldı. Stadyumlar yenilendi, stad ve stad dışı gelirlerde, lisanslı ürün satışlarında patlama yaşandı. Her şey İngiliz Futbolu için güzel gidiyordu ve eğer ekonomistlerin tahmini doğruysa, İngiliz Ligi daha önce hiç bir ligin başaramadığı şekilde Avrupa futbolunu domine edecekti gelecek yıllar içinde.

Fakat ekonomik tabirle "Boom" diye adlandırılan bu lale devri düşünüldüğü kadar uzun sürmedi. Bir adamın İngiltere'ye gelişi ile bütün dengeler değişti...

Bundan sonrasını ve Fulham'ın nasıl bir ortamda başarıya koştuğunu yazının ikinci bölümünde anlatalım...
Devamı - Son İngiliz Takımı Fulham - Bölüm 1 / Patronun Hikayesi

20.04.2010

Premier Lig'in Gizli Şampiyonu

Aşağıda Premier Lig kurulduğundan bugüne kadar takımların harcadıkları transfer paraları gözükmekte. Listenin tepesinde Chelsea bulunmakta. Chelsea zaten çok para harcamaya alışkın bir takımdı, Abramovic zamanında bu konuda kendi sınırlarını da aştılar. Anlaşılan kazandıkları 2 şampiyonluğun bedeli çok yüksek olmuş Chelsea için, harcadıkları 550 milyon pound karşılığında sadece 2 şampiyonluk... 

Manchester United harcama tablosunda da en karlı takım olarak gözükmekte. Harcadıkları 415 milyon pounda karşılık 11 şampiyonluk yaşadılar. Bu da her şampiyonluk başına 40 milyon poundun altında harcama yaptıklarını gösteriyor. 

Listenin başarılı ve kanımca gizli favori ismi Arsenal. Arsenal 3 şampiyonluk için 270 milyon pound harcamış, bu da onların şampiyonluk başına 90 milyon pound gibi bir rakam harcadıklarını gösteriyor. 2005'ten  beri doğru dürüst kupa kazanmadıklarını göz önüne alsak bile, kısıtlı bütçesi olan Arsenal'in başarısı gerçekten kayda değer. Belki bu rakamlar Wenger ile Arsenal'i tanıyanlar için bir şey ifade etmeyebilir fakat 70lerin ve 80lerin Arsenal'inden Premier Lig'in en büyük klüplerinden birine dönüşmek, imkanları rakipleri kadar olmayan Londra temsilcisi için gerçekten büyük başarı. Bunda da en büyük pay, yıldız yetiştiren Arsene Wenger de olsa gerek... 

Arsenal'ın başarısı 80'lerin fırtına gibi esen iki takımıyla kıyaslanınca daha da önem kazanmakta: Liverpool ve Tottenham toplamda 700 milyon pound'un üzerinde para harcamalarına rağmen hiç şampiyon olamadılar. Gerçi Liverpool'un elinde bunu telafi eden 2 Avrupa kupası bulunmakta ama Tottenham bunu bile başarabilmiş durumda değil. 

Premier Lig'de şampiyon olmayı başarmış bir başka takım olan Blackburn Rovers'ın da listede alt sıralarda yer alması dünyanın en pahalı ligiyle ilgili aslında bize şu mesajı vermekte: para iyi oyuncuları garanti etse de, kupayı garantileyemiyor. 

Umarım yakında böyle bir liste Süper Lig için de çıkar, böylece kimlerin ekonomik anlamda ne kadar başarılı olduğunu görürüz. 



Kaynak: http://goonertalk.com/2010/04/19/picture-arsenals-net-spending-in-premier-league-era-is-32m/
Devamı - Premier Lig'in Gizli Şampiyonu

12.04.2010

Laws,Gudjonsson ve Burnley


Kariyerinin ilk Premier Lig deneyimini yaşayan teknik direktör Brian Laws,göreve geldikten 3 gün sonra Lancashire ekibi evinde,Arsenal'i ağırlıyordu .1-1 biten karşılaşmanın sonunda Burnley lig sıralamasındaki 13.lüğünü koruyor,Laws da düşme hattından uzak olmanın verdiği rahatlıkla görevine başlıyordu.

Ne var ki Brian Laws'ın rahatlığı uzun sürmedi.Takımının 3 puan alabilmesi için tam 2 ay beklemesi gerekecekti.Göreve geldiğinden beri,7 maçta yalnızca 2 puan alabilmişti,yine de West Ham karşısında ilk kez kazandığı 3 puan dahi onları düşme hattının üstünde tutmaya yetiyordu.Ancak,güzel başlayan Şubat ayının devamını getirememiştiler.Tam iki aydır,3 puan alamıyorlardı ve bu 9 maçlık süreçte sadece 1 puan alabilmişlerdi.Özetle,Burnley'de işler yolunda gitmiyordu.

Geçtiğimiz hafta sonu Hull City'i deplasmanda 1-4 mağlup eden Bordo-Mavililerde işler hala yolunda gitmiyor.Haliyle,eleştirilenlerin başında da Brian Laws geliyor.Göreve geldikten sonra yalnızca iki maç kazanabilmiş olması da elinin güçlü olmadığının dolayısıyla kendini savunmakta zorluk çekeceğinin bir göstergesi gibi.Son olarak oyuncusunun gazabına uğramış Laws.Bu sezon kadroda pek şans bulamayan İzlandalı Joey Gudjonsson tüm takım arkadaşlarının hocasına olan güvenlerini kaybettiğini ve aslında hocanın maçları bir anlamda soyunma odasında kaybettiğini çünkü oyuncuları kendine inandıramadığını belirtmiş.İzlandalı bu açıklamayı 1-6'lık City hezimetinden sonra yapmış fakat Burnley yönetimi Gudjonsson'un açıklamaları hakkındaki soruşturma kararını 1-4'lük Hull galibiyetinin ardından alımış.Sezon sonu kontratı bitecek olan Gudjonsson'a kesilecek ceza henüz belli değil ama bundan daha da önemlisi,eğer geçtiğimiz hafta sonu Burnley Hull City karşısında galip gelemeseydi İzlandalıya aynı yaptırım uygulanır mıydı?Bu sorunun cevabı neredeyse Laws'ın geleceği kadar belirsiz...
Devamı - Laws,Gudjonsson ve Burnley

12.01.2010

Birmingham Sempatisinin Antipatikleşme Serüveni


Birmingham sempatim almış başını gidiyordu...Ta ki, geçen pazara kadar.İsterseniz önce McLeish özelinde adım adım üst sıralara tırmanan bu sempatik takımın sempatik olma serüvenini inceleyelim.Ardından,"güzel futbolu",istikrarı,orta sıra takımlarının tek maçlık puan alma stratejilerini ve hatta McLeish'i dahi antipatik gösteren etmenlere bakalım.

Şiddetli havanın muhalifliği nedeniyle Ada'da çoğu maç ertelenmişti bu haftasonu.Özellikle alt klasmanlarda,çoğu sahanın kış koşullarına uygun olmaması sebebiyle maçlar oynanamıyordu.Ancak daha geçen sezon Championship'de mücadele eden Birmingham'ın stadı City of Birmingham'da,Birmingham Manchester United'ı ağırlıyordu.Maçın oynandığı sırada pek kar yağışı yoktu gerçi ama,Birmingham hala bir Championship takımı olsaydı öyle bir zeminde maç oynatılırmıydı pek emin değilim.Neyse,netice itibariyle zeminin top oynamaya hiç de müsait olmadığı bir ortamda tamamlandı maç ve Birmingham 1 puan almasını bildi.

Elverişsiz zeminin dışında,beni Birmingham'dan soğutan ise kulübün yeni sahipleri Yeung Ka Shing ve ikinci başkan konumunda ki Sammy Yu'yu mavi-beyaz kaşkollarıyla tribünde görmekti.Kulübün yeni sahipleri Hon Kong'lu.Şu ana kadar takıma pek önem verdikleri söylenemez.Zira,EPL'ye çıktıkları Haziran ayından beri transfer politikaları Championship'in kalburüstü oyuncuları ve Premier League'de isim edebilmiş veteran yıldızlar ile sınırlıydı.Fakat bu politikanın Ocak ayından itibaren tamamen değişebileceğini söyleyebiliriz.Tabii bunda,kulübün Hong Kong'lu sahiplerinin dahi beklemediği başarının payı büyük oldu.Birmingham yanılmıyorsam 7 Ekim 2009'dan beri yenilmiyor ve McLeish kurduğu takımla Ada gündemine oturmuş durumda.İşler böyle olunca,Hong Kong'luların ellerini ceplerine atmaları için takımın Premier Leauge'de kalıcı olmasını beklemelerine gerek kalmadı.Zira takım ligdeki ilk üç ayından sonra rahatlıkla orta sıraları zorlayabileceğini göstermişti.Şimdi önümüzde Ocak ayı boyunca sürecek olan transfer sezonu var.Hong Kong'lularınsa bunun için ayırdıklarını taahüt ettikleri 45 milyon euro...

