Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.06.2010

Marca'ya gore Schuster Besiktas'la imzaladi


...geçen gece meneceri Marco Kirdemir ile Milan'da sozlesme imzalandi. Pellegrini ise FB ile gorusuyor... Bir Besiktasli olarak tersini tercih ederdim, Pellegrini daha Besiktaslik bir adam gibi geliyor amma velakin hadi bakalim, Marca'nin yalancisiyiz:

http://www.marca.com/2010/06/03/futbol/futbol_internacional/1275564841.html
Devamı - Marca'ya gore Schuster Besiktas'la imzaladi

20.04.2010

Federasyona Yürüyüş Hakkında



Beşiktaş taraftarı federasyona yürüme kararı almış. Protesto edebilirler bununla ilgili bir derdim yok, fakat ortada garip bir durum var. Mesele TFF'yi protesto etmekse bunu niye Beşiktaş taraftarı tek başına yapıyor. Her takım işine geldiği zaman zaten federasyona ya da hakemlere çatmıyor mu? 

Şimdi eğri oturup doğru konuşmamız gerekirse, hangi taraftar grubu olursa olsun, futbolda döndüğü iddia edilen tezgahları protesto etmek istiyorsa, işin samimiyeti ve sonuç vermesi için öncelikli adresi diğer camialar olmalıdır. Yoksa bugün Beşiktaşlılar toplanır, yarın Bursalılar, ertesi gün Fenerbahçeliler... Birkaç gün haber olur, birileri provakasyon yapmaya çalışır, belki birkaç aklı evvel de gerginlik yaratmayı başarır. Sonuçta ne değişir? Hiç bir şey... 

Bir kaç gündür çok takıldığım şu "Beşiktaşlı Duruşu" var ya, işte bunun gerçekten varolduğunu kanıtlamak için iyi bir şans olurdu bu gösteri fakat şimdilik fırsat kaçmış gibi görünüyor. Keşke, bu karar aceleden alınmasa ve en azından İstanbul'un diğer büyük kulüplerinin taraftarları ile birlik olunup bir gösteri düzenlenseydi. Takımdaşlarımın moralini bozmak istemem ama bu gösteri bu haliyle, fazlasıyla tek sesli, fazlasıyla samimiyetten uzak... 

Darılmak yok, dost acı söyler... 
Devamı - Federasyona Yürüyüş Hakkında

19.04.2010

Taraftar Demişken...

Kendi takımdaşlarımın Beşiktaş taraftarlığını aşırı romantize etmesi ve sanki Fuzuli'nin beyitlerinde dolaşır gibi takım sevgilerini ifade etmeleri bana hep garip gelmiştir. Tribünlere ve taraftarlara bakınca açıkçası, takımların çok da farkettiğini sanmıyorum. Sahada ana avrat düz giden adamın nasıl bir farklı taraftar profili olur bir türlü anlamam. Neyse bu Beşiktaş'ın romantize edilmesi konusu ayrı bir yazı dizisi olur, buradaki asıl problem dünkü "balon olayı". 

Fenerbahçeli taraftarların yaptığı kalitesiz espriye zaten gülecek insanla işim olmaz. Kötü fikir, kötü tasarım (bir kere köpek çok sevimli ulan!) ve berbat bir mesaj kaygısı. Fakat, Fenerbahçe'ye saldırma alışkanlığı üzerinden kendi taraftarlığını tanımlayanlara gün doğmuş, hemen ahlak zabıtası üniformalarıyla cezayı kesivermişler. Şimdi ben bu taraftarlar ile, yeri geldi stad önünde, yeri geldi Kazan'da "fenere operayı" söylemedim mi? Ya da bu taraftar, maç esnasında yeri geldi kendi Başkanına bile ana avrat düz gitmedi mi? Anlayamadığım bir durum; bu kadar çelişkiyle yaşayabilmek, kendi mutfağın pisken, başkasınınkine karışabilmek... 

Fenerbahçe camiası, Beşiktaş caiması neyse odur aslında... Merhum "ırkçı" yazarımız İslam Çupi'nin bayat sözlerine ihtiyaç yoktur Fenerbahçe'nin büyüklüğünü anlatmak için, Beşiktaş ve Galatasaray ne kadar büyükse o kadar büyüktür işte... Diğerleri ne kadar ahlaklıysa, o kadar ahlaklıdır; ne kadar dürüstse, şikeci değilse, diğerleri kadardır... "Ayrı mahallenin çocukları", "Suyun öteki tarafı" edebiyatı yapmanın alemi yok, CHP ne kadar solcu, ne kadar düzen karşıtı, ne kadar farklıysa, Beşiktaş da o kadar farklıdır, düzen karşıtı ve solcudur işte. Bu "Beşiktaşlılık duruşu" da yeni icat oldu: zannedersin herkes yanlış, bi biz doğruyuz... 

Eğer kendini illa "ayrı bir mahallede" tutmak istiyorsan, gel hep beraber iyi futbolun, ahlaklı sporun peşinden giden   futbol dilencilerinin mahallesine taşınalım. Taraf tutmayan anarşistler onlar, bu futbol düzeninin bugları, göz önüne getirilmeyenleri... Ne taraftar, ne müşteri olmak isteyen, seyirciler onlar... Sayıları az, adresleri bulanık ama gerçekten de "ayrı mahallenin çocukları" olanlar onlar.. 

Devamı - Taraftar Demişken...

Derbinin Ardından: Milyonların Gönül Göçü

Sahada futbol olmayınca, derbi hakkında konuşulanlar hakemle başladı, Bilica ile devam etti ve her zamanki gibi komplo teorileri ile sona erdi. Maçın yönetimi ile fikrimizi belirttik, Gökçe maçın tek güzelliği hakkında da güzel bir gönül yazısı yazdı. Bunlardan geriye de tatsız, tuzsuz, futbolun oynanmadığı bir maç kaldı. 

Ligdeki futbol kimseyi memnun etmiyor, kabul... Hatta bu memnuniyetsizlik öyle bir boyuta vardı ki, her hafta milyonlarca futbolsever, sırf güzel oyundan bir parça seyredebilmek için, bedenini burada bırakıp, gönlüyle İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya'nın yolunu tutuyor. Futbolumuzun yaşadığı bu "gönül göçü" aslında bir yandan satış rekorları kıran Süperligimizin ne kadar kağıttan aslan parçası olduğunu da göstermekte. Ligin para ederi şu an arena kavgaları, futbolu izlemek için sürgüne gidiyoruz, geri gelip birbirimizle doyasıya kavga ediyoruz. Bugün sebep Göçek, Bilica olsun, yarın da başkaları olacak... Artık taraftar olarak bizim başarıyı değil, iyi futbolu talep etmemizin zamanı geldi. Kalbi Camp Nou'da, bedeni Sami Yen'de tipi şizofren taraftarlık halinden çıkıp, bize fahiş fiyatlarla, kötü kalitede izletilen bu futboldan hakettiğimizi talep etmenin zamanı geldi. Madem futbolun beyleri, bize endüstriyel futbolu satmak istiyor, madem taraftar değil müşteri istiyorlar, o zaman bizler de "müşteri her zaman haklıdır" deyip, hakkımız olan iyi futbolu burada kendi memleketimizde, kendi stadlarımızda görmeyi talep edelim. 

Bitsin artık bu gönül göçü...
Devamı - Derbinin Ardından: Milyonların Gönül Göçü

18.04.2010

Alex Le Sonsuza


Fenerbahçe takım zekası ve isteğiyle kazandı maçı... Hala bu ligi hakeden Bursaspor'dur. Aklımız böyle diyor ama gönüle zincir vurulmuyor işte seviniyoruz.

Beşiktaş ise taraftarlarından başlayarak içlerindeki nefreti yine dökmeye başladılar, işin ilginci iki üç sene önceki kardeşlik yine kurulmuş. Başlar yine şimdi Beşiktaşlılık duruşu yok biz farklıyız, ayrı kasabanın sakinleriyiz, yok Şükrü Saraçoğlu şöyle adamdı diye...

Bir öğrenemedik bu işleri... En kaliteli dediğin adam nefret kusuyor ve ben kazandığım maçtan sonra soğuyorum. Tadı kaçtı bu işlerin artık...

Ha bir yandan da Messi falan hikayedir nazarımda, futbolun tek tanrısı Alex'dir...
Devamı - Alex Le Sonsuza

Türkiye İç Savaşın Eşiğinden Döndü

"....Sahada bugün Beşiktaş yerine Galatasaray oynasaydı, bu hakem yüzünden şu an sokaklarda çatışmalar yaşanıyor olurdu. Herhalde biz de postu, laptop'u aküye bağlayıp, çanak antenden modem devşirerek gönderirdik.... "
Blogiçi gtalk konuşmalarından bir alıntı

Hepimize geçmiş olsun, ucuz kurtulduk valla... Hüseyin Göçek'in yönettiği son Galatasaray maçında ne oldu diye soranlara sanırım Mustafa Sarp en iyi cevabı vermiş. 

O gün anlayamamıştım seni fakat şimdi gayet iyi anlıyorum Mustafacığım, kusura bakma... 
Devamı - Türkiye İç Savaşın Eşiğinden Döndü

11.04.2010

Toraman İçin Milli Takım Yolu Açık Mı?

İbrahim Toraman'ı ilk kez 19 yaşlarında Ümit Milli Takım'da sol bek oynarken görmüştüm. En iyi sol bekin Hakan Ünsal olduğu bir dönemde, sağ ayaklı bir oyuncudan sol bek yaratmak bana garip gelmişti fakat İbrahim de yabancısı olduğu pozisyonda sırıtmadan oynuyordu. Antep ve Beşiktaş'ta defansın her yerinde oynadı, İbrahim Üzülmez sol tarafı kapattığı için, bir tek orada oynamadı Beşiktaş'ta. Son yıllarda, orta sahada da oynamaya başladı. Oyun yapısı gereği zaten sık sık ileri çıkan, pozisyona giren bir oyuncu. Hatta ligimizdeki defans oyuncuları arasında, Lugano'dan sonra, gole en yatkın stoper kendisi. Fiziği belki Servet düzeyinde değil fakat her kısa stoper gibi iki müthiş özelliğe sahip: çabuk ve çok iyi zıplıyor. Top ayağına yakışıyor, belki bir Gökhan Keskin hassasiyeti yok (zaten o kimde var ki?) topla oynadığında ama Servet ve Gökhan Zan gibi oyuncuların baştacı edildiği bir futbolda, kendisini dönemin Gökhan Keskin'i saymak hiç de abes bir durum değil. 