Ben,McLeish'in asıl efsaneyi Bowyer-Ferguson orta sahası,Jerome-Benitez(bu kadar da iyimser olmayalım Benitez'in yerine bir transfer gerekebilir ya da Garry O'Connor olsun orada) hücum hattı ve o etten duvar felsefeli Carr-Johnson-Dann-Ridgewell defans dörtlüsüyle gerçekleştirebileceğine inanıyorum.Yoksa McLeish oluşacak yeni kadrosuyla da en fazla ilk dördü zorlayabilecektir.Aynı O'Neill'in Villa'sı,Hodgson'un Fulham'ı gibi Birmingham da ellerini büyüklerin yakasından bir an olsun ayırmayan ayrı birer futbol ekolü olmalıydı.Ne yazık ki,Uzak Asya'lılar başarının ve paranın kokusunu almış durumdalar.Kurtuluşu yok Birmingham da yeni bir City olma yolunda gidiyor.Dileğimiz bir mucizeyle McLeish'in içinde bulunduğu duruma rapmen mevcut kadrosuyla yoluna devam etmesidir.

Not:Pek emin olmamakla birlikte Steve McManaman'ı da Uzak Asyalıların yanında görmüş olduğumu sanıyorum.McManaman'ın Yeung Grandtop International Holding'de görev aldığını biliyorum ama Birmingham'la organik bağı hakkında kesin bir fikrim yok.

Devamı - Birmingham Sempatisinin Antipatikleşme Serüveni

5.01.2010

Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-2


Ada'da zaten bildiğimiz anlamda bir devre arası olmadığını biliyoruz.Hatta Noel tatili sebebiyle ara verildiği bu hafta dahi maç oynandı ligde...Bizim ligimizin oyuncuları yeni yıla turistik mekanlarda girdi ama Britanya Adası'nda futbol yaşantısını sürdüren sporcular 2-3 Ocak tarihlerinde dahi,yoğun kar altında FA Cup maçına çıktılar.Bu gece de ligde eksik kalan maçlardan biri daha tamamlanmış oldu ve Stoke sahasında Fulham'ı ağırladı.Anlattığımız gibi,başlık devre arası dese de bizim amacımız takımların Ocak ayı itibariyle genel görünümlerini ve transfer politikalarını anlatmak.

Yazının ikinci kısmına Liverpool ile başlıyoruz:

Liverpool:Hemen hemen her bölgesinde sıkıntı yaşayan bir takım Liverpool.Agger her ne kadar yeni bir transfere ihtiyacımız yok dese de stopere de bir takviye şart.Sol bekte bu sene sorumluluk çoğunlukla Insua'nın üstünde ancak Insua'nın bu denli büyük bir sorumlulukla baş edebilecek güçte olduğunu sanmıyorum.Ayrıca,aynı sözleri Lucas için de söyleyebiliriz.Aquillani'nin performansına değinmeye ise hiç gerek yok...Torres'in yedeğinin olmadığını da biliyoruz.Böyle bir ortamda,Liverpool için bu sene ilk dört gerçekçi bir hedef gibi durmuyor.Transfer adayları arasında geçen seneden beri listede bulunan Heskey var.Ancak en kuvvetli ihtimal van Nistelrooy gibi duruyor forvette.Orta sahada ise Scott Parker ismi uzun zamandır anılmakta.Yalnız Zola daha önce Parker'ı satmayacağını söylemişti.Bu transferlerin gerçekleşmesi için şart olan paranın nasıl bulunacağını ise Rafa dahil kimse bilmiyor.

Manchester City:Mancini'nin Hughes'den fazlasını vereceğine eminim.Saha kenarındaki duruşu bile her şeyin gösteriyor zaten.Ayrıca Mancini'nin gerçekçi hedefler belirlediğini söylemek lazım.Bunun dışında City'nin geçek anlamda hayal kırıklığı yaratan iki oyuncusu var:Robinho ve Lescott.Bana kalırsa,Lescott'un yeri Everton'du ve bir daha aynı performansı gösterebileceği konusunda şüphelerim var.Robinho konusu ise çok daha basit:Zaten gerçek Robinho bu...Ondan disiplin veya istikrar beklemek ona haksızlık olacaktır.Mancini'nin de bu isimlerin yerine yenilerini almak istediğinin farkındayız.Stoper için ilk aday Upson gibi gözüküyor.City'nin transfer bütçesine göre Upson ortalama bir hedef bile sayılabilir.Ayrıca Mancini'nin eski bir Inter'li olduğunu düşünecek olursak Inter'de rotasyonda kullanılan isimlerin Mancini'den gelen tekliflere sıcak bakacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Manchester United:Ne Berbatov,ne Nani istenileni verebildi şimdiye kadar.Obertan zaten yeni iyileşti.Owen hala tam olarak eski günlerine dönebilmiş değil.Böyle bir ortamda Manchester'ın puan durumundaki yeri tamamen Ferguson'un eseridir.Yine de,sezon sonuna kadar şampiyonluk yarışının içinde kalmak için hücum bölgesine bir takviye şart.Molde'den mucize ithal etmeye alışmış bünyeler için Mame Biram Diouf yeterli olabilir ama Ferguson her zaman olduğu gibi yine işini şansa bırakmak niyetinde değil...Ben Arfa veya Defour'u gündemine almış.Özellikle Defour'un United'a güç katacağına kesin gözüyle bakıyorum.

Portsmouth:Bırakın transfer bütçesini,oyuncularının parasını dahi ödeyemeyecek durumda Portsmouth.Buna rağmen iyi oynuyorlar.Hala kümede kalma şansları yüksek.Fakat bu transfer sezonunda yıldız oyuncuları onları bırakabilir.Bunun örnekleri şimdiye kadar çok görüldü.Şimde aynı tehlike Portsmouth için gündemde.Zaten 40'lık James yaşına başına bakmadan Tottenham'a göz kırpmamış mıydı geçen haftalarda?

Stoke City:Stoke cephesinde en çok beklenen transfer Beattie-Jason Robets takası.Zaten Beattie artık tamamen kadrodan düşürüldü.Gitmesine kesin gözüyle bakılıyor.Öyle olunca da yerine adam bulmak şart oluyor.Roberts takası dışında ihtimallerin başında Kenwyne Jones geliyor.Stoke rakiplerine göre rahat durumda ve açıkçası bunun haklı ve tatlı rehavetini yaşıyorlar.

Sunderland:Sezonun başından Aralık'a kadar ligin en keyif veren takımıydı Sunderland.Transfer konusunda da rahat gözüküyorlar.Ancak onları en çok düşündürecek konu Kenwyne Jones'in gidişi olacaktır.Jones Sunderland'a tek başına maç aldırabilen bir futbolcu bunun örneklerini bu sene de gördük.O yüzden Jones giderse en az onun kadar iyi biri lazım ki Sunderland bu formunu koruyabilsin.Steve Bruce'nin bu anlamda düşündüğü ilk isimse gayet heyecan verici:Robbie Keane...

Tottenham Hotspur:Tottenham veya Redknapp'ın transfer stratejisi tamamen Ada'nın parlayan isimlerinden oluşuyor.Redknapp fırsatını bulursa Keane ve Pavlyhucenko'yu elden çıkaracak yerlerine Kenwyne Jones ve orta sahayı güçlendirmek için Scott Parker'ı alacak.Yine Dawson'un yerine de Anton Ferdinand veya Matthew Upson isimlerinden birini gözüne kıstırdığını belirtelim.

West Ham United:Transferde kiralık isimlerden başka pek şansı bulnmayan bir hocanın en önemli oyuncularının (Parker,Upson,Green) ise transferin gözdelerinden olması tek kelimeyle şanssızlık.Evet,West Ham cephesinde neredeyse hiç iyi bir şey olmuyor şu günlerde.Diamanti'nin performansını saymazsak...

Wigan Athletic:Roberto Martinez Ocak ayında mutlaka 1 veya 2 yeni isim almak istediklerini belirtti.Bence de Wigan'ın acilen transfere ihtiyacı var.Çünkü bu renksiz futbol anlayışından kurtulmaları gerekir.Bu anlamda hemen her mevkiiye transferin gerektiğini söyleyebiliriz.Ancak takımın belki de iskeletini oluşturan üçlü N'Zogbia,Scharner ve Figueroa'nın diğer takımşların transfer listesinde olması Wigan'ın transfer ihtiyacını ikiye katlayabilir.

Wolverhampton Wanderers:McCarthy'nin zar zor kurduğu bu sistemi iddialı,spekülatif isimlerle bozmaya ne gücü ne de parası yeter.Zaten Wolves için en iyisi böyle kalmaları olur.Çünkü mali problemleri atlatmadan takımı bozmak pek hayırlı olmayacaktır.Sanırım o da bunun farkında.Wolves ayrıca ligin en haddini bilen takımı olarak da dikkatleri çekiyor.

Devamı - Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-2

1.01.2010

Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-1


Ada'da Premier Lig heyecanı bir haftalığına da olsa yerini FA Cup maçlarına bıraktı.Bizdeki gibi bir "devre arası" anlayışı olmadığı için bu bir haftalık arada,hocaların fiziksel anlamda takımlarına katabilecekleri pek bir şey olmuyor.Fakat bu olumsuzluğun Lig-FA Cup-Carling Cup hatta büyük takımlar için Şampiyonlar Ligi hattında(üstelik bu turnuvaların hepsi devam ederken Afrika Kupası'nın başlayacak olması da takımlara ayrı bir yük oluyor.) her maça aynı oyuncularla kadroya çıkılamayacağı için yedek oyuncuların da her zaman hazır olması ve oynayabilmesi açısından bir avantaj sağladığını söyleyebiliriz.Tabii,böyle bir durumda hocaların takımlarına dair en doğrudan müdaheleleri transfer aracılığıyla oluyor.Ocak'ta açılan transfer sezonu onlar için eksiklikleri kapamanın en kısa ve kökten çözümü gibi gözüküyor.