Sivok-Ferrari ikilisinin müthiş formu ve uyumuna rağmen, ilk 11'de yer bulamayacak denilen Toraman önce kadroya zayıf nokta olan sağ bekten girdi. Günümüzün hücum etmesi gereken bek tarzı, yeni transferler Kaş ve Erhan Güven'de yoktu. İş yine, bizim Toraman'a düştü. Ekrem ve Uğur'un formsuz olduğu zamanlarda, ortasahada Fink-Ernst ikilisine Necip gelene kadar alternatif oldu. Yetmedi, Ferrari sakatlanınca, eski yerine döndü dün akşam. Maçın Serkan Balcı ile birlikte en göze çarpan oyuncularından biriydi İbrahim Toraman. Topla beraber hücuma çıktı, takımının ilk ciddi pozisyonunda ceza sahasında topla buluştu, defansta mücadele etti. Kısacası tek başına takımın yarısının işini yaptı. Peki TC pasaportu taşıyan oyuncular arasında şu anda ondan formda defans oyuncusu var mı? Hayır... Peki TC pasaportu taşıyan oyuncular arasında -Serdar Taşçı kategori dışında- ondan nitelikli bir defans oyuncusu var mı? Hayır... Son yıllarda, mental olarak onun kadar gelişim gösteren başka bir defans oyuncusu var mı Türk oyuncular arasında? Hayır... Peki bu oyuncu Milli Takım Forması ile şereflendiriliyor mu? Hayır... 


Dün akşam İnönü'de üç milli takım hocası vardı. İkisi, bu görevi daha önce başarıyla tamamlamış olan Denizli ve Güneş'ti. Üçüncüsü de şu an bu göreve gelen, herkesin saygı duyduğu isim Hiddink idi... Hiddink Toraman'ı izlerken ne düşünmüştür bilinmez, fakat Milli Takım'a seçilmediğini öğrendiği zaman şaşırdığını sanmıyorum. Hiddink'in bu zihin tutulması ile ilk sınavı değil zaten, kendisi PSV'yi şampiyon yapıp geldiği zaman, buradan bir sezon bile tamamlayamadan, yaka paça gönderilmişti. Geçen yıllar Hiddink'in futbol lugatından çok şey değiştirmedi, fakat ilginçtir 15 yıl önce kovduğumuz adamı şimdi kurtarıcı olarak getiriyoruz. Hiddink, Güneş ve Denizli... Üç teknik direktöre de sorsak, dün akşamki performansı ile hakettiğini söyler. Hatta, Trabzonspor'daki en "underrated" oyuncu olan Ceyhun Gülselam'ın niye Milli Takım'da banko oynamadığını da merak ederler. Ama işte öyle bir yerde yaşıyoruz ki, hakeden değil de, ahbap çavuş ilişkilerinde iyi olanın kazandığı bir yer burası... Milli takım, "kolum girsin"cilere, şikecilere ve tarikatçılara açık ama, formda olana, hakedene açık değil... 

İnönü'nün girişine yazmak lazım: "Her Beşiktaşlı Fani, bir gün haksızlığa uğrayacaktır" diye. Sıra bugün Toraman'da idi, bakalım yarın kime gelecek? 
Devamı - Toraman İçin Milli Takım Yolu Açık Mı?

10.04.2010

BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

Elimde değil, ne zaman Trabzonspor ile maçımız olsa aklıma 1993'te oynanan ve 7-1 biten maç geliyor. O zamanlar 4 büyük takım arasında böyle büyük farklı skorlar olmazdı ve Trabzonspor yabana atılacak bir takım değildi. Fakat o gün, Beşiktaş ve Sergen özellikle çok iyi oynamış, Trabzonsporlu oyunculara oynama şansı bırakmamışlardı. İşte o maçın hikayesini, BJK resmi sitesine unutulmayan 16 maç başlığı altına koymuşlar. Bakalım o günleri nasıl anlatmışlar:

"Hiç durmadan yağan bir yağmur, insanı titreten bir rüzgar. Tribünlerde biletli 10 bin 460 seyirci hiç durmadan yaptığı tezahürat... İşte bu atmosferde fırtına gibi başlıyor Beşiktaş maça.
Henüz ilk dakikalarda kurduğu baskı sonuç veriyor Kara Kartal’ın... Orta sahada Sergen’e yapılan bir faulü hakem Erman Toroğlu avantaja bırakıyor, Metin’in ortasında da Mehmet topu Trabzon ağlarına gönderiyordu.

İkinci dakikada gelen ve Trabzon’u moral olarak çökerten gol, Beşiktaş’ı daha da şahlandırdı. 16’ncı dakikada bu kez Nartallo’nun vuruşu ağlara gidiyor, 4 dakika sonra Oktay farkı üçe çıkartan golü atıyordu. Herkes şaşkındı. Daha 20 dakika dolmuş ama maçı kazanan ve kaybeden belli olmuştu. Bundan sonrası, Beşiktaş için tarihi bir skora imza atmak için oynanacak bölümdü artık.

İkinci yarı başlarken Trabzon biraz daha gayretliydi. Ama golü bulan taraf yine Beşiktaş oldu. Sahanın yıldızı Sergen nefis hareketlerle götürdüğü topu Victor’un bakışları arasında ağlara gönderdiğinde, skorbord 49. dakikayı gösteriyordu.

Golün şokuyla sarsılan Trabzon savunmasında bir büyük hata Nartallo’yla 5. golü getiriyor, Şenol Güneş kenarda takımının yıkılışını seyrediyordu.

69’da Şota’nın şeref sayısının ardından Beşiktaş yine rakibinin üzerin bir kâbus gibi çöktü. Birbiri ardına kaçan gollerden sonra Oktay’ın 81., Mehmet’in 85. dakikalardaki golleri tarihi farkı skor tabelasına yansıtıyodu.

Gordon Milne yönetimindeki Kara Kartal, Trabzonspor’a tarihinin en ağır yenilgisini tattırırken ligde 12 hafta sonunda üçüncü sıraya yerleşiyordu.

Beşiktaş: Zafer Öğer, Rıza Çalımbay, Ali Günçar, Gökhan Keskin, Mutlu Topçu, Fani Madida, Mehmet Özdilek, Sergen Yalçın (dk. 77 Kadir Akbulut), Oktay Derelioğlu, Osvaldo Nartallo (dk. 77 Ali Gültiken), Metin Tekin.

Goller : Mehmet (2, 85), Nartallo (16, 51), Oktay (20, 81), Sergen (49), Şota (69)."


Bu akşam böyle bir skor beklemiyorum, fakat Beşiktaş'ın maçı alacağına dair bir inancım var. Bakalım sabah sabah Bay Tahmin'e döndük, hayırlısı olsun... 

Fotoğrafa gelirsek, maçta gol atanlardan Oktay ve Nartallo için ne yazık ki Beşiktaş ve sonrası pek parlak geçmedi. Nartallo'yu da bu bahane ile analım dedik...
Devamı - BJK Resmi Sitesi'nde 93 Beşiktaş-Trabzonspor Maçının Hikayesi

7.04.2010

MasterCard'ın BJK Taraftarlı Yeni Reklamı


MasterCard dün akşam Arsenal-Barcelona maçı devre arasında yeni reklamını yayınladı ve bir anda herkesin ilgisini üzerine çekti çünkü 1 dakika süren reklamda farklı taraftar grupları gösterilirken Türkiye'den de Beşiktaş taraftarı gösterilmiş. Gerçi çarşı gerekirse Mastercard'a karşı olur ama şimdilik onların da hoşuna gittiğine eminim. Videoyu sonra aradım, sözlükte buldum linkini, buraya da koyuyorum dün akşam izlememiş olanlar için:

Devamı - MasterCard'ın BJK Taraftarlı Yeni Reklamı

28.03.2010

Beşinci lig şampiyonu hayalleri



Hadi bakalım, diyelim Bursaspor sezon sonunda ligi tepede bitirdi ve şampiyon oldu. Zaten Ertuğrul Sağlam Beşiktaş'ta rahat çalışma ortamı bulamadığı için başarısız olmuştu, şimdi de Türkiye'nin en iyi teknik direktörü olduğunu kanıtladı. Birden herkes Sercan Yıldırım 9 formaları aldı, caddelerde gezerken sağda solda önün yeşil-beyaz formalarını gururla taşıyan insanlar görüyoruz. Bursaspor, İstanbul Ankara ve İzmir'de şampiyonluk turları düzenledi, kutlamalara binlerce kişi katıldı. Şimdi de bir bırakalım hayal kurmayı: alım gücünün düşük, kapitalizm
mekanizmalarının pek fazla gelişmemiş olduğu bir ülkede, hem de tek memeden üç buçuk koca enik sürekli emerken Bursaspor gibi (çoğunlukla) yerel bir güç olan bir takıma kalır mi şampiyonluk? Öncelikle bir ayrım yapmalıyız ve Şampiyon Olabilecek Takımlar ile Yukarıyı Zorlayabilen Takımlar arasında bir çizgi çekmeliyiz.

Bursanın puan farkıyla lider olması yine bu sene de sürpriz bir takım biraz heyecan yaratsın, biraz dikkat çeksin gündem oluştursun numarasidir. Sonunda da Bursa çakılmaya başlar, ve ligi 2.-4.luk arasında bitirir. Bu kadar eşitliksiz bir ülkeden nasıl adaletli bir lig çıkar ki? Bursalılar darılmasın, Bursasporla alakadar değil bu tespit. 2 senedir gördüğümüz gibi ligimizdeki kadro-yönetim-taraftar uçlusu bakımından yeterince güçlü herhangi bir takımın (fakat örneğin Diyarbakır harıç) Yukarıyı Zorlayabilen Takımlar arasına girmesinin zamanı gelebilir.
Fakat bu tip takımların ilerideki 3-5 sene içerisinde bu etkilerini sürekli hale getirmeleri, bir yandan da modern kapitalist yöntemlerle büyüyen futbol şirketlerinden nasıl daha fazla yağ çıkarabileceklerini öğrenmeleri şart. Oyuncularının medyatik ve popüler olmalarıyla, forma satışlarından, havuzdan vs. aldıkları yüksek gelirleriyle, Avrupa Ligi'ne katılıp kadrolarına birkaç Avrupa tecrübeli oyuncu daha katarak oradan elde ettikleri paralarla, diğer hizmetleri (mesela banka kartları sponsorluğu, ülkemizde cips, su markalarına vs. sponsorluk gibi ilginç varyasyonlar da mevcut) iyi derecede şirketleşmiş, önemli büyük alışveriş merkezlerinde dükkanları olan, 3.5 büyüklerle birçok farklı alanlarda çekişebilecek bir marka olmaları gerekiyor bir yandan. Türkiyede anca o zaman lig şampiyonluğunu gerçekten zorlayabilirler.