Kimi takım mali sorunlarla boğuşurken kimi 40 milyon sterline varan transfer bütçesi belirleyebiliyor.Kimi hoca değişikliği düşünürken kimi ise yıldız oyuncuların peşinden koşuyor.Devre arası itibariyle,Ada'da genel görünüm ise şöyle:


Arsenal:İlk yarıda bir kaç kritik puan kaybı yaşasalar da genel olarak iyi bir performans çizdiklerini söyleyebilmek mümkün.Fakat yine de hemen her mevkii için bir takviye şart gibi gözüküyor.En acil bölge tabii ki van Persie'nin bölgesi.Hem yaratıcı hem de golcü bir isim bulmaları gerekecek.Aksi takdirde bal yapmayan arı konumundaki Bendtner ve Eduardo ile şampiyonluk yarışını sürdürebilmeleri güç.Sanıyorum Arsene Wenger de bunun farkında olmalı ki almak istediği isimlerin başında Bordeaux'lü Chamakh ve Wolfsburg'lu Dzeko geliyormuş.
Aston Villa:İlk yarının son anına kadar iyi götürüyorlardı aslında işleri.Ancak son iki maç Arsenal ve Liverpool'a kaybederek bir anlamda rakiplerine puan kaybetmiş oldu.Takımın en büyük artısı hemen hiç sakatının olmaması ve tüm oyuncularının formda olması.Bu yüzden belki de ligin en az transfere ihtiyaç duyan takımı konumunda Villa.Yine de Reo-Coker'in yerine daha yaratıcı ve defansif anlamda daha güçlü bir isim bulabilirse orta sahayı daha da güçlendirmiş olur O'Neill.Heskey'nin peşinde ise sene başından beri hatta geçen sezonun sonundan beri Liverpool'un olduğunu belirtelim.

Birmingham City:Ligin en şanslı takımlarından.Uzak Asyalı sahipleri tarafından 40 milyon sterlinlik bir bütçe ayrıldı transfer için.Bu para McLeish'in kafasındakiler için yeter de artar .Zaten kendisi de Jerome Cameron'un yerine veya yanına iyi bir santrafor almak niyetinde.Takımın ilk altı şansını zorlamasına yardımcı olabilecek Celtic'in yıldızı İrlanda'lı yıldızı Aiden McGeady,Wigan'lı kanat oyuncusu N'Zogbia gibi isimlerin de listede olduğunu belirtelim.

Blackburn Rovers:Hem mali anlamda hem de kadro bakımından ligin en şanssız takımlarının başında geliyor Rovers.Skoru değiştirebilecek ender isimlerinden McCarthy ve Pedersen'in gitme ihtimalleri var.Üstelik McCarthy nüyük ihtimalle ayrılacak gibi gözüküyor.Buna karşılık,Ada'da James Beattie-Jason Roberts takası konuşuluyor.Beattie'nin Pulis'le yaşadığı tartışmadan sonra hiçte uzak bir ihtimal gibi gelmiyor bu takas.Ancak Beattie McCarthy'nin boşluğunu doldurabilir mi?Sanmıyorum...

Bolton Wanderers:Geçen hafta Gary Megson'u kovdular ve hala bir isimle anlaşamadılar ama adaylar arasında en muhtemel isim Burnley'in hocası Owen Coyle.Diğer isimler ise Alan Shearer,Gary Speed gibi sansanyonel isimler.Büyük ihtimalle takımın başına Owen Coyle gelecektir.Fakat Bolton için asıl önemli süreç bundan sonra başlayacak.Ligde kalmaları -henüz çok erken olsa da- çok zor gözüküyor.Bunun için doğru hamleler yapmak şart.Beşiktaş'ın da istediği Guti transfer listesinin ilk sırasında.Klasnic,Davies gibi "veteran"ların yanına Guti'de eklenirse takımın hücum gücü artacaktır.Ancak defansta Gary Cahill dışında ciddi bir isim bulunduğunu söyleyebilmek zor.Defansa da takviye şart.Coyle'nin yapacak çok işi var...

Burnley:Coyle gider mi bilmem ama eğer kalırsa bir veya iki takviyeden fazlasını yapmayacağını söyledi.Son 9 resmi maçını da kazanamayan Burnley'nin kötü gidişi onları ligin sonuna doğru götürebilir bu yüzden orta sahada pas trafiğini hızlandıracak,oyunu Burnley lehine çevirebilecek bir ayağa ihtiyaçları var.Bunun içinde kiralama yoluna gideceklerdir ilk olarak.Çünkü böyle bir oyuncu alabilecek mali güçleri yok.Listenin başındaki isimler Jack Wilshere ve Gareth Bale...

Chelsea:Ancelotti'nin başı belki de hiç olmadığı kadar dertte bu sezon.Hala ligin zirvesinde bulunsa da bunu korumak için takviyeye ihtiyacı var.Chelsea'nin son yıllardaki azalan transfer trendine baktığımızda transferin gerçekleşmemesi ihtimalinin hiçte az olmadığını göreceğiz.Eğer transfer gerçekleşmezse,Ancelotti rezerv takımından oyuncularla bu açığı kapayacaktır.Fakat aynı anda Anelka,Drogba,Essien ve Deco'nun açığını kapamak zor olucaktır.Muhakkak transfere ihtiyaçları var.Listenin başında Agüero var ancak kısa süreli ve hesaplı olması açısından Heskey transferi de gündemde...

Everton:Sezon başından beri transferde sorun yaşayan bir takım Everton.Bu transfer sezonunda da oyuncu satmadıkları takdirde yeni bir isim almaları zor olacaktır.Sezonun başından beri sakat olan Arteta ve Afrika Kupası'na gidecek olan Yobo'nun boşluğunun doldurulması şart.Donovan'ın kiralık olarak geldiğini biliyoruz.Fakat kadronun hala çok ciddi eksiklikleri var.Özellikle defans hattının en az iki oyuncuyla yeniden yapılanması lazım diye düşünüyorum.

Fulham:Ligin istikrarlı takımlarının başında geliyor.Ligdeki durumu da mali durumu da ortada.Fakat transferde öncelikleri forvet hattı ve stoperde.Andy Johnson'un sakatlığı ve Nevland'ın istenileni verememesi bütün yükü Zamora'nın üstüne yıktı.Forvette bir alternatif Hodgson'u rahatlatacaktır.Ayrıca her ne kadar genç Smalling ilk maçında harikalar yaratsa da Hodgson'un bir stopere de hayır diyemeyeceğini biliyoruz.

Hull City:Transferde kiralık isimlere ya da sözleşmesi bitecek olanlara yönelmekten başka çaresi olmayan bir takım daha.Hatta Guardian'a göre Hull City'nin ihtiyacı olan tek şey Jimmy Bullard'ın sene sonuna kadar "fit" kalması
.Hemen her mevkiiye takviye lazım ancak kiralık yada emekliliğe ayrılma arifesinde olan isimlerden başka alternatifleri yok.Bu isimler ise Sol Campbell ve Kris Boyd vs...

Not:Takımların ikinci yarısı yazının okunabilirliği gözetilerek bir sonraki post'a bırakılmıştır.

Fotoğraf Tom Jenkins'in.Sol Campbell'in Arsenal'e geçtikten sonra White Hart Lane'den görünümü

Devamı - Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-1

29.12.2009

Bellamy Yeniden mi Doğuyor?


Dün akşam Wolves-City maçını izlerken uzun süredir görmediğim bir isimle karşılaştım: Craig Bellamy. City'nin çılgın transfer harekatı sırasında herhalde en sessiz sedasız gerçekleşen transfer Galli forvetinki oldu. Mancini'nin başa geçmesi ise, Adebayor-Robinho-Tevez-Santa Cruz gibi isimlerin arasından sıyrılıp ilk onbirde tekrar sahaya çıkması, City kadrosunda ciddi değişikliklerin olacağına işaret.

Dün akşam Bellamy bu şansı iyi kullandı. Wolves, evinde oynamanın verdiği rahatlıkla açıldığı zamanlarda, Bellamy özellikle soldan içeri topla yaptığı koşularla defansı ilk yarıda çok zorladı. Defansı diğer taraftan zorlayan bir başka oyuncu da Carlos Tevez'di. Nitekim, ilk gol bu ikilinin işbirliği sayesinde geldi: Bellamy'nin kanattan taşıdığı topa, Tevez zor bir vuruş yaparak takımını öne geçirdi. Bu golden sonra da rahatlayan City, maçı 3-0 kazandı.


Bellamy'yi pek çok futbolsever, yıldızının parladığı Newcastle döneminde tanıdı. Shearer son dönemlerinde, artık fiziğinden çok aklıyla oynayan usta golcünün yanında Bellamy hızı ve yıpratıcı koşuları ile Shearer ile iyi bir ikili olacağının sinyalini vermişti. Bir forvet oyuncusu olsa da, kanatlardan bindirme yapmayı, koşularla defansın dengesini bozmayı seven tipik bir İngiliz futbolu ürünü açık oyuncusu Bellamy. Fakat, üst düzey İngiliz futbolcuların pek çoğunda görülen saldırgan kişilik ve skandal yaratma becerisi Bellamy'de de fazlasıyla var ve bu da şu ana kadar oyuncunun potansiyelinin hep altında performans göstermesine sebep oldu.