Fakat söylenmesi gereken bir nokta daha var: örneğin bu hafta "Bizans" taraftarları ilk defa bir Belediye-Bursa maçını heyecanla takibettiler. Başarı, bu tip takımları önemli duruma getiriyor ve maçları izleniyor, göz aşinaliği sağlanıyor bu ekiple ve renkleriyle. Bursa bu iyi gidişatını
birkaç sezon koruyabilirse ancak (Sıvasın bütün oyuncularını bırakıp küme düşmemeye çalışma hezimeti gibi değil) büyükler gibi paraya ve güce sahip olabilme imkanı olabilir, bunlar tabi Bursaspor yönetiminin uzun sürede alacağı kararlara, ve öngörülerine direk olarak bağlı.

Yine de sonuç olarak Bursa veya başka bir 5. şampiyon olma potansiyeline sahip takım, sportif başarıdan bağımsız olarak, anca günün kapitalist düzeni içerisinde, forma satışlarıyla, reklamlar, sponsorluk anlaşmalarıyla en azından Trabzonspor kadar önemli bir güç olursa Şampiyon Olabilecek Takımlar arasına girebilir. Bursa ise önümüzdeki YILLARDA bu oyunu nasıl oynaması gerektiğini öğrenirse o zaman 5. şampiyonumuz 5. büyük ilden çıkar. Bize de sırf "oh be, yeni bir takım şampiyon oldu" diye şampiyonluk kutlamalarına katılmak düşer.

Devamı - Beşinci lig şampiyonu hayalleri

21.03.2010

Taktiksel Risk Mi Yoksa Denizli Balı Mı?



Mustafa Denizli'nin bir bahtsızlığı vardır. Ne yapsa, ne etse "Ballı" olmaktan kurtulamaz. Risk almayı seven bir yapısı olduğundan, pek de ezber takım kuran hocalardan olmadığı için, çoğu zaman yaptığı başarılı taktiksel manevralar, bu "bal" efsanesinin altında kalır. Futbolumuzun yaklaşık 20 yıldır süregelen geyiklerinden olan bu ballı olma durumuna geçen akşam Kasımpaşa-Beşiktaş maçında tekrar şahit olduk.

Takımı 1-0 mağlup ve ilk değişikliğini sakatlık yüzünden (Sivok-Kaş) zorla yapmış olan Denizli, maçı çevirmek için büyük risk alır ve Ernst'i oyundan alır. Necip'i adeta idare eden Ernst çıkınca aslında tek başına kalan Necip için kabus, baskıdan kanatlara kaçan Kasımpaşa ortasahası için de rüya dolu dakikalar başlamıştır. Fakat Beşiktaş oyunu ilerde kurunca, kolay iki gol buldu ve maçı çevirecek gibi oldu. İşte o anda, Denizli'nin oynadığı kumarda ters zarlar gelmeye başladı. Yılmaz Vural gibi motivasyon ustası birinin başında olduğu Kasımpaşa oyunu Beşiktaş'ın sahasına yıktı ve 2. gole cevabını hemen verdi. Oyuncu değiştirme hakkını yitirmiş ve dirençli ortasahasını kaybetmiş Beşiktaş'ın da çılgıncasına hücum etmekten başka çaresi kalmadı. Sonuçta, seyir anlamında çok zevkli, özellikle de son yarım saati çok heyecanlı bir maç izledik. Denizli'nin kumarı tutsaydı, yine ballı denecekti, bir şey değişmeyecekti.

Aslında maç sonrası çevrilen muhabbetlerden anlıyoruz hala futbolun ne düzeyde tartışıldığını. Birkaç yıl önce İnönü'de oynanan Tottenham maçında, Beşiktaş'ın yediği goller İngiliz televizyonunda uzun uzun incelenmişti, atak organizasyonu ile defans bloğunun nasıl etki ve tepkilerde bulunduğu an be an diagramlarla gösteriliyordu. Aynı saatte bizim kanallarda dönen geyiklerin ise şu ankilerden bir farkı yoktu: "Bu takımla bu iş olmaz", "Tottenham bize bir gömlek fazla geldi" vs...

Bence bu ülkede, Mustafa Denizli'nin kariyeri boyunca aldığı taktiksel riskleri ve sonuçlarını inceleyen bir yazı yazılsa aslında futbolumuzda arkada kalan ve pek konuşmadığımız taktiksel süreklilik ve değişimler konusunda ciddi bir analiz çıkar. Mustafa Denizli, tıpkı Terim gibi büyük bir hocadır, fakat Terim'den farklı olarak rakibe ve maç içindeki duruma göre müdahaleleri daha can alıcıdır. Sürprizi sever ve risk alır. Aslında başarısızlığı da çok olmuştur o yüzden, hatta Terim gibi bir "takım kurucu" özelliği olmadığından da aldığı başarılar hep kısa soluklu olmuştur. Fakat Terim'in maraton taktiğinin yanında, Denizli'nin sprint taktiğinden geleceğin hocalarının öğreneceği çok şey var.

Tabii ki merak edene ve bakmasını bilene...






Devamı - Taktiksel Risk Mi Yoksa Denizli Balı Mı?

21.02.2010

Taraftar desteği altında


Ntvspor.net'ten bir alıntı: "Bir maç eksiğiyle lider Galatasaray'ın 8 puan gerisinde 22. haftaya giren siyah-beyazlılar, taraftar desteği altında oynayacağı maçtan 3 puanla ayrılmanın
hesaplarını yapıyor."
Hey gidi hey, ne günlere geldik dostlar! Artık spor haberlerinde bir maçın
taraftar destegi altında oynanıp oynanmayacağını soyleme gereği hissediliyor.
Futbol elden giderken tıklım tıklım yarı-yarıya bolüşülmüş gündüz derbilerinin o eski fotograflardaki güzelliği bir daha asla yasanmayacak günlerin nostaljisiyle eriyip gider...
Ayrıca "taraftar desteği altında" ne yahu, ağır yağış altında gibi? Yoksa "taraftar kösteği" altında mı oynanacak derbimiz? Endişelenmelimiyiz?

Devamı - Taraftar desteği altında

13.02.2010

Efkar

Alın işte yine bir Beşiktaş Efkar Playlist With Yeni Rakı fırsatı. Bu Beşiktaş boyle g.t eder taraftarını...

Devamı - Efkar

Bu blogda Beşiktaşlı yazarlar var


Ve bunlardan biri olarak bugünkü Antep maçından umutluyum. Takım kendini bulmaya başlıyor gibi, seçim gibi dertler de geride kaldı. Kadro belli, teknik heyet belli, tüpçu başkan.
Delgado gitti, Beşiktaşın elindeki malzeme belli, geçen seneki performansından
yapabilecekleri belli. Tabata formda, eski takımına karşı da iyi oynayacaktir
kanımca. Ayrıca Antep'e verilen 15 milyon euro 1-2 galibiyeti de içeriodur belki
de, tüpçunun işlerine şahsen benim aklım basmıyor...
Bu maçın gelecek haftaki derbiden önce iyi bir moral olacağını umuyorum ben,
Beşiktaş geçen sene GS'yi İnönü'de yenmeyi hatırlamıştı, bu sene de Baros dönmüş olsa bile unutmayabilir.

Devamı - Bu blogda Beşiktaşlı yazarlar var

5.02.2010

DESTEKLİYORUZ!

Bugün bir grup taraftar maçın 15. dakikasında stadı terkederek yeni yönetime tepkilerini ortaya koyacak. Bizden de Kaiowas oralarda olacağını söyledi. ÇK ekibi olarak hepimiz bu protestoyu destekliyoruz, hatta Beşiktaşlı olmayan yazarlarımız daha da çok destekliyor, onlar bile bıkmışlar bizim yönetimden. 
Çarşı her zamanki gibi bu olaya destek vermeyeceğini ilan etti. Dayak yedikleri polisin yanına ertesi gün kuyruğu kıstırılmış köpek misali gidenlerden zaten daha da fazlasını bekleyemeyiz. Alen ve şurekasına bence karakoldan izlesinler maçı, hem sıcak hem de asayiş berkemal olur.

Ayrıca kongreye politikayı sokanların hepsine sesleniyorum: yatacak yeriniz yok!



Devamı - DESTEKLİYORUZ!

22.01.2010

Murat Aksu Cephesinde Değişen Bir Şey Yok



Murat Aksu'nun oy kullanacak klüp üyelerine gönderdiği broşür benim de elime ulaştı. Açıkçası, mesele Demirören'i seçtirmemek mi yazımdan sonra, belki yanılırım heyecanı ile broşürü karıştırdım. Taraftara ve klübe yönelik beylik laflar dışında açıkçası dişe dokunur, kayda değer bir önerisini ya da projesini göremedim. "Çağdaş Beşiktaş", "Güçlü Beşiktaş için Şimdi" gibi benim duymaktan bıktığım ama yazanların kullanmaktan bıkmadığı vasat sloganlar ile Türkiye'nin en büyük klüplerinden birinin ay sonundaki kongresine, plansız, programsız ve vizyonsuz girmesi ne acı...

Ben bu kongrede kimsenin tarafı değilim ve açıkçası sırf Demirören gitsin diye de oy vermek bana saçma geliyor. Aksu gönderdiği broşürün pek çok yerinde mali kriz ve yarattığı problemlere değinmiş. Dediklerinin çoğunda doğruluk payı var, İMKB'de yayınlanan bazı belgeleri ben de inceledim, Beşiktaş A.Ş.'nin bizim değerimizden az gösteriyorlar karşı çıkışını da açıkçası doğru bulmuyorum, hele bu değeri futbolcu bonservis bedeli son derece oynak değerlere sahip, nerdeyse maç başına değişebilen değerler üzerinden savunmak açıkçası bende "Koskoca klübün geleceği Sivok'un bonservisine mi bağlı yahu?" tarzı serzenişlere itti. Bu arada değinmeden geçmemek lazım, İMKB'deki bilirkişi raporunda sermayenin 40 milyon dolardan 2 milyon dolara düşmesi de "büyük bir başarı", geçen seneye ait olan bu raporun üzerine Murat Aksu şu an sermayenin o kadar bile olmadığını "eksi" değerlerde olduğunu savunuyor. Açıkçası ilginç bir durum, Beşiktaş'ın gelirlerinde artış, sermayesinde de düşüş var. Ekonomi uzmanı değilim ama insan şüphelenmeden edemiyor: musluğu çalışan bu havuz probleminde acaba çatlağın derinliği ne kadar? Giderler ve borçlar nasıl karşılanacak? Yoksa tek çözüm başkanın kasasından borç almak mı?