Nitekim, başarılı şekilde süren Newcastle kariyerenin bir anda bitmesinde de bu kişiliği etkili oldu. Robson döneminde coşan Bellamy, Robson'ın yerine gelen Souness ile hiç bir zaman başarılı bir ilişki kuramadı. Arsenal ile oynanan maç öncesi, Souness'ın onu sağ kanatta oynama isteğine karşı çıkan Bellamy, sakat bahanesi ile maça çıkarılmadı. Fakat maç sonrası yapılan basın toplantısında Souness, Bellamy'nin kendisi takımın başında olduğu sürece bir daha asla Newcastle forması giyemeyeceğini açıkladı. Bu olayın hemen ertesinde de, Galli oyuncu apar topar Celtic'e kiralanarak bir nevi sürgüne yollandı.

Bellamy, sürgünde de rahat durmadı. Bu sefer de, takımın kaptanı ve sembolü olan Shearer'a, FA Kupası'ndan elendikleri akşam hakaretler içeren sms'ler gönderdi. Bellamy sonradan bu olayı hep inkar etse de, yönetim ve camia için kutsal kabul edilen bir isme sataşması, Newcastle defterini bir daha açılamamak üzere tamamen kapadı.

Sırasıyla, Blackburn, Liverpool ve West Ham'e giden galli golcü, hiç bir zaman -Blackburn'deki kısa bir dönem hariç- eski formuna ulaşamadı. Fakat, oyun stilinin İngiliz ligi için tam biçilmiş kaftan olması, pek çok teknik direktörün kadro genişliği bağlamında Bellamy'i takımında görmek istemesine yol açıyordu. Bu yüzden, transfer değeri hiç bir zaman da düşmedi. Son City transferi de dahil olmak üzere, gerçekleştirdiği bütün transferlerde ödenen toplam bonservis bedelinin 47 milyon sterlin'i bulması da bunun kanıtı.

Bellamy şimdi 30 yaşında. Fiziği ile oynayan pek çok oyuncu için 30 yaş kritik bir dönemi işaret etmekte. Eğer ciddi bir sakatlığı olmazsa, 2-3 sezon da üst düzey oynayabilir. Mark Hughes, Bellamy'e inanıyordu, sanırım Mancini de benzer şekilde hissetmekte. Galli düşen de, kaybolan zamanı geri alamayacağına göre önünde 2-3 sezonu en iyi şekilde değerlendirmek. City'nin bütün yabancı transferleri içinde, taraftarı tarafından benimsenecek Britanyalı bir ikona ihtiyacı var. Barry, Wright-Phillips ve belki de Bellamy'den zaten en çok beklenen şey de bu: bütün o yıldız isimlerin arasında bir Terry ya da Lampard gibi sembol ve lider olmaları.
Devamı - Bellamy Yeniden mi Doğuyor?

27.12.2009

"Genç" Zamora Güney Afrika'ya Gider mi?


Bobby Zamora ve Robert Earnshaw, artık futbolda olgunluk dönemine giren '81 kuşağının İngiltere alt ligler kategorisindeki en önemli yıldız adaylarıydı. Bunlardan, Earnshaw Cardiff City'de golcülüğü ile sivrilmiş fakat devamını getirememişti. En son, Nottingham Forest'a transfer olurken duyduk. Kendisi 10 yıldır hala beklenen patlamayı yapabilmiş durumda değil.

Zamora ise, açıkçası biraz da CM/FM serilerinin gözüme sokmasıyla ilgimi çeken bir oyuncu olmuştu. Sıkı bir West Ham taraftarı olan Zamora altyapı günlerini The Academy of Football'da (West Ham'in Altyapı Okulu) geçiren nadir şanslı oyunculardan biriydi. Lakin, West Ham'in altyapısı için İngiltere'nin Ajax'ı desek çok da abartmış sayılmayız. Fakat, altyapı günlerinin sonu ne yazık ki Zamora için iyi sonuçlanmadı: profesyonel olamadan West Ham'den ayrılmak zorunda kaldı.



1999-2000 sezonunda Bristol Rovers, Zamora'yı antremanlarına davet etti ve kısa süre sonra kendisi ile sözleşme imzaladı. Fakat, ilk 11 için yeterli düzeyde görülmeyen Zamora, gelişmesi için 2000 yılında kısa süreli olarak önce Bath City'e sonra da Brignhton H.A.'ya kiralık gitti. Özellikle, Brighton günlerindeki ilk 6 maçında attığı 6 gol ile kiralık gittiği bu takımda, bonservisi alınarak kalıcı bir yer edindi. Zamora'nın kariyerindeki ilk büyük çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Üç sezon kaldığı Brighton'da, 134 maçta 83 gol atan genç forvet böylelikle takımının üst üste iki lig şampiyonluğu kazanarak kendisini bir anda Championship'de bulmasında da başrolü oynadı. Aynı dönemde, İngiltere'nin U21 takımına da seçilen Zamora burada 6 kez milli formayı giydi.



Brighton'ın ve özellikle Zamora'nın bu başarısına Premier Lig'in büyük ekipleri kayıtsız kalmadı. Kendisini iki sezondur takip eden Glen Hoddle, Zamora'yı 2003 yılı başında 1,5 milyon sterline Tottenham Hotspur'e transfer etti. Hoddle, Zamora'dan umutluydu ve takımın önemli bir parçası olacağına inanıyordu fakat ufak bir problem vardı: yönetim Hoddle'dan bıkmıştı ve 2003-2004 sezonunda yapılan kötü başlangıç Hoddle'ın White Hart Lane günlerinin sonu oldu. Zamora da o sezonu pek parlak geçirmedi, çoğu sonradan oyuna girdiği 18 resmi maçta sadece 1 gol atabildi. Fakat o golü de bir zamanlar kendisini kapıya koyan West Ham United'a Carling Cup'da atmış, bu sefer de o, eski takımına güle güle demişti.



Zamora ile West Ham'in arasındaki aşk-nefret ilişkisi Carling Cup'da kalmamıştı. Kaderin bir cilvesi olarak, Zamora Tottenham'ın çok istediği Jermain Defoe'nin transferinde takas olarak kullanılmış, kendini eski aşkı West Ham'de bulmuştu. West Ham'deki dönemi 2004-2008 arasında uzunca bir süre devam etse de, bu transfer ile Zamora Premier Lig'den tekrar Championship'e dönmüştü. Kendini kanıtlaması beklenen bir yıldız adayı için bu resmen kariyer intiharı demekti. Neyse ki, West Ham'in Championship kariyeri kısa sürdü ve Zamora'nın dahil olduğu 2004-2005 sezonu sonunda tekrar Premier Lig'e katılmaya hak kazandılar.

Sonraki dönemde Zamora takımın en önemli gol silahı olmasa da, özellikle kupa maçlarında attığı kritik gollerle West Ham ve haliyle Premier Lig kariyerini sürdürdü. 2008 sonunda biten West Ham macerasında 152 resmi maçta 40 gol attı.



2008-2009 sezonu başında takım arkadaşı John Paintsil ile beraber 6.3 milyon sterline Fulham'a transfer oldu. Fulham'ın başında, kariyeri diğer İngiliz teknik adamlara göre çok daha uluslararası olan, son derece ilginç bir kişiliğe sahip teknik direktör Roy Hodgson vardı. Hodgson, Zamora'nın hala gerçek potansiyeline ulaşmamış bir yetenek olduğunu düşünüyordu. Fulham'daki ilk sezonu bu açıdan biraz tartışmalı geçti. Zamora, takım oyuncusu olarak önemli katkılar yapıyor fakat golcülük anlamında ciddi bir kısırlık yaşıyordu. Özellikle son vuruşları ve mental kapasitesi eleştirilen Zamora için 2008-2009 sezonu sadece iki golle tamamlandı. Yaz döneminde ligin yeni ekiplerinden Hull City, Fulham'a Zamora için tam 5,5 milyon sterlin önerdi fakat Zamora herkesi şaşırtarak bu teklifi geri çevirdi ve Fulham'da hala kanıtlaması gereken çok şey olduğunu söyledi.

2009-2010 sezonuna da bu hırsla başlayan Zamora, Brighton günlerine dönme sinyallerini verdi. Fulham'ın hem ligde hem de Avrupa'daki maçlarında çok iyi performans çıkartan Zamora, şu ana kadar 14 maçta 6 gole imza attı ve Fulham'ın ön cephesindeki Andrew Johnson ile iyi bir ikili oluşturmanın sinyallerini verdiler. Bu patlama sonrasında, başta Hodgson olmak üzere pek çok çevre Zamora'nın adını Capello'nun listesinde görmek isteklerini açık açık ifade etmeye başladı. Shearer sonrası dönemde, kronik forvet-eksikliği çeken İngilizler için Zamora, zayıf forvet hattında bir alternatif olabilir. Milli kariyerinde sadece İngiltere U21 tecrübesi olan Zamora, babası Trinidad-Tabago'lu olduğundan bu sezon başında bu ülkenin milli takımına çağrıldı. İngiltere formasının hayal olduğunu düşünen oyuncu da bu daveti kabul etti fakat o dönemde geçirdiği bir sakatlık T.Tabago forması giymesine engel oldu. Kaderin cilvesi diyebileceğimiz bu olay sayesinde belki de şimdi Zamora, İngiltere Milli Forması'na hiç olmadığı kadar yakın.



Peki Zamora nasıl bir oyuncu? Bu yazıya eklediğim eski videolardan da hemen anlaşılacağı gibi, öncelikle solak bir oyuncu! Sol ayağı son derece güçlü ve basında sanılanın aksine formunda olduğu zaman pek çok sol ayaklı futbolcu gibi sıradışı vuruşlara imza atıyor. Fakat sağ ayağının aksi derecede yetersiz oluşu da, Zamora'yı bazen çok basit pozisyonlarda inanılmaz sakar hallere sokuyor. Bunun yanı sıra, güçlü bir fiziğe sahip ve uzunca bir boyu var.(1.83) Bu sayede kafa toplarında da son derece etkili. Fakat bütün bu teknik özelliklerini sahaya her zaman yansıttığı söylenemez. Kariyerinde hiç bir zaman, üst düzey takımlardan birinde oynamadı ve mental olarak da her zaman üst düzeyde olduğu söylenemez. Bu da bizi, İngiltere Milli Takımı gibi rekabetin ve oyuncu kalitesinin son derece üst düzeyde olduğu bir takımda yapabilecekleri konusunda kuşkuya düşürmekte.

Zamora milli takıma seçilse bile, forvet hattı İngilizlerin hala en zayıf yeri olarak gözükmekte. Fakat şu "forvetsiz" haliyle bile favoriler arasında gösterilen İngiltere'nin kupa için bence düşük de olsa şansı var. 1998'de, bir başka nerdeyse forvetsiz takımın finalde 3-0 gibi net bir skorla kupayı aldığı düşünülürse, neden İngiltere'nin de benzer bir hikayesi olmasın? Ve hatta neden Bobby Zamora'nın da bu hikaye içinde ufak da olsa bir rolü bulunmasın?


Devamı - "Genç" Zamora Güney Afrika'ya Gider mi?

48 saatte 2 lig maçı - federasyon uyuyor mu?


ingiliz Premier Ligi'nin sürpriz 4.lük adaylarindan Tottenham dün (26 Aralık'ta) 15:00 de Fulham'la deplasmanda maç yaptıgı maçı 0-0 beraberlikle tamamladı. Yarın ise (28 Aralık) kendi evleri White Hart Lane'de West Ham United'la oynayacaklar, maç saat 12:45'te. Yani 48 saat içinde 2 lig maçı... Buyrun buradan yakın...

Devamı - 48 saatte 2 lig maçı - federasyon uyuyor mu?

16.12.2009

You Won't Fool the Children of Birmingham



Villa ve Birmingham...Birmingham şehrinin iki takımı.Villa ligde son 6 maçtır yenilmiyor,32 puanla üçüncü sırada ve lider Chelsea'nın ve Manchester'in sadece 5 puan gerisinde.Lig başladığından beri geçen 17 maçlık periyotta Chelsea,Manchester,Liverpool,Tottenham ve City gibi iddialı,ilk dört adaylarından hiçbirine kaybetmedi.Üstelik bu beş maçtan toplam 9 puan alarak bu alanda bir rekor kırdı(Arsenal'le henüz karşılaşmadılar).

Bu yenilmezlik serisinin ardında Martin O'Neill'in,genç oyuncularla tecrübeliler arasındaki uyumu yakalayabilmesi ve istikrarlı kadro yapısı büyük önem taşıyor.Geçen sezondan itibaren Agbonlahor ve Ashley Young'u takıma tamamen monte etti,Friedel,Heskey gibi oyuncuları ise her türlü eleştiriyi göze alarak takıma koydu.Orta sahada Petrov-Sidwell(bazen Milner) sağ kanatta Milner sol da ise Ashley Young'la istikrarlı,hızlı ve dinamik bir orta saha kurmayı başardı.Ada'nın umut vaadeden yeteneklerinden Downing'in de sol kanada yavaş yavaş monte edilmesiyle orta sahanın teknik kapasitesi daha da arttı ve bir anlamda takımın kalibresi yükselmiş oldu.Sezon başındaki Warnock ve transfer sezonunun kapanmasından hemen önce gerçekleşen Dunne transferiyle de kafasındaki defans hattını kurmuş ve bugünkü Aston Villa'nın temellerini atmış oldu O'Neill.Kısacası,iyi bir organizasyon ve yönetim yapısı içerisinde durmadan yükselen bir Aston Villa trendinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.Tabii bunda en büyük pay yukarıda da anlattığımız gibi profesör tipli hoca Martin O'Neill'in.

Birmingham'da yaşanan rüyanın mavilisine geçelim...Birmingham Ekim'in son haftasından beri yenilmiyor.Bu süre içerisinde yaptıkları 8 maçtan 6'sını kazanmayı bildiler ve ligde 6.'lığa kadar yükseldiler.McLeish'de aynı O'Neill gibi istikrarlı bir kadro yapısı kurdu ve takımı Premier Lig'e henüz bu sezon yükselmiş olsa da McLeish'in uygulamalarıyla sanki yıllardır Premier Lig'de oynuyormuş gibi.McLeish kadrosunda, Ferguson-Bowyer gibi eski günlerine dönüş özlemi taşıyan hevesli,tecrübeli yıldızlarla,O'Connor-Ridgewell gibi genç,kaliteli yıldızları barındırıyor ve sonuçta bizler her iki takımda da başarıyı getiren sistemlerin,yani McLeish ve O'Neill'in vizyonlarının,izledikleri yolların birbirlerininkiyle farklı olmadığını görüyoruz.

İki takımı da Premier Lig'de verdikleri üst düzey mücadelelerinden dolayı kutluyorum.Dilerim başarıları devam eder ve Villa ligi ilk 4 Birmingham ise ilk 6 içinde bitirir.

NOT:Ayrıca her iki takıma da T-Rex'den "Children of the Revolution" şarkısını gönderiyorum.
Devamı - You Won't Fool the Children of Birmingham

1.12.2009

Premier Lig Açıkladı: Menejerler Bir Senede 70 Milyon Pound Kazandı

Sabah yazacağım ilginç bir haberi biraz geç de olsa şimdi yazıyorum. The Guardian'da çıkan habere göre, Premier Lig yetkilileri Ekim 2008-Eylül 2009 arasındaki 12 ayda, 20 klüp tarafından yapılan 803 bağımsız transfer parası hareketinden menejerlerin toplam 70.3 milyon pound kazandığını açıkladı.

Bu rakam gözünüze fazla gelmiş olabilir fakat bu sadece klüpler tarafından transfer görüşmelerinde aldıkları role müteakip bonservisler üzerinden ödenen rakamlar; yani burada menejerlerin asıl kazanç kapısı olarak gözüken futbolcuyla yapılan sözleşmelerden düşülen menejerlik payı yok.

Menejerlere en çok para kazandıran klüpler ise şunlar:

Manchester City ----- 12.9 milyon pound
Chelsea ----- 9.6 milyon pound
Liverpool ----- 6.7
milyon pound
Tottenham H. ----- 6.1 milyon pound
West Ham Utd. ----- 5.5 milyon pound
Arsenal ----- 4.8 milyon pound

Bu rakamlar arasında, geçmiş dönemde yapılan transferlerin bu süre içinde yapılan taksit ödemelerinden kazanılanlar da bulunmakta. Yani menejerlerin bu 12 aylık sürede kazandığı para sadece o dönemler içinde yapılan transferlerle ilgili değil. Zaten Chelsea gibi transfer yasağı müzdaripi bir klübün hala menejerlere bu kadar para vermesinin sebebi de bu.

Menejerlere tek tek verilen rakamlara net olarak açıklanmasa da, the Guardian'ın haber fotoğrafı olarak kullandığı (ve bizim de kullandığımız) menejer Pini Zahavi'nin, Wayne Bridge'in City'ye transferi sonrasında Chelsea'den 900 bin pound aldığını yine bu haberden öğreniyoruz.

Tabii bu rakamları görünce insan düşünmeden edemiyor: acaba bu sezonun transfer rekortmeni Real Madrid, menejerlere ne kadar ödemiştir?



Devamı - Premier Lig Açıkladı: Menejerler Bir Senede 70 Milyon Pound Kazandı

26.10.2009

Hala "El Nino"



Torres artık koca adam oldu ama, hala üzerindeki çocuk takma adından kurtulamadı. Sanırım çok da kurtulmak istemiyor, dün United'a attığı golden sonraki hali...

Fotoğraf: The Guardian



Devamı - Hala "El Nino"

1.10.2009

Liverpool'a Arabistan'dan Talip Var


Liverpool, 250 milyon pound'u bulan borçlarını azaltmak ve Stanley Park'da yapacağı yeni stadyum için finansman bulmak amacıyla bir süredir kendine cepleri derin hissedarlar arıyordu. Britanya futbolunun yeni para babaları olan Arap taifesinden Faysal bin Fahad El Suud, takımın hisselerinin %50'sini almak için 350 milyon poundluk bir teklifte bulundu. Eğer teklifi kabul edilirse, Liverpool Amerikalı patronlarının kontrolünden çıkıp, Prensin kontrolüne geçecek. Portsmouth, City, Notts Co derken İngiltere'deki klüplerde Arap Sermayesi'nin ağırlığı gittikçe artıyor. İngiltere futbolu, yabancı sermaye çekme konusunda açık ara en başarılı ülke. Her ne kadar Premier Lig'deki satın almalar, bizim basınımıza ulaşsa da, İngiltere'nin en alt liglerindeki takımlar, en ünlü takımlarına kadar pek çok takımın sahibi artık yabancı. Kuzey ülkeleri, Norveç ve İzlanda, daha çok alt liglerle ilgileniyorlar. Araplar da alt lig takımlarıyla başlamışlardı, sonrasında ligi ve piyasayı öğrendiler ve büyük oynamaya başladılar. Araplara, Fulham'ın sahibi Mısır kökenli Britanya vatandaşı Muhammed el Fayed'in de ilham kaynağı olduğunu söyleyebiliriz; kendisi üst düzey ligde takım sahibi olan ilk müslüman işadamıydı. Rusların, İngiltere çıkartması görkemli başladı, sönük devam ediyor. Chelsea, hala Abromoviç'in ellerinde olsa da, transfer şampiyonluğunu Real Madrid'e kaptırmış durumda.

Amerikalılar ise, geç geldiler ama güçlü geldiler. Kendi ülkelerinden alıştıkları ciroları bulabilecekleri büyük klüplere yatırımlarını yoğunlaştırdılar. United ve Liverpool bunun güzide iki örneği. Futbol, bizim için büyük paraların konuşulduğu bir spor dalı gibi görünse de, Amerikalılar için ortalama cirolara sahip bir spor alanı. NBA, NFL takımlarının bütçeleri ile Premier Lig ekiplerinin çoğunun bütçelerini katlar nitelikte.

Taylandlı, Nijeryalı, Özbek yatırımcılar da klüplerin kapılarını sık sık çalıyor. Diğer ülkelerdeki liglere göre takımların sahiplerinin çok daha uluslararası nitelikler taşıması, İngiltere Liglerinin, global tanınırlık ve takip edilirlik anlamında diğer ülkelerin bir adım önünde olduğunu ve uzun bir süre de öyle kalacağını gösteriyor. Real Madrid, aslında yıllar önce kaybettiği futbolun efendiliği tahtını elde etmek için trajik transfer hamleleri yapsa da, futbolun yeni ekonomisinde oyuncular sadece eldeki onlarca parametreden biri, Madrid'in hamleleri kıtasal başarıyı getirse de, İngiltere klüpleri perspektifi daha da genişletmiş durumdalar. Onlar için, hala bakir sayılan Asya ve Amerika pazarları yeni olanaklar sunuyor. İngiltere dışında bunun farkına varan takımlardan biri de Barcelona. Dünyanın en iyi futbol oynayan takımı oldukları tescillenince, Amerika'nın yolunu tuttular, pek çok şehirde hazırlık maçları yapıp, çeşitli aktivitelere katıldılar. Avrupa futboluna kanalize olmuş bizler için bu tarz çalışmaların bir anlamı olmayabilir, fakat dünyanın endüstriyel futbola nispeten uzak coğrafyaları ve kültürleri için Avrupa futbolunu kimin tanıtacağının kavgasını vermek aslında, kimin dünyanın ilk global futbol klübü olacağının kavgasını vermekle eş anlamlı. Bu mücadelede, İspanyollar futbol tarihinden gelen güçlerine, İngilizler ise arkalarına aldıkları küresel sermayeye güveniyorlar. İtalyanlar bu yarışın içinde değiller, Almanlar ve Fransızlar ise bunun farkına geç varmanın sıkıntılarını yaşıyorlar. G18 tartışmaları yaşanırken, herkes bu hareketin UEFA'ya meydan okuma olduğunu düşünmüştü. Fakat gelişen şartlar gösteriyor ki, G18 için UEFA hiç de önemli bir rakip değil, asıl hedef FİFA'nın gücüne denk bir güç elde etmek, bunu da sağlamanın tek yolu tanınırlık.

Gelecek yıllar bize güzel sürprizler hazırlayacak gibi gözüküyor. Küresel ligler, dünya klüpler şampiyonası gibi turnuvalar artık imkansız değil, hatta gayet de olası...






Devamı - Liverpool'a Arabistan'dan Talip Var

28.09.2009

Gerçek Hayatta CM Keyfi : the Guardian's Chalkboard

Fikir aslında çok basit: bize maç sırasında, ya da sonrasında sunulan onlarca istatistiği, sanal bir karatahtanın üzerine işlemişler. The Guardian'ın web sitesindeki bu yeni uygulama ile, EPL'deki bütün maçların taktiksel hikayesini takip etmeniz mümkün. Kendimce ufak bir deney yaptım ve bu hafta izlemediğim bir maçı, karatahtaya çizerek, taktiksel özetini çıkarmaya çalıştım. Liverpool'un 6 gol attığı, Hull City maçını tahtadan izlemek, yıllardır CM & FM serilerinde yaptıklarımı, gerçek futbol maçına uyarlamaktan çok da farklı değildi. Bakın sizin için Liverpool'un Hull City performansından kareler:

Burada Liverpool'un pas dağılımını görüyoruz. Kırmızılar başarısız olanlar, maviler başarılı paslar, beyazlar da assistler. Anlaşılan, Liverpoollu oyuncular ortada ve sağ kanatta iyi top çevirmişler. Pas grafiğinin güzel bir yanı da, hangi pasın kimden kime, kaçıncı dakikada gittiğini yuvarlakların üzerine cursor'ı götürdüğünüz zaman görebilmeniz.

Hatalı pasların dağılımı... Hull defansı kanatlardan gelen ortalara karşı koymaya çalışmış, fakat sonuç onlar için çok da başarılı olmamış. Bu arada, sol içten sol açığa pas trafiğinde de ciddi bir problem varmış gibi görünüyor, sağ kanat ise, ortalar dışında fena işlememiş.

Assistler... Ortalarda başarılı savunma yapan Hull City, özellikle Torres'e yapılan ara paslarda aynı başarılı savunmayı göstermemiş.

Bireysel performanslara gelelim. Forvetlerde şutlara bakalım: Fernando Torres, ceza sahası içinde etkili olmuş, zaten attığı üç gol bunun kanıtı.

"Büyük Kaptan" takımının pas trafiğini iyi yönetmiş. Zayıf olduğu tek yer, sol kanatta çizgiden ortalar, zaten Gerard'ın orada ne işi var ki?


Son olarak da kanatlardan sol tarafa bakalım. Topa kayarak müdahalelerde, takımın lideri olan Riera, görüldüğü kadarıyla Hull City sağ kanadına geçit vermemiş.

The Guardian'ı tebrik etmek lazım, güzel bir uygulama hazırlamışlar. İnsanın içi gidiyor, keşke aynısını SüperLig'e yapsak. NTV'de, Rıdvan Abiler, Sergen Abiler gerçi sağolsunlar, bizler için, elleriyle de olsa, ekrana çiziktiriveriyorlar ama bu uygulamanın yerini tutması biraz zor.

Son olarak sözüm NTV ve NTVspor'a; sizlere güveniyoruz arkadaşlar, bu uygulamanın daha iyisini türkçe olarak yapıp sitenize koyabilirsiniz, ha gayret!

the Guardian Chalkboards:
http://www.guardian.co.uk/football/chalkboards








Devamı - Gerçek Hayatta CM Keyfi : the Guardian's Chalkboard

27.09.2009

EPL'de Haftanın Ardından

İngiltere Premier Ligi'nde 7. hafta maçları biterken Chelsea'nin Wigan karşısında aldığı sürpriz mağlubiyetle Manchester United liderliğe yükseldi.Haftanın öne çıkan diğer takımları ise Liverpool,Tottenham,Sunderland ve Chelsea'yi deviren Wigan Athletic oldu.Takımları 7.hafta itibariyle kısa kısa inceleyecek olursak:

*İlk olarak Portsmouth'dan başlayalım.Transferin son gününde en yaratıcı oyuncusu Krancjar'ı kaybetti ve Everton maçında da bunun eksikliğini çekti.Fakat kadrodaki tüm zafiyetlere rağmen sürekli maçın içindeydiler ve çoğu zaman öne geçmeleri an meselesiydi.Ancak,oyunu Portsmouth lehine çevirebilecek oyuncular vasatı geçemedi.Zaten Dindane net bir gol pozisyonu kaçırdıktan hemen sonra Saha Dindane'yle arasındaki farkı gösterircesine bir gol attı ve maç Everton'ın üstünlüğüyle bitti.Yenilgi dışında Portsmouth'un istekli oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Lig tarihinin en kötü başlangıcını yaptılar ama güzel oynadılar.

*Everton'da ise işler iyiye doğru gidiyor.Orta sahada Phil Neville,Mikel Arteta gibi önemli isimlerin sakatlığına rağmen kazanmasını bildiler.Özellikle Saha'nın sezon başından beri yıldızlaştığını belirtmek gerek.İyi bir Saha'nın takımına yaptığı katkının ne kadar önemli olduğu görülüyor.Yeni transfer Bilyaletdinov'un da takıma ısınmasıyla eski Everton'ı göreceğimi günler yakındır.


*Manchester United ligin yeni lideri ve bunu hakettiklerini söyleyebiliriz.Ferguson her anlamda övgüyü hakediyor.Hala 4-4-2'de ısrar etse de takımın tamamını oyuna dahil ettiği için sahada hangi dizilişle oynadığının bir önemi kalmıyor.Bu yüzden kendi başına oynamayı seven Ronaldo'nun takımdan ayrılması oyun şablonunu pek bozmuyor.Kaldı ki,maça sol kanatta başlayan Nani'nin de Ronaldo'nun benzeri bir oyun anlayışına sahip olması Manchester'ın altı pasa kapanan Stoke savunmasını açmakta zorlanmasına sebep olmuştu.Fakat Ferguson bunu erken farkederek oyuna Giggs'i aldı ve Giggs takımının attığı iki golün asistini yaptı.Goller ise Berbatov ve O'Shea'den geldi.Bana kalırsa maçın en iyi iki adamı ise Scholes ve Fletcher'dı.Gözümden kaçtıysa bilemem ama Fletcher yalnızca bir pas hatası yaptı.Onun atağı başlattığı bir topta ilk golü buldular.

*Stoke için söylenecek pek bir şey yok.İyi savunma yaptıkları muhakkak ama hücum anlayışları topu bir şekilde Kitson'a indirmekle sınırlı.Halbuki Tuncay'a ilk 11'de görev vererek o bölgeyi daha hareketli bir hale getirebilirler.Stoke ne kadarcan sıkıcıysa taraftar grupları The Potteries de bir o kadar hareketli ve agresif...

*Çok gollü maçlar olmasına rağmen haftanın en nefes kesici maçı Fulham-Arsenal maçı oldu bana kalırsa.Londra derbisinde Fabregas'ın o enfes pası ve Van Persie'nin çıkartılamaz topları olmasaydı Arsenal'in maçı önde bitireceğini düşünmek hayalcilik olurdu.Ancak Arsenal cephesindeki en önemli gelişme genç İtalyan kaleci Vito Mannone oldu.Andy Johnson'ın kafasını inanılmaz bir refleksle karşıladı ve belkide haftanın adamı oldu.Tek maç kesin bir yargıda bulunmak için yeterli mi sorusu sorulabilir fakat yine de en az Almunia kadar güven verebileceğini düşünüyorum.

*Fulham için yine iyi şeyler söyleyeceğim.Ligin en disiplinli takımı.Bir an olsun oyundan kopmuyorlar.Murphy,Etuhu,Dempsey ve Duff orta sahası Premier Lig'in en iyilerinden bana kalırsa.Geçen sezonki başarının tekrarlanması zor ama imkansız değil.

*Sunderland'de sezonun başından beri söylediklerimi doğrularcasına galibiyetlerine devam ediyor.Kenwyne Jones ve Darren Bent gollerine devam ediyor.Orta sahalarının da diğer Premier Lig ekiplerinden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.5-2 kazandı Sunderland.Wolverhampton cephesinde ise kendi adıma en sevindirici olay Kevin Doyle'un golle tanışması oldu.

*Liverpool'da ligin iddialı ekiplerinden biri olduğunu hissetirmeye başladı.Hull karşısında tam yarım düzine gol attı.Bu başarının arkasında Babel'in düzenli olarak ilk 11 şansı bulması,Benayoun'un yükselen formu da önemli yer buluyor.Hull'ın ise kötü gidişi sürüyor.

*Tottenham'da Liverpool'un Hull'a yaptığının bir benzerini Burnley'e yaptı.Burnley evinde hiç yenilgi yüzü görmemişti fakat deplasmanda da puanla tanışamamışlardı.Yine öyle oldu.4 gol atan Robbie Keane ise maçın yıldızı oldu.Eminim onu en az iki senedir kimse böyle görmemişti.


*Son olarak haftanın sürprizine yer ayıracağım.Wigan Athletic sezona kötü başlamıştı ancak şu an ligin orta sıralarına kadar yükseldiler.Maçı izleyemedim ama 3-1'lik mağlubiyette Cech'in henüz 51. dakikada oyundan atımasının da payının büyük olduğunu düşünüyorum.Ligin en renksiz takımı olarak gördüğüm Wigan'ın ligin belki de en büyük şampiyonluk adayını yenebilmesi ise futbolun hiç bir zaman kesinlikler oyunu olmadığını göstermesi açısından ilginçti.
Devamı - EPL'de Haftanın Ardından

14.09.2009

EPL'de Haftanın Ardından

Beklediğim oldu.Manchester United'ın hala bu ligin favorisi olduğunu çok kez yazmıştım.Tottenham'ın da iyi bir takım kurmasına rağmen-Kranjcar takviyesi çok önemliydi- yavaş yavaş aşağılara doğru ineceğini söylemiştim.İlk 4'ü zorlayabilirler ama araya girebileceklerini sanmıyorum.

*Üstteki satırları yazarken Arsenal'in toparlanacağını hesaba katıyorum.Fakat böyle giderlerse değil Tottenham,Aston Villa dahi onlarla mücadele edebilecek konuma gelebilir.Aslında lige iyi başlamışlardı ama görünen o ki eksikler yeni yeni ortaya çıkıyor.Özellikle Manchester City'e,4-2 lik bir skorla mağlup olmanın affedilebilecek bir tarafı yok.Van Persie,Arshavin ve Fabregas'a çok iş düşecek bundan sonra.

*Birmingham derbisini izleyebildim ve edindiğim intiba Alex McLeish'inki ile aynı:Birmingham EPL'de herkesle baş edebilecek kuvvette gerçekten.Belki de derbi maç olması sebebindendir,Birminghamlılar inanılmaz bastılar ve oyunun çoğu bölümünde iyi oynayan taraf onlar oldu.Golü de bir duran toptan yediler.Agbonlahor yine canlarını yaktı.Villa cephesinde değişen bir şey yok,yine iddialılar.Ancak bu sene de ilk 6 yeterli gözüküyor onlar için.Birmingham ise ilerleyen haftalarda daha fazla puan alacaktır.Özellikle Gary O'Connor ve Sebastian Larsson dikkat edilmesi gereken isimler.

*Liverpool ligin en yerel takımı Burnley'i Benayoun'un 3 ve Kuyt'ın golleriyle 4-0 mağlup etti.İşler yavaş yavaş da olsa yoluna girecektir.Ve çoğu Liverpool hakkındaki umutsuz düşüncelerin aksine hala şampiyonluk adaylarından biri olduğu kanısındayım Liverpool'un.Tabii henüz çok erken.Belki de desteklediğim takım olmasından kaynaklanıyor ama Gerrard ve Carragher'ın olduğu her yerde umut vardır...

*Öte yandan Burnley'nin de ligde kalmasını istiyorum.Dilerim bunu başarabilirler.

*Manchester City "zamana ihtiyaç var" klişesinin doğruluğunu gösterdi bize.Haftalar geçtikçe iyiye gidiyorlar.İyi bir Adebayor,Tevez ve Robinho üçlüsünü kolay kolay kimse tutamaz.Üstelik Bellamy'nin yeni transferlerin gölgesinde kalmaktan sıkılmış gibi bir hali var.Her hafta kendine ilk 11'de yer buluyor.Bundan iki sene önce sanırım Kalli döneminde Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray maçında Kalli'nin Sabri'yi orta sahanın ortasına çekmesi üzerine Uğur Meleke bir kanalda "Shaun Wright Phillips'in ortada oynaması gibi bir şey..." türünde bir açıklama yapmıştı.Aradan geçen 2 senede Shaun Wright'ın bir orta alan topçusu olabildiği gerçeğiyle karşı karşıyayız.Üstelik babası Ian Wright'ın efsaneleştiği kulüp Arsenal'e 2 gol attı.

*Portsmouth'un hala puanı yok ve belki de puan alabilecekleri 3-5 takımdan biriydi Bolton.Gollü bir maçtı ve 3-2 kaybetti Portdmouth.5 maçta 5 yenilgi.Kranjcar'ı da kaybettiler...Bolton hiç bir zaman küçümsenemez ama bu sene zayıf oldukları bir gerçek.

*Chelsea yine son dakikada güldü...Tek kale oynadılar gerçi ama bir gün o top son dakikada girmezse?Stoke City golü erken buldu,sakatlıklar yaşadı ve kaleci Sorensen oyundan çıkmak zorunda kaldı.Chelsea'ye karşı golü erken bulmak da bir dezavantaj oluyor,sonra ister istemez kapanmak zorunda kalıyorsunuz.Tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de iyi mücadele ettiler.

*Sunderland bu sene ligin en iyi takımlarından olur demiştim.Sağolsunlar beni utandırmıyorlar şimdilik.Darren Bent,Fraizer Campbell arkalarında Lorik Cana ve Lee Cattermole kanatlarda Kieran Richardson ve Andy Reid...Gerçekten çok iyi bir takım olmuş.

*Açıkçası Wigan'ın bu kadar direnebileceğini beklemiyordum.West Ham'ı da yendiler.West Ham'da kötü gidiş sürüyor.

*Belki de haftanın en heyecanlı karşılaşması Fulham-Everton maçıydı.Fulham'ın sempati duyduğum bir takım olmasından mıdır bilmiyorum ama oynadıkları futbolu çok beğeniyorum.Bugün de öyle oldu.0-1 yenik duruma düştüler ama oyundan hiç kopmadılar ve Konchesky ve Duff'ın harika golüyle 2-1 aldılar maçı.Fulham yine büyük bir sürpriz yapıp üst sıralara oynayabilir.Şu ana kadar aldıkları sonuçlar kötüydü ama dediğim gibi çok güzel bir futbol oynuyorlar.Özellikle Dempsey ve Duff muhteşemdiler ki ikisi bir arada oynadılar.Duff'ı Blackburn'deki yıllarından sonra ilk kez bu kadar hırslı gördüm.

Devamı - EPL'de Haftanın Ardından

13.09.2009

Adebayor'un İntikamı


Son yarım saati niye Premier League’i izlemeyi bu kadar çok özlediğimi bana hatırlatan bir maç izleme şansı buldum bugün. İki tarafın da bolca pozisyona girdiği bu maçta, Arsenal’in 4-2 yenilmesine rağmen verilmeyen penaltılarından, direkten dönen toplarından daha çok akılda kalan şey ise Adebayor’un intikamıydı.

İzleyemeyenler için; Adebayor takımını 3-1 öne geçiren golü attıktan sonra bütün sahayı durmadan koşarak geçti ve kendisini “yeteri kadar çaba göstermediği için sevmeyen” Arsenal taraftarlarının olduğu tribüne gidip sevincini onlarla paylaştı. Arsenal taraftarının ona koltuk, pet şişe vb. ile verdiği karşılık sonrasında ise Adebayor sarı kart görerek, attığı golü ve ondan önceki Arsenal savunmasını dağıttığı tek kişilik şovunu gölgede bırakmış oldu. Yine de hep duygularıyla hareket eden bu adam için bunların hiçbiri önemli değildi muhtemelen, Adebayor’u hiç bir golünden sonra bu kadar hırslı görmemiştim. Zaten kart gördükten sonra bile elleriyle Man City tribünlerini ateşlemesi de halinden memnun olduğunu gösteriyordu. Belki tasvip edilmemesi gereken bir hareket ama arap başkanlarının parasıyla yapılmış premier league toplaması bir takımda intikam için bile olsa böyle bir hırs görmek beni çok mutlu etti. Hatta bu hareket belki hoşgörüsüz, acımasız, endüstriyel futbola bir sitemdi..

Transfer olduktan sonra yaptığı “Tatilden döndükten sonra çıktığım ilk antremanda bana benim için gelen bir teklifi kabul ettiklerini söylediler. Wenger’e beni niye satmak istediğini sorduğumda Arsenal’in paraya ihtiyacı olduğunu ve hedef adam haline geldiğimi öğrendim. Arsenal’den ayrılmayı hiç istemedim. Takımıma para kazandırdığım için mutluyum umarım iyi bir şekilde harcarlar.” açıklamasından sonra bu tepkisine çok şaşırmamak gerek aslında.

Şimdi merak edilen federasyonun Adebayor’a herhangi bir ceza verip vermeyeceği ve Emirates’deki maçta neler olacağı..

Devamı - Adebayor'un İntikamı

11.06.2009

Liga, Premier Lig'i Geçebilir Mi?

Sıra Ona Geldi: Franck Ribery

Fazla iyimserlik sonradan can sıkabilir, AcetoBalsamico'da çıkan bir yazı, bugün benim bloga gönderdiğim Yeni Old Firm La Liga'da yazısından bayağı farklı bir La Liga ön görüsü sunuyor. Peki hangisi daha gerçekçi dersiniz?


Real'e gelmesi düşünülen 4 önemli yıldız vardı Ribery, İbrahimovic, Kaka ve Ronaldo. David Villa ile Xabi Alonso da stepne de duruyordu. Dörtlüden ikisi bugün itibarı ile tamamlandı. Ribery'nin gelme olasılığı yüksek. İbrahimovic Real olmasa Barça'da, yani büyük ihtimal La Liga'da olacak. La Liga ile Premier Lig arasında, oyuncu değerlerinin toplamında yaklaşık 500 milyon euroluk bir fark var, Premier lig 2.8 milyar, La Liga 2.3 milyar avro değerinde. Yarım milyar euroluk fark ne demek? Takribi olarak ManU takımının tüm kadro değerinin 1,5 katı demek. Yani bu 2 ligden İspanya'nın öne geçmesi için, Manchester'ın İspanya'da bir yerlere taşınması lazım. Yani aralarındaki fark üç beş tane star transferi ile kapanacak gibi değil.

Zlatan, İtalya'da kalan son süperyıldız, fakat onun da gitmesi an meselesi.

Ayrıca herkes Real Madrid'e odaklanmış durumda, peki ya diğer La Liga takımlarında transfer çalışmaları var mı? Son dedikodulara göre, diğer takımlar transferden çok eldeki oyuncularını tutma derdindeler: Atletico'nun altın ayakkabılısı Forlan istim üzerinde, Valencia'da David Villa gitmeye hazır klübünden onay bekliyor. Sonuçta transferi şu an için sadece Real Madrid yapıyor, diğerlerini eldekini koruma derdindeler.

Zola, İngiltere Futbolunun dışa açılma hamlesinin sembol isimlerinden biriydi.

İngiltere Ligi ilk dışa açılma hamlesini yaptığında bütün klüpler birbirleriyle transfer konusunda yarışıyorlardı. Hatta bir dönem İtalya'nın bütün oyuncuları İngiltere'ye topluca göç etmişti. Büyük küçük takım farketmeden, her takım elindeki para ile alacağı en iyi yabancıyı ülkeye ithal etmenin peşindeydi. Bu transferlerin bir bölümü fos çıktı, bazı takımlar müsrif politikaları yüzünden battı, giden gitti, kalan kaldı ama en sonunda şimdi herkesin kıskançlıkla baktığı Premier Lig ortaya çıktı. İspanya Ligi ise bu yılları pek akıllıca geçirmedi. Barcelona dışında bir sistem ortaya koyan olmadı, Real transferine göre başarı politikasını benimsedi, diğer büyüklerden Atletico ligden bile düştü, sonra toparladı ancak bu sene kendine tam anlamıyla geldiğini söyleyebiliriz. La Liga yeni bir başaltı takımı olarak Sevilla'yı yarattı, fakat Sevilla'nın en azından bir Everton, bir Tottenham kadar marka olabildiğini söyleyebilir miyiz?

İngiltere Ligi Dünyanın En Pahalı Ligi

Unutmadan söyleyelim, Premier Lig kendi başına bağımsız bir şirket, yani bir profesyonel yönetici ordusu tarafından idare ediliyor. Kısa, orta ve uzun vadeli projeksiyonlar yapılıyor, oyunun seyir zevkini arttırmak böylece gelirleri katlamak için farklı manevralar geliştiriliyor. La Liga bu profesyonellikten çok uzak, Real hala 1950lerdeki bütün starlar bana gelsin, ben de başarıya gideyim mantığını çok da aşmış değil. Transfer dönemi bitip, sahada oynanan oyun asli olarak kalınca, o zaman Real kendini aradığı başarının çok da uzağında bulabilir. O zaman da bugün yaptığı her işe alkış tutan Madrid Medyası, Perez'e gökte yıldız yerine, yerde nal toplattırır.
Devamı - Liga, Premier Lig'i Geçebilir Mi?

21.04.2009

Kuresel Ekonomi Diretiyor: Celtic ve Rangers Premier'e Gitsin

Christiano Ronaldo'nun Real'e ya da Adriano'nun Fener'e transferi gibi uzun yillardir sure gelen bir tartismadir bu: Iskocya'nin Glascow sehrinin iki buyuk takimi Celtic ve Rangers Ingiliz liginde oynasin mi? Iskocya, Birlesik Kralligin icinde otonom sayilabilecek bir statuye sahip ve herkesin bildigi gibi kendi futbol ligi var. Ayni sekilde tipki Kuzey Irlanda ve Galler gibi uluslararasi turnuvalarda kendi bayraklari altinda mucadele ediyorlar. Iskocya'nin bir milli futbol takimi, her ne kadar cok basarisiz olsalar da, Iskoclar icin buyuk bir gurur kaynagi. Peki goz gore gore neden en iyi iki takimlarinin Premier Liginde Ingilizlere asimile olmasini tercih etsinler? Iste futbolun ekonomi politigi bu anda devreye giriyor. Ilk olarak, Rangers ve Celic Iskocya'da rakipsizler ve bu yuzden takim olarak kapasitelerini arttirmak icin fazla bir motivasyonlari yok; bu rakipsizlik iki Glascow takiminin Sampiyonlar Ligindeki basarisini ve potansiyel gelir artisini da olumsuz etkiliyor. Ikinci bir sebep de Iskocya futbol pazarinin oldukca kisitli olmasi. Premier Liginin kuresel reklam ve yayin gelirleriyle karsilastirilinca Celtic ve Rangers'in Iskocya'daki kazanclari oldukca cuzi kaliyor.

Bu konuyu yazmamin sebebi gecen hafta Ingiltere Futbol Federasyonuna Premier Ligi tamamen yeniden yapilandiracak ve iki Iskoc takimini bu lige dahil edecek yeni bir oneri verildi. Bu tasariyi sunan Bolton'un baskani Phil Gartside'ya gore Premier Lig 18'er takimdan olusan iki kisima ayrilmali, Rangers ve Celtic de bu liglerde yer almali. UEFA ben boyle bir degisiklige karismam siz isinize bakin demis. Peki kim bu degisiklige karsi? Kisaca ligin ilk dort takimi diyebiliriz. Reklam gelirlerinin gorece olarak azalacak olmasi Man U, Chelsea, Liverpool ve Arsenal'in kolay kolay kabul edebilecegi bir oneri degil. Bu yuzden en azindan bu haliyle degisikligin onaylanmasi zor gozukuyor.
Devamı - Kuresel Ekonomi Diretiyor: Celtic ve Rangers Premier'e Gitsin