Açıkçası ben Murat Aksu'nun yerinde olsam, klübün şu anki mali durumu göz önüne alınarak transfer bedellerini minimumda tutan, hatta gerekirse transfer yapmayan bir kadro yapısı oluşturup yaklaşık iki sezona denk gelecek şekilde, çok ciddi bir kemer sıkma politikası önerirdim. Bu tarz bir yaklaşım popülist değildir ama Beşiktaş camiasının da zaten pembe hayallerden fazlasıyla canı yandı. Devir realizm devridir, gerekirse başarılı olmama ama kar etme devridir. UEFA, global krizden dolayı finansal konularda klüplerin boğazını sıkmayı -geçici de olsa- durdurmuş durumdadır. Fakat, gelir-borç denkleminde en eksilerde olan Türk futbolunun çıkış yolu bu tarz sert politikalardan geçmektedir. Hani hep özendiğimiz dünya klüpleri var ya, Beşiktaş bunlardan hangisi olmak istiyor? Bütün yıldızlarını satışa çıkardığı halde hala gün yüzü göremeyecek olan Valencia mı, yoksa iki üç senede bir dünya futboluna bir yıldız gönderen ve her daim iddialı Sevilla mı? Dünyanın pek çok büyük klübü de ciddi borçlarla boğuşuyor fakat onların arkasında sağlam kasaları var, verdiğim örneklerin o yüzden Sevilla düzeyinde kalmasını mazur görün, zira Türkiye ligi bir Real, Barça ya da Inter'i kaldırmaktan hala çok uzakta.

Kongreye 10 gün kala moralleri bozdumsa affola, fakat artık deniz bitti, bugün Nobre gibi oyuncular 2.2 milyon euro alıyorsa, elindeki yabancı oyuncuları satamıyorsan, yerli oyuncu almak el yakıyorsa o zaman ne yapacaksın? İsyan edeceksin, çünkü Beşiktaş asıl "İsyandır"!
Devamı - Murat Aksu Cephesinde Değişen Bir Şey Yok

11.01.2010

Mesele Demirören'i Seçtirmemek mi?


Ocak ayı geldi, artık safları belirlemenin zamanı. Birkaç haftaya kadar kongrede oy kullanacağım ve Beşiktaş A.Ş.'nin yeni yönetim kurulunun seçilmesinde bir oyluk da olsa bir etkim olacak. Pek çok renktaş ve klüp üyesi tanıdığım için ortada verilecek bir karar yok, slogan belli "Let's kick Demirören out of football!". Slogan zekice bir şekilde meşhur bir slogandan apartılmış fakat, temelde şu soru hala zihnimde dalgalanıyor: niçin oy vereceğim, Demiröreni seçtirmemek için mi, yoksa inandığım birini başkan yapmak için mi?

İşin aslı, Beşiktaş'ın şu an ertelenmiş bir fetret devrini yaşaması. On yıllarca süren Seba dönemi, içinde benim de bulunduğum pek çok Beşiktaşlı için sabit ama istikrarlı bir dönemi temsil ediyor. Klübün Seba öncesinde özellikle 79-82 arasında yaşadığı derin mali ve yönetimsel krizler düşünüldüğünde Seba dönemi ve getirdiği başarılar klübü tarihinin altın çağına taşıdı. Fakat bu "altın çağın" uzaması beraberinde sonraki dönemlere ertelenmiş sorunların sayısının artmasına, çaplarının büyümesine sebep oldu. Seba görevi bırakınca, yerine gelen yönetim de dünya futbolunda ciddi tartışmalarla geçen süreçte alınan kararları bir çırpıda almaya başladı. Özellikle şirketleşme süreci, herhangi bir tartışma yaratılmadan hemen kabul edildi. İngiltere başta olmak üzere diğer ülkelerde son derece sancılı geçen bu duruma, Türkiye'de çok hızlı ve sancısız geçildi. "Sancısız" geçilen bu süreç de ilerleyen dönemde kendi problemlerini doğurdu.

Demirören devri aslında klübün yaşadığı kimliksel bunalımın en açık kanıtıdır. Beşiktaş, semt takımından hallice, mazbut ama başarılı, ailenin renksiz kokusuz fakat çalışkan, azimli üyesi iken, artık başarı için şık giyinmenin, pahalı yaşamanın gerektiği bir dünyaya zorla da olsa adımını attı. Serdar Bilgili, Bernard Shaw'ın kitabındaki karakter gibi*, bu potansiyeli olan gençten, salona girince gözleri kamaştıracak bir beyefendi yaratmak istedi, kısmen başarılı da oldu fakat klübün ve ülkenin şartları düşünüldüğünde ortaya çıkan genç bütün göz alıcılığına rağmen, geldiği çevreden kopmuş, lükse alışmış, yeteneklerinden çok tüketmenin erdemlerine biat etmiş bir hale büründü.

İşte tam bu noktada, klübün üyelerinin yapması gereken seçim kişilerden çok geleceği belirleyecek politikalar üzerine olmalıdır. Meseleyi Fenerbahçe ile şampiyonluk yarıştırmaktan, Galatasaray ile Avrupa'da mücadele etmekten öte bir noktaya taşıyıp, aslında şu temel sorunla yüzleşmek gerekiyor: büyüklerin iyice büyüdüğü, küçüklerin ise yokolmamak için kabuklarına çekildiği bu dönemde, ligine göre büyük, kıtasına göre küçük klüplerin sürdürülebilir bir büyüme için ne yapması lazım? Şüphesiz bu sorunun cevabı ne Mehmet Topuz transferinde, ne de Fulya projesinde saklı. Ve ne yazık ki, iki aday da bu sorunla yüzleşmekten o kadar uzaklar ki...

O yüzden sormadan edemiyorum; yeni gelecek yöneticiler şunları yapmayacaklarının garantisini verebilir mi?

* Klüp darboğaza girdiğinde kendi ceplerinden klübe para vermeyeceklerinin,

* Basının, taraftarın ve piyasa şartlarının gazlamasıyla ederi ödediklerinin üçte biri bile etmeyecek futbolculara sırf namımız yürüsün diye para saçmayacaklarının,

* Asla çalışmayacakları isimlerden zorda kalınca medet ummayacaklarının

* Klübün ekonomik sürdürülebilirliğinin günlük başarıdan daha önemli olduğunu yürekle ve açıklıkla savunacaklarının

* "Yıldız alan değil yetiştiren olmalıyız" sözünden seçildiklerinin ertesindeki ilk transfer sezonunda vazgeçmeyeceklerinin,

* Amatör branşların en az profesyoneller kadar önemli olduğunu, gerekirse futbol gibi karlı alanlardan buralara ciddi paralar yatırılacağının,

* Klübün asıl sahibinin kendileri değil, hissedarlar ve taraftarlar olduğunu unutmayacaklarının,

* Sırf 3. büyüğüz diye, her alanda Fener-Cimbom ne yaparsa eldeki imkanlara bakılmaksızın aynısını yapmaktan vazgeçileceğinin,

* Sırf kota doldurmak için 8 vasat yabancı alıp, satamayınca da eldeki kadroyu şişirmek yerine, az ama kaliteli yabancı oyuncularla yola devam edileceğinin,

* Beşiktaş'ı bilen ve uluslararası ilişkileri güçlü olan takım ile yönetim arasındaki boşluğu kapatacak ve "kalıcı" olacak bir futbol yönetim mekanizmasının bir daha bertaraf edilemeyecek şekilde kurulmasının,

* Yönetim ve başkanlık anlayışının tek adamlık değil, çoğulculuk üzerine olacağının,

* Taraftar gruplarına bedava bilet dağıtmak yerine, özürlüler, çocuklar ve kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayacak şekilde maç günleri mabedimizin toplumun bütün kesimlerine açılacağının garantisini vermeden açıkçası Yıldırım gitmiş, Murat Aksu gelmiş farketmez. Sonuçta, Anglo-Saksonların dediği durum her iklimde ve her kültürde geçerlidir:

"Power corrupts, absolute power corrupts absolutely"

Biz de demiyor muyuz, "Balık baştan kokar diye"?

Herkese iyi seçimler ve yeni bir Beşiktaş umarım bu badirelerden sapasağlam çıkar.
Devamı - Mesele Demirören'i Seçtirmemek mi?

30.12.2009

Teşekkürler Sergen



Sergen Yalçın A2'deki görevini bırakırken Marmara grubundaki puan tablosu. Naylon staj yaptı, işini zaten ciddiye almıyordu diyenlere sanırım en iyi cevabı takımın başarısı vermekte.

Cumali, Necip, Ali ve Can gibi farklı mevkilerde son derece yetenekli oyunculara sahip A2 takımı sadece Beşiktaş'ın değil Türk futbolunun da geleceği olmakta.

3-1 yendikleri Kasımpaşa maçı sonrasında, genç oyuncular hocalarına bırakmamaları için baskı yapmışlar. Nasıl yapmasınlar ki, şu an kendilerinin top koşturduğu alt yapıdan son 20 yılda çıkan en büyük oyuncunun kanatları altında geleceğin Beşiktaş'ı yaratılıyor, fakat başka sebeplerden ötürü bu güzel ilişki sona ermek zorunda kalıyor.

Olsun, Serpil Hamdi Tüzün'ün öğrencisi olarak Sergen Yalçın, hem hocasına hem de yetiştiği klübe vefa borcunu fazlasıyla ödemiştir. Beşiktaş yönetiminin yapması gereken, bu oyuncuları ucuz takaslarda heba etmeden, A takımın içine monte etmenin yöntemlerini bulmasıdır.

Teşekkürler Sergen Yalçın, saha içinde ve kenarda yaşattıkların için...



Devamı - Teşekkürler Sergen

19.12.2009

Sacma Istatistikler #1


Besiktas Bu Sezon Nobre'nin Gol Attigi Her Maci Kaybediyor!


Devamı - Sacma Istatistikler #1

Old Firm Yine İş Başında: Beşiktaş'ın Hakkı Yeniyor!?


Lig Tv'den:

"İlk yarının son maçında Bursaspor'a mağlup olan Beşiktaş'ta hakeme isyan var! Teknik direktör Mustafa Denizli, maç sonrası Lig TV'ye yaptığı açıklamalarda hakem Tolga Özkalfa'ya yüklenerek "Bu takımın hakkını aramak bizim doğal hakkımız. Aynı oyuncu üç kere elle topu kontrol ediyor. Devre arasında arasında 'Hocam kurallarda ikinci sarı kart verilmez mi?' diye sordum. O da bana 'Hocam ben seni terbiyeli bilirdim' dedi. Ben terbiye sınırının dışına çıkmadım. Sadece bir soru sordum" diye konuştu."

Beşiktaş'ın gerçekten hakkı yeniyor. 3-2 yerine 3-0 olmalıydı maç. Hakkını vermek lazım.
Devamı - Old Firm Yine İş Başında: Beşiktaş'ın Hakkı Yeniyor!